SERDAR CEMAL's profileHENDEKLİ SERDARPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    February 22

    HAYDİ SANDIĞA

       ÜNİVERSTE BURSLARINA ENGEL OLANLARA

     

                            CEVABINI SANDIKTA VER!

     

                            HAKKINA SAHİP ÇIK

     

                     ÜCRETSİZ EĞİTİM SENİN HAKKIN

     

                           HAKKINI ÇALANDAN

     

                  HESABINI 29 MART’TA SANDIKTA SOR

     

                  HAYDİ ÜNİVERSTELİ GENÇ AYAĞA KALK

     

                        DEMOKRATİK HAKKINI KULLAN!

     

                                      HAYDİ SANDIĞA

     

     

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

    www.arim34.spaces.live.com

     

     

    ÖZÜRDİLİYORUM!

    Mümkün olsa, her dostumu buraya mutluluk stajına çağırırdım. Yaklaşık bir aydır el bebek gül bebek hazırladığımız Rehabilitasyon Merkezi'nde, hayatın saklı yüzünü, gölgede bekleyen sürprizlerini okuyorum. Burada küçücük sevinçlerin, minicik başarıların ne kadar da büyük olduğunu öğreniyorum.

    Mutlu olmayı unutanların, hatırlayacağı o kadar mutluluk var ki! Sevinmeyi büyük şeylere bağlayanların keşfedeceği o kadar sahici sevinçler var ki!.

    Kendimce bir "Engelli Günlüğü" tutmaya karar verdim. Bu günlüğün kahramanlarını, aileleri izin verdiği ölçüde, fotoğraflıyorum da. Tanıyın istiyorum o kalbi büyük kalıbı küçük kahramanları. Bir de onların annelerini, babalarını, utangaç kardeşlerini, mahzun ağabeylerini, eli koynunda ablalarını iyi bilin.

    Bilin de, çocuklarınız üst başlarını çamurlayarak koşuyorlar diye, koltukların üzerinde zıplıyorlar diye, olmadık ukalalıklar yapıyorlar diye üzülmemeyi öğrenin. Burada, çocuğunun "ilk adım"ı için bir ömür tüketen anne babalar var. Burada, âmâ kızının gözünün içine hasret dolu bakışını yıllardır bekleyenler var. Burada, otistik kardeşinin yarım da olsa bir tebessümünü umutla bekleyen küçücük ablalar var.

    Down Sendromlu ağabeyinin bin bir zahmetle ağzından çıkardığı sözcüklerle mutlu olmayı öğrenmiş bir ilkokul öğrencisi gördünüz mü? Kardeşinin tekerlekli sandalyeden ayağa kalkamamasına alışmış, erken yaşta olgunlaşmış minik ağabeyler tanıdınız mı siz? Küçük kız kardeşinin de kendi yaşına geldiğinde yürüyemez olacağının kendisinden sır gibi saklandığı kas erimeli ablanın gözlerinin içine baktınız mı hiç? On yaşında her çocuk gibi koşup dururken sadece beş yıl içinde yürüyemez hale gelip hızla ihtiyarlamış büyük ruhlu gençleri gördünüz mü siz?

    Bir görseniz onları. Bir bilseniz göğüslerine saplanmış paslı hançerleri. Belki de, benim gibi, anne-baba olduğunuza utanırsınız. Hayattan bıktığınıza, sevdiklerinize küstüğünüze yanarsınız. Gereksiz mutsuzluklar ürettiğiniz için bin pişman olursunuz.

    Bir babanın 18 yaşındaki oğlunun ayakkabılarını özenle çıkarışını, tekerlekli sandalyesinin aparatlarını sabırla söküp yerine takmasını seyrettim geçen gün. Hayranlıkla ama mahcubiyetle. Kızıma ayakkabısını giymekte nazlandığı için kızdığım anlar geldi aklıma. O babanın ve annenin "Niye bu bizim başımıza geldi!" demek yerine, suskunca, minnet duygusuyla ekibimize teşekkür edişini kısa bir film olarak çekmek isterdim. O filmin müziğini bestelemek için en az 15 gün oğlumu tekerlekli sandalyede gezdirmem gerek. Onaltıncı günde yürümeye devam edeceğini bile bile de olsa, o 15 günün ıstırabı ne kemanlar sızlatırdı acep?

    Sonra, hiç kötülük düşünemeyen o meleksi varlıkların annelerinin gözlerinin içine bakışları düşüyor aklıma. Down sendromlu bir delikanlının nasıl da babasının dükkanına sadakatle koşturduğunu, getir götür işlerine seve seve baktığını, dükkanı ince ince süpürünce mutluluktan nasıl da gözlerinin içinin parladığını anlattı annesi önceki gün. Annenin de gözlerinin içi gülüyordu anlatırken. Ne garip değil mi, bir düğün hayal edemiyor oğlu için ama lekesiz bir sevinç gözlerinin ta içinde büyüdükçe büyüyor. Utandırıyor beni.

    Ömrümün ahirine hayatın bu mahzun köşesinde nöbet tutmam yazılmış meğer. İlk fırsatta, bir günümü işitme engelli gibi kulaklarım kapalı geçirmeyi düşünüyorum. Bir başka günde de tekerlekli sandalye ile semtimde gezmeyi deneyebilirim. Bir başka gün elimde bir "beyaz baston"la kaldırımların köşelerini ve inişlerini yoklarken görünebilirim. En zoru da, kucağından hiç inmeyen, belki hiç tebessüm etmeyen, şefkatinin karşılığını yüzünde hiç okuyamadığın bir zihinsel engelli çocukla hiç olmazsa bir gün geçirmek...

    Bir avuç öğrencimiz var şimdilik. Bizden önce o suskun acıların nöbetini devralanlara hayranlıkla bakıyorum. Bu şehrin kaldırımlarını tekerlekli sandalyeye göre yıkıp yeniden yapıyorum hayalimde. Bu şehrin seslerini bir de görme engellilerin kulağından dinliyorum şimdi. İşitme engellilerin annelerinden bile duyamadığı o müşfik sesin açlığıyla, anne yüzünün her noktasından şefkat emmelerini seyrediyorum şimdi.

    "Öğrenci" mi demiştim? Düzeltiyorum. Bize öğrettikleri o kadar fazla ki. İzninizle "öğretmen" demek istiyorum onlara. Unuttuğumuz mutlulukları bize yeniden hatırlattıkları için. Acemisi olduğumuz sevinçleri bize yeniden öğrettikleri için. Ne güzel öğretmen onlar.. Susarak öğretiyorlar!

     

                                                                                                                                                                                                             

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

    www.arim34.spaces.live.com


    Diyarbakır'da tarihî mesaj: Ebediyete kadar birlikteyiz

    Diyarbakır'da tarihî mesaj: Ebediyete kadar birlikteyiz
    Başbakan Tayyip Erdoğan, 6 bakanla geldiği Diyarbakır mitinginde önemli mesajlar verdi. Türkiye'deki birlik ve beraberliği kimsenin bozamayacağını dile getiren Başbakan, "Bu ülkenin mayası birdir. Hepimiz bu ülkenin asli unsuru, birinci sınıf vatandaşıyız. Kimse kimseden imtiyazlı değildir. Hepimiz ev sahibiyiz.

    Kimse kimseye misafir muamelesi yapamaz. Tarihimizi medeniyeti hep birlikte kazandık. Ebediyete kadar birlikte yürüyeceğiz." dedi.

    Erdoğan'ın günlerdir konuşulan Diyarbakır mitinginde tarihi sahneler yaşandı. Terör örgütü PKK ve DTP'nin provokasyonlarına ve yağmura rağmen on binlerce Diyarbakırlı İstasyon Meydanı'nı doldurdu. AK Parti bayrakları Türk bayraklarıyla birlikte sallandı. Konuşmasında isim vermeden terör örgütü PKK'nın çetelerle birlikte hareket ettiğini vurgulayan Başbakan şunları söyledi: "Hangi tarafta yer alırsa alsın çetelerin birbirlerinin değirmenine su taşıdıklarını artık halkım biliyor. O karanlık koridorlarda ekmek kadar, su kadar birbirlerine muhtaçlar. Artık bu karanlık filmi izlemek istemiyoruz."

    Türkiye'nin arınma sürecinden geçtiğini, tarihî bir değişim ve dönüşüm yaşadığını anlatan Erdoğan, sözü üstü kapalı olarak Ergenekon soruşturmasına getirdi: "Görüyorsunuz, dün devletin gücünü istismar edenler, kendilerini devlet zannedenler, bugün hukuk karşısında, millet karşısında yapayalnız kaldı." Yoğun güvenlik önleminin alındığı mitinge; Devlet Bakanı Egemen Bağış, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, genel başkan yardımcıları Abdülkadir Aksu, Hüseyin Tanrıverdi, Haluk İpek ve çok sayıda milletvekili katıldı.

    Erdoğan, terörün halkın düşmanı olduğunun altını çizdi. Bir süre önce Diyarbakır'daki AK Parti binasının taşa tutulduğunu hatırlatırken, "Bunlar demokrasiyi, bu milletin iradesini taşa tutmuş olmuyorlar mı?" diye sordu. Başbakan, alandaki coşkudan duyduğu memnuniyeti de şöyle dile getirdi: "AK Parti'nin mitinglerindeki coşku seli Diyarbakır'da da ortaya çıkmış, birlik ve beraberliğimiz burada da gönülleri fethetmiştir." Erdoğan, mitingin ardından Ziya Gökalp Spor Salonu'nda düzenlenen 35 tesisin toplu açılış ve TOKİ anahtar teslim törenine katıldı. Zılgıtlar ile karşılanan Başbakan'a sevgi gösterilerinde bulunulurken, 'Amed seninle gurur duyuyor', 'Dik dur eğilme, Diyarbakır seninle' şeklinde sloganlar atıldı. Birlik mesajı veren Erdoğan'ın değerlendirmeleri şöyle:

    Türkiye çetelerden arınıyor

    Biz tarihimizi, medeniyeti hep birlikte kazandık. Fırat ve Dicle nehirleri gönüllere aktıkça ebediyete kadar birlikte yürüyeceğiz. Türkiye'de olup biten her şeyi dikkatle izlediğinizi iyi biliyorum. Yaşanan sürecin adı arınma sürecidir. Temiz toplum, temiz siyaset ve temiz yönetim sürecidir. Bugünlerin anlamını yarın daha iyi hissedeceksiniz.

    Tarafları farklı ama çeteler birbirlerinin değirmenine su taşıyor

    Hangi tarafta yer alırsa alsın çetelerin birbirlerinin değirmenine su taşıdıklarını artık halkım biliyor. Suç örgütlerinin hangi aktörler eliyle iç içe geçtiğini, kitleleri meydanlara zorlarken perde gerisinde birbirlerini nasıl beslediklerini biliyoruz artık. Bu ülkenin demokrasisi artık sabote edilemeyecek kadar güçlenmiştir.

    Şiddet halkın düşmanı

    Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Abaza'sıyla, Boşnak'ıyla, Arnavut'uyla Türkiye Cumhuriyeti birdir. Şiddeti, terörü, bütün insanlık suçlarını reddeden herkese kucağımızı açtık, açacağız. Sandıktan çıkacak iradeye saygı gösteriyoruz. Şiddet ve terörün halkın düşmanı olduğunu herkes bilmelidir.

    AK Parti oyunu bozuyor

    AK Parti binasını taşa tutanlar demokrasiyi, bu milletin iradesini taşa tutmuş olmuyorlar mı? Esnafa zorla kepenk kapattıranlar, tehditlerle baskı altına almaya çalışanlar, bu milletin hakkına saygısızlık yapmış olmuyorlar mı? AK Parti siyasetinin gönüller kazanması kimin oyununu bozuyor, kimin?.. Gelin canlar bir olalım diyoruz, diri olalım, iri olalım diyoruz. Hak hukuk demokrasi hepimize yeter. Herkesi aynı samimiyetle kucaklıyoruz. Bu güzel şehrin insanlarının başlarını dik tutacağız.

    Artık birbirimizi anlıyoruz

    Türkiye'den yayılan bu kardeşlik iklimi, Kuzey Irak'tan Balkanlar'a, Gazze'ye kadar dost ve kardeş milletlerin yüreklerini serinletiyor. Dün birbirimizi daha zor, daha az anlıyorduk; bugün daha net, daha açık anlıyoruz. Bize yıllarca çözümsüz gibi gösterilen, çözümsüzlüğü çözüm diye dayatılan meseleleri şimdi kolaylıkla çözüyoruz.

    Kitabımızda statükoculuk yok

    Aramızdaki önyargıları kaldırdıkça birbirimizi daha çok seviyoruz. Husumeti değil, hısımlığı, gerilimi değil kardeşliği güçlendiriyoruz. Herkes şunu çok iyi bilsin. Bizim kitabımızda statükoculuk yok. Milletin dertlerine, taleplerine kulak tıkamak yok. Bizim kitabımızda reformculuk var, sessiz devrimlere imza atmak var, değişim var.

    Karşı cephelerde gözükenler suç ortağı

    Hakkaniyet sahibi olan herkes kabul eder ki bugün ne 1980'li yılların kâbusu ne de 1990'lı yılların karanlık odaları var. Hukuk devleti, demokrasi ile karanlık odalardan arınıyor, daha da arınacak. Zıt kutuplarda, karşı cephelerde görünenlerin tezgahın gerisinde suç ortağı oldukları bakın nasıl da aşikâr oluyor. Körpe dimağları, masum gençleri nifakla, kör ideolojilerle çıkmaz sokaklarda zehirleyenlerin, esasen işbirliği içinde oldukları nasıl gün yüzüne çıkıyor. Huzuru sabote edenlerin, kardeşi kardeşe hasım haline getirenlerin nasıl dümenler çevirdiklerini, nasıl maskeler taktıklarını, hangi kutsal değerleri kirli emellerine alet ettiklerini kamuoyu hayretle seyrediyor.

    TRT Şeş birilerinin oyununu bozdu

    TRT Şeş sadece Türkiye'de değil, Batı Avrupa'dan Ortadoğu'ya kadar geniş bir alanda ilgi gördü. Ne oldu, adalet yara mı aldı? Yoksa güçlendi mi? Devletle toplumun güç kazanması kimin oyununu bozdu. Birileri neden bize 'hayırlı olsun' bile diyemedi. Muhalefet sağıyla soluyla buna karşı çıktı. Milletin mutluluğuna ortak olamadı. Gönül kazanmamız kimin alanını daralttı? Kimin elini boşa çıkarttı, söyleyecek sözü kalmadı, kimler mutlu, kimler tedirgin oldu?

    Buraların CHP'si mi olmak istiyorlar?

    Suça bulaşmamış herkesi evine çağıran insanî bir siyasete sırtlarını dönenler, AK Parti iktidarının sosyal barışı ve adaleti esas alan uygulamalarını takdir edemeyenler, ne kadar siyaset yapabilirler? Bu bölgenin duygularını istismar edenler, kendi imtiyazlı konumlarını kaybetmekten mi endişe ediyor? Yoksa onlar da buraların CHP'si mi olmak istiyorlar?

    Oyunu, istikrarı bozana mı vereceksin?

    Diyarbakır'ın kendi girişimcileri bile buraya gelemiyor, gelmiyor. Onun için işte oylarımızı verirken dikkat edeceğiz. Oyu nereye veriyoruz? Güvene mi vereceğiz, güveni tehdit edenlere mi? İstikrara mı vereceğiz, istikrarı tehdit edenlere mi? Bu çok önemli. Şiddet ve terörün, hak ve özgürlüklerin düşmanı olduğunu artık herkes bilmelidir.

     

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

    www.arim34.spaces.live.com

     

    Diyanet'in anketi: Genç cemaat cami personelini yetersiz buluyor

    Diyanet'in anketi: Genç cemaat cami personelini yetersiz buluyor
    Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerdeki din adamları ile cemaati mercek altına alan, cami personelinden duyulan memnuniyeti ortaya koyan anket çalışması yaptı. Diyanet'in yaptığı ankette ilginç sonuçlara ulaşıldı.

    26 ilde gerçekleştirilen araştırmaya göre gençler ve eğitimlilerin cami personelinden beklentilerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Cemaatin eğitim düzeyi arttıkça memnuniyet düzeyi düşerken, yaşlı cemaatte memnuniyet artıyor.

    "Cemaatin Cami Personelinden Memnuniyeti" konulu anket, 2 bin 506 kişiye uygulandı. Araştırmada, yükseköğrenimli cemaatin hoşnutluk düzeyi, ortaokul ve daha alt eğitimli cemaatin memnuniyetinden daha düşük çıktı. Konuyla ilgili lisans mezunlarının cevapları incelendiğinde; cami personelinin "cami görevleri dışında sosyal faaliyetlere de katıldığı", "genellikle namaz vakitlerinden önce-sonra Kur'an-ı Kerim okuduğu", "cami görevlisinin dini konular dışındaki bilgi sahibi olduğu", "cemaatin ihtiyaçlarına uygun vaaz hazırladığı" konusunda olumsuz düşünceler ortaya çıktı. Meslek değişkeni ve yerleşim birimleri de grupların fikirlerini etkiliyor. Emekliler öğrencilere kıyasla, ilçe merkezindeki cemaat il merkezindekilere göre cami personelinden daha memnun.

    Çalışmada cemaate katılım sıklığı farklı olanların hoşnutluk düzeylerinin aynı olmadığı saptandı. Vakit namazlarını her zaman cami cemaati ile kılanların, ara sıra cemaatle kılanlar ve hiçbir zaman cemaatle kılmayanlara kıyasla daha memnun oldukları belirlendi. Benzer durum, cuma, teravih ve bayram namazlarında da gözlendi. Kandillerde her zaman cemaate katılanların, ara sıra katılanlar ve hiç katılmayanlara kıyasla daha hoşnut oldukları ortaya çıktı.

    Cemaatin yüzde 51'i bazı vakit namazlarını, yüzde 48'i tüm vakit namazlarını camide cemaatle kıldıklarını; yüzde 96'sı cuma ve bayram namazlarını her zaman kıldıklarını; yüzde 83'ü teravih namazlarında, yüzde 84'ü ise kandillerde cami cemaatine katıldıklarını belirtti.

    Camiye en çok emekliler gidiyor

    Anket çalışması kapsamında cami cemaatinin profili de çıkarıldı. Buna göre, meslek grubuna bakıldığında, emekli, esnaf-zanaâtkar ve serbest meslek sahipleri ilk sırada yer alıyor. Ankete katılanların 958'i emekli, 426'sı esnaf-zanaatkâr, 300'ü serbest meslek erbabı, 260'ı memur, 213'ü işçi, 163'ü çiftçi, 144'ü öğrenci, 34'ü işsiz, 7'si ev hanımı. Eğitim durumları açısından durum şöyle: 849'u ilkokul, 649'u lise ve dengi okul, 441'i ortaokul, 229'u lisans, 160'ı ön lisans mezunu, 70'i okur yazar ancak okula gitmiyor, 69'u okuma yazma bilmiyor, 38'i ise lisansüstü eğitim alıyor. Yaş gruplarına göre dağılıma bakıldığında ise büyük bir kısmı 60 ve üstü yaşlarında.

    BOŞLUKTA NE ARIYORUM?

    Bir okurum, mektubunda diyor ki: "Sizin kitaplarınızla askerdeyken tanıştım. Kendimi boşlukta hissediyorum, arayış içindeyim... Ne olur bana yardım edin. Bu boşluğun sebebi ne olabilir?"

    Öğrencilik yıllarıma ait sınıf resimleri var bende. Bazen ibret için karıştırırım. Sınıf arkadaşlarımın sonraki yıllarda başlarına gelenleri hatırladıkça, İslamiyet'in nasıl büyük bir din olduğunu daha iyi anlıyorum. Beni nice felaketlerden korumuş...

    Ben de bir zamanlar boşluktaydım, arayış içindeydim. 1953'te denebilir ki dinî kitap neşreden bir tek kitabevi yoktu. Tünel'de Kitab-ı Mukaddes evi vardı. Bir de Fincancılar Yokuşu'nda Red-House Kitabevi vardı. Burada Yukarı Oda isimli kitapçıklar satılırdı. Her Hıristiyan'ın her gün yapacağı dualar, ilahiler bu kitaplarda yazılıydı. Öyle arayıştaydım ki, bunları alır okurdum. 21 yaşımdaydım; çiçeği burnunda memur... Bekârhanemizde oturmuş, arkadaşlar bir taraftan iskambil oynarken, bir yandan tütüne sardıkları esrarlı sigaraları içiyorlardı. Kapıyı, pencereyi iyice kapatmış, dumanın zayi olmamasına özen gösterirlerdi.

    Ben de karyolaya uzanmış, İncil okuyordum!..

    Sonra Türkçü Nihal Atsız'ın Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor gibi kitaplarını okumaya başladım.

    "Uyan yavrum, uşaklarla köleler,

    Uyandılar vatanını böleler"

    İşte böyle şiirler yazardım. Türkçülüğe ait ne kadar kitap varsa okuyup bitirdim. Ecdadımız olan Hunların, Göktürklerin semavî bir dini, kitabı, mabedi yoktu. "Yaşasın Türk" dedik mi, her şey tamam!.. Ruhumun açlığını, bütün ıstırabı ile hissediyordum...

    Bendeki boşluk gene dolmadı... Manevî boşluktan dolayı arayış içindeydim.

    Kötüden uzaklaşma varsa demek ki gittiğimiz bir yer de var. Fizikî bir durum bu.

    Çok farklı ortamlara girdim çıktım, türlü türlü insanlar tanıdım. Anladım ki, biz İslam'ı anlar, öğrenir ve yaşarsak kurtuluruz. Aksi imkânsız!..

    Beş kuruşun içinde boğulan insanlar gördüm. Bir kızın zülfünde imanı idam edilenlere şahit oldum. Zevklerin oltasına yakalananlar ilim sahibi olamıyor. Cinsî hayatı tapınılacak hale getirenler çabuk yoruluyor, evi ve çevresiyle uyumsuz, geçimsiz bir hayat sürüyor. Kadın, kumar, içki çöllerinde "zevk" denilen vahşi aslanların parçaladığı çok arkadaş tanıdım.

    Kur'an-ı Kerim buyuruyor ki: "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın." (Âl-i İmran 103)

    Anladım ki en büyük özgürlük, Allah'a kul olmaktır! Tevekkül eden, Allah'a güvenen insanda bunalım, arayış, boşluk olur mu?

    Kendimi boşlukta hissediyorum diyen kişinin beyni ilme bağlanmamış, kalbi de Kur'an'a bağlanmamış demektir.

    Acıkmış bir insan rahat eder mi?

    ***

    Bursa'dan muhterem arkadaşım Ahmet Acet'in vefat haberini aldım. Rahmet diliyorum. Ayrılığın acısını duyuyorum amma, mekânı cennet olur inşaallah.

    21 Şubat 2009, Cumartesi

    Çocuğumuzu ne kadar sevelim?

    Çocuğumuzu ne kadar sevelim?
    Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için vasatın mükemmel olması şarttır. Her çocuk ortama göre şekillenir ve bir mânâda o ortamın çocuğu sayılır. En önemli vasat, yuvadır. Sâniyen mektep, sâlisen arkadaş ve dost çevresi, râbian ders mütalâa arkadaşlığı gelir. Hayat-ı içtimaiyede, terzi dükkânı, marangoz atölyesi, ütücü dükkânı, elbise temizleme merkezi ve diğer iş alanlarını da zikredebiliriz.

    Siz çocuğun gezip-tozacağı bu vasatı, iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka herhangi bir virüs kapması kaçınılmazdır. Onun için vasatı, hânenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğunuzun mükemmel yetişmesine müsait hâle getirmelisiniz; çünkü, olan olduktan sonra zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.

    Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helâl ve meşrû rızıkla beslenmesi de fevkalâde önemlidir. Kat'iyen bilmeliyiz ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah'a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir 'olgu' olarak -muvakkaten dahi olsa- çocuğa da aksettiği çok görülen vak'alardandır.

    Damarlarınızdaki bir parça haram ya da şu veya bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne -aynı şeyler hanımınız için de söz konusudur- o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

    Çocuk dünyaya geldikten sonra, gıdasına, bakımına, görümüne dikkat ettiğimiz gibi, onun kem ve hâin nazarlardan korunması da çok önemlidir.

    Aile ortamını düzenleme

    Hadis-i şerifte; 'Çocuğun ilk söyleyeceği söz 'Lâ ilâhe illallah' olmalıdır.' buyuruluyor.

    Çocuk daha iki-üç yaşındayken ağzından çıkan ilk sözün tabiî olanı 'anne-baba', irâdîsi de 'Allah (cc)' olmalıdır. Çünkü Allah Evvel'dir, 'Allah Ezelî'dir, Allah Ebedî'dir. Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına ve idrak ufkuna göre vatan, toprak, bayrak, hürriyet, istiklâl vb. terimler de bunun etrafında örgülenecektir. Şayet, çocuk ilköğretimde okuyorsa ona göre malumat verilecek.. Lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimler, içtimâî bilimlerle iştigal ediyorsa, o seviyenin malzeme ve materyaliyle takviye edilecektir. Bir evde, Allah'a karşı saygı var ise ve sıkça Allah'tan bahsediliyorsa, çocuğa diyeceği şeyi dedirtme konusunda hedefe kilitlenmiş sayılırız. Evet, bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyor, Allah denildiğinde ayakların bağı çözülüyorsa çocuğun ilk kelimesinin 'Allah (cc)' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.

    Cenâb-ı Hak, bir çocuk ihsan edince, -Kur'ân'ın bir âyetinde de ifade edildiği gibi- bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek -hâşâ ve kellâ- Allah'ı (cc) sevme ölçüsünde bir alâka ifratına da girmemeliyiz.

    Allah (cc), nazarında bu, bir nevi şirk sayılabilir. Evet, doğrudan doğruya evlât sevgisine inhimak edip Allah'ı (cc) unutmanın büyük bir yanlış olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek derecede bir sevgi de zararlıdır. İşte Allah (cc) nezdinde memnû' olan sevgi de bu olsa gerek. Allah'a (cc) karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir fâniye tevcih ettiğinizde o sevgi bazen gayretullaha dokunabilir.

    Çocuğa güzel örnek olmak gerekir

    Şu hususlardan ötürü sevgide i'tidal çok önemlidir:

    1. Gönüllerin sultanı Allah (cc)'tır. Gönülde O'nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır.

    2. Kat'iyen bilmeliyiz ki, bu yavru, Allah'ın (cc) bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alâka, o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avans ve bir teşvik primidir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın (cc) bir hediyesidir ve Allah'ın (cc) size tevdi ettiği o emanete kusursuz bakmanız için verilmiştir.

    Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalâde dikkat etmek zorundayız. Meselâ, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemâl-i ihtimam ile eda etmeli, Allah'a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lûgatlarına uygunsuz kelimeler kat'iyen yazılmamalıdır. Aziz olmalarını, namuslu yaşamalarını, ırzımız kadar başkalarının ırzına, namusuna karşı hassas olmalarını düşünüyorsak, aynı vaziyetin o evin içinde yaşanmasını sağlamalı ve bu işin ilk kahramanları biz olmalıyız.

    Kur'ân-ı Kerim okumalarını, Kur'ân'ın hakikatlerine aşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur'ân müzakere etmeli, Kur'ân'ın o muallâ mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.

    Binaenaleyh söz, duygu, kalbî heyecanlar ve davranışlar evde en müessir eğitim esaslarıdırlar ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Yoksa meseleyi sadece, başkasına havale ederek 'şuna bir şeyler anlatın' demeye bağlarsanız çocuğa hiçbir şey anlatamazsınız.

    ÖZETLE

    1Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için vasatın mükemmel olması şarttır. Her çocuk ortama göre şekillenir ve o ortamın çocuğu sayılır.

    2Cenâb-ı Hak, bir çocuk ihsan edince, sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek -hâşâ ve kellâ- Allah'ı (cc) sevme ölçüsünde bir alâka ifratına girmemeliyiz.

    3Kat'iyen bilmeliyiz ki, bu yavru, Allah'ın bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avanstır.

    20 Şubat 2009, Cuma
    February 15

    Evi olmayan adama kız vermeyen baba...

    Bir okuyucumdan şöyle bir soru geldi:"Ağabey, kızımızı istiyorlar. Aileyi tanıyoruz, muhterem insanlar. Fakat talip olan beyin bir evi yok, maaşı da çok iyi değilmiş. Ahlâken iyi bir insan olmasına rağmen, maddî yönden kızımız sıkıntı çeker diye vermek istemiyoruz. Size danışmak istedik."

    Bir arkadaş, asortik bir hanıma evlenme teklif etmiş. O hanım da demiş ki; "Senin maaşın benim elbise parama yetmez." Evlilikte önemli olan denk olmaktır. Evlenecek kişiler, servette, fizikî güzellikte, kültürde, dinde, görgüde denk olmalıdır. Bunun dışında "niye evi yok, niye maaşı az?" diye düşünüp kızı vermemek, rızık korkusuyla çocuğunu aldırmak kadar günahtır. Çünkü rızık, Allah'a aittir.

    Bir hanım, evi, parası var diye bir beyle evlense, adam daha ilk günden içki şişesini koysa masanın üzerine, başlasa içmeye, daha mı iyi?

    Erkek, hanımına bakmak zorundadır. Kadın, evlenmeden önce, "bu adam beni geçindirebilecek mi, yoksa perişan mı edecek?" diye düşünmelidir. "Fakirlik, küfre yakındır." buyuruyor Peygamberimiz. Başkalarına muhtaç olmak zordur. Yani erkek, evini geçindirebilecek durumda olmalıdır. Fakat evini geçindirecek durumda olması demek, evi olsun, arabası olsun, maaşı yüksek olsun demek değildir.

    Almanya'dayken bir aile beni yemeğe davet etti. Şahane bir sofra kurmuşlar. Amma kadının suratı beş karış! Kalbime bir acı saplandı. Yemeklerden bir iki lokma aldım, "rahatsızım" deyip sofradan kalktım. Hey gidi zenginlik, dedim, sen ne işe yararsın!.. O arkadaşın hayatını bana verseler on kuruşa almam!

    İnsan ev bulur, huzur bulamaz, servet bulur harcayamaz, yemek bulur yiyemez. Bu sebepten dünya malları, Müslüman için hedef olmamalı. Çünkü her dünya malının içinde bir zehir vardır.

    Neyi hedef alırsak, ona teslim ediliriz. Neye güvenirseniz, ona havale edilirsiniz. "Malım olsun, mülküm olsun" tamam olsun. Allah cömerttir. Allah'a güveneni Allah korur. Paraya güveneni para ne kadar korur, onu bilemiyoruz. Peygamberimiz, "Sen onun dindarlığına bak." demiş. Çocuğunuzu paraya, eve teslim etmeyin. Rızkın ne olacağını kim bilebilir? Nice fakirler zengin oldu.

    İslam'a göre kadın, Allah'ın emanetidir. Erkek, karısına ve çocuklarına bakmakla mükelleftir. Karısının beslenmesini, giyimini, geleceğe yönelik ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşılamaya çalışmalıdır.

    Bu devirde içkiden, kumardan, kız (erkek) arkadaştan uzak kalmak, bir genç için büyük keramet!.. İşin bu kısmına bakmadan, "evi var mı, maaşı çok mu?" demek, İslamiyet'i anlamamaktır. İnsan evvela ahlâklı olacak. İnsan ahlâklı olunca aldığı parayla geçinir. Ahlâksız olunca, milyarlar da kazansa geçinemez. Ocakları söndüren, haramlardır.

    Bir konferansımda demiştim ki:

    "İslamiyet'i öğrenin. İsteklerinizi azaltın. İnsanların söylediklerine değer vermeyin, İslam'a bakın, İslam ne diyor?

    Dertlerinizi küçültün. Fiilî duayı çoğaltın. Allah cömerttir. Çalışırsanız size de verir. Gâvura veriyor da sizi ayıracak mı?"

    İslam'ın bir kısmı atılıp bir kısmı yaşanmaz. İslam, külli olarak yaşanır.

    Veliler, Allah'tan çok şey istemezler. Derler ki: "Ya Rabbi, neyin hakkımda hayırlı olduğunu bilmiyorum. Sen hayırlısını ver."

    14 Şubat 2009, Cumartesi

    Hakkında hayırlısını istemek

    Hakkında hayırlısını istemek
    Osmanlı âlimlerinden Ahmed Mürşidî Efendi "rahmetullahi aleyh" anlatır:
     
    Mûsâ aleyhisselâm, Tûr dağına giderken, yolda kendisi ile konuşmak isteyen birisine rastladı. O kişi Mûsâ aleyhisselâma; "Ey Allahü teâlânın nebisi! Sen Hak teâlânın sevgili peygamberisin. Cenâb-ı Hakka ma'lûmdur ki, çok büyük bir fakirlik içindeyim. Artık geçimimi sağlayamıyorum. Açlıktan geceleri uyuyamıyorum. Günlerdir karnımın doyduğunu hatırlamıyorum. Hazîneleri sonsuz olan Allahü teâlâya, beni yoksulluktan kurtarması için niyazda bulun. Bana dünyâ malı ihsân ederek bu fakirlikten kurtarsın. Herkes gibi rahat geçineyim" der. Tûr dağına varan Mûsâ aleyhisselâm, cenâb-ı Hakka bu dilek sâhibinin, yalvarışını iletir. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmın niyazı üzerine; "Madem bu kadar yalvardın, ona dünyâ malı vereyim" buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm yolda bekleyen adama Allahü teâlânın ilâhî va'dini iletti. Aradan bir süre geçtikten sonra, Allahü teâlâ bu fakire zengin bir hanım nasîb etti. Bu sayede zengin oldu. Fakat zenginlik onu azdırdı. Adam zenginliğin verdiği şımarıklıkla haksız yere adam öldürdü. Mûsâ aleyhisselâm bir gün o yoldan geçerken adamın asılmış olduğunu gördü. Orada bulunanlara onun ne yaptığını sordu. Onlar da şu cevâbı verdiler: "Bu zavallı adam önceleri fakirdi. Mal, mülk sâhibi olunca gurûrlandı. Haksız yere suçsuz birisini öldürdü. Hâkim de asılmasına karar verdi." Mûsâ aleyhisselâm Tûr dağına gittiği zaman Hak teâlâya; "Yâ Rabbî! bu ne hikmettir?" diye suâl etti. Bunun üzerine şöyle nidâ geldi: "Yâ Mûsâ! Ben sırf senin duân üzere ona dünyâ malı verdim. O ise malı hazmedemedi. Gurûra kapılıp, azdı. Yâ Mûsâ! Ben o kulumu biliyordum. Onun için fakir yapmıştım. O, fakirliği ile rahattı. Daha fazla dünyâ malı verirsem, sonunun böyle olacağını biliyordum. Bizden fânî âlemin malını istedi. Fakat sonuç, hakkında hayırlı olmadı."
    February 08

    YEŞİLÇAM MÜSLÜMANLARDAN ÖZÜR DİLERMİ?

    Bir önceki yazımda 'Hollywood Müslümanlardan özür diler mi?' sorusunu yöneltmiş, bu sual çerçevesinde sinema, inanç, önyargı ve imajlar üzerine düşüncelerimi örnekler üzerinden sizlerle paylaşmıştım. Aslında o kadar uzaklara gitmeye gerek yoktu, bu keskin suali sormak için. Kendi sinemamızın çizdiği Müslüman tiplemesi ne kadar önyargıdan uzaktı ki; Amerikan sinemasından hakperestçe bir tavır beklenebilsin?

    Müsaadenizle önce önyargı ve imaj konusundaki ölçüyü paylaşayım sizlerle: Şayet bir zümreden bahsedilirken hep aynı klişe kullanılıyorsa orada mutlaka bir önyargı var demektir. Kimden bahsederseniz bahsedin, durum hep aynıdır; ayrımcılık yapılmaktadır, nefret suçu işlenmektedir. Bir topluluk hep aynı insan tiplemeleriyle anlatılıyorsa ve bu tip daima kötüyse; bu arada 'karşıt' tipleme ile bazı insanlar da hep iyi olarak takdim ediliyorsa işin içinde mutlaka bir peşin hükümlülük vardır. Çünkü hiçbir topluluk topyekûn 'iyi' ya da 'kötü' olamaz.

    Türk sineması, çok uzun yıllar dine karşı, dindara karşı negatif bir tavır almış ve bazı tiplemeler yaparak bir klişe oluşturmaya gayret etmiştir. Yakın zamana kadar din adamı, kadı, hacı, hoca gibi tiplemelerin neredeyse tamamı olumsuzdur. Bu tipleri seçerken genelde dış görünüşü dindar; ancak iç dünyasında sahtekâr insanlar resmedilmiştir. Bu tiplemenin istisnası hiç mi yoktur? Maalesef yoktur; üstelik onlarca sene sürdürülür bu tek tip insan vurgusu.

    Meseleyi sadece senaristlerin ya da yapımcıların dine karşı takındığı olumsuz tavırda aramak yanlış olur. Mesela konunun bir yanı devlet politikalarıyla kesişir. Cumhuriyet'imizin ilk kuruluş aşamasında 'yobaz din adamı' tipine kurgusal bütün eserlerde (roman, hikâye, tiyatro eseri) rastlamak mümkün. Dindar tiplemesine (ya da diğer kitleler hakkındaki genel önyargılara) siyasetin çizgisiyle bakılmadıkça doğru sonuca ulaşılamaz. Dindar tiplemesi de bu yüzden Tek Parti döneminden AK Parti dönemine kadar değişik biçimlere girer.

    Cumhuriyet'in kuruluşuyla başlayan negatif 'hacı-hoca' tiplemesi, sonraki yıllarda da devam eder ve halk bu durumu 'din düşmanlığı' şeklinde algılar. Belki o algıyı haklı çıkaracak nedenler de var; ancak asıl konu, sadece dine inanmak ya da onu inkâr etmekle ilgili değildir. Yeni bir rejim kurulmuştur ve her yeni rejim gibi genç Türkiye Cumhuriyeti de bir önceki dönemin kötülenmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu yüzden 'eski'ye ait bütün değerler kötü gösteriliyor, 'yeni'ye dair bütün semboller yüceltiliyordu. Eski'yi temsil eden bütün kişiler 'hain, yalancı, işbirlikçi, düzenbaz vs.' olarak perdeye yansıtılıyordu. Buna mukabil yeniyi sembolize edenler de 'idealist, çalışkan, fedakâr vs.' rolüyle insanların huzuruna çıkıyordu. Eskinin sembolü hacı, hoca, kadı; yeninin timsali ise öğretmen, doktor, mühendisti...

    Aslında içten içe çarpıştırılan din ve bilimdi. Açıktan açığa her şeyin söylenemediği yerde kavga; gelenek ve modernizm üzerinden yürütülüyordu. Seyirciye sunulan tabloda geriye dönüşü temsil edenler (irticacılar) ile pozitivizmden beslenen aynı zamanda millî sembollerle halka tutunmaya çalışan (ilericiler) vardı. Bu semboller daha sonra isim ve şekil değiştirdi; ancak tiplemeler değişmedi. Yenilikçiler daima 'aydın kafalı ve ilerlemeci'; gelenekçiler ise daima 'gerici' ve 'örümcek kafalı'ydı.

    Görünen o ki; sinema tarihimizdeki yönelişlerle demokrasi tarihimizin izlediği rota arasında sıkı bir bağlantı var. İnanç ve ifade özgürlüğü genişledikçe insan tiplerinde de değişimler yaşandı. Tek Parti dönemi, çok partili hayata geçiş, darbe yılları ve solculuğun moda haline gelmesi, milliyetçi akımların güçlenmesi, muhafazakârlığın artması... Gelin bu ana eksenleri çeşitli evrelere göre kısaca anlamaya ve anlamlandırmaya çalışalım.

    Tiyatrocular dönemi ve yeni rejimin inşası

    Sinema tarihimize 'Tiyatrocular dönemi' diye geçen zaman diliminde (1922-1939) ses getiren bazı filmlere eski nizamın yıkılması, yeni sistemin inşası gözüyle bakmak; yapılanları bu mantıkla kavramak gerekiyor. Bu dönemin en baskın kişiliği şüphesiz Muhsin Ertuğrul. Ateşten Gömlek (Halide Edip) o dönemin Kurtuluş Savaşı konulu ilk başarılı örnekleri arasında kabul edilmekte. 1923'te Ertuğrul'un beyazperdeye yansıttığı Bir Millet Uyanıyor adlı film ise daha sonra yapılacak Kurtuluş Savaşı filmlerinin unutulmaz numunesidir. Bu tür filmlerde verilen mesajlar, yeni bir devlet kurmanın heyecanını yansıtıyordu. O dönemde yine Muhsin Ertuğrul imzası taşıyan ve din adamı tiplemesinde pek çok filme prototip olan iki filmden özellikle bahsetmek gerekiyor: Aynaros Kadısı ve Bir Kavuk Devrildi.

    Aslında tiyatrocular döneminin daha ilk yıllarında Nur Baba (1922) filminde karşımıza bir Bektaşi şeyhi çıkar. O da şehvet düşkünüdür, muhteristir, düzenbazdır; üstelik Bektaşi tekkeleri de âlem yapılan mekânlardır. Daha yeni rejimin kurulmadığı bu dönemde Bektaşilerin sinema setini basması ve bazı olayların yaşanması Alevi, Bektaşi tiplemelerinde daha dikkatli davranmaya zorlamıştır. İlerleyen yıllarda Bektaşilik, bu kadar açıktan zikredilmez; sadece şeyh (bazen de şıh telaffuzuyla) ve tekkeler ele alınır. Orada da eski-yeni çatışmasına göndermeler vardır hep...

    Musahipzade'nin 1927'de tiyatro eseri olarak kaleme aldığı, Muhsin Ertuğrul'un 1938'de beyazperdeye taşıdığı Aynaros Kadısı, 'hacı-hoca tiplemesi'nin en çarpıcı örneğidir. Kadı karakterinin seçilmesi manidardır; çünkü kadı üzerinden hem din adamı tiplemesi inşa edilir hem de Osmanlı hukuk sistemi üzerinden 'şeriat karşıtı' bir havayla eski nizam yerden yere vurulur. Söylemeye gerek yok sanırım; Aynaros Kadısı, rüşvetçidir, hilebazdır, şehvet düşkünüdür vs. Ne ilginçtir ki bazı tartışma ve keskin eleştirilere rağmen onlarca sene Yeşilçam, bu tiplemenin dışına çıkacak cesareti kendinde bulamaz. Muhsin Ertuğrul, bu tiplemeyi diğer filmlerde de sürdürdü. 1939'da Bir Kavuk Devrildi'de de benzer tip ve temalar vurgulandı.

    Gencecik bir devleti yaşatma güdüsüyle pekiştirilen prototiplerin o gün için siyasî bir mantığı vardı. Ancak bugün hayatın gerçeğine dönmek, bazı özeleştiriler yapmak gerekiyor. Din adamlarının (ve dindar halkın) Kurtuluş Savaşı'nda verdiği açık destek ortadayken ve üstelik ilk Meclis'teki dindarlık çok net bir şekilde biliniyorken beyazperdede dinin ve dindarın inatla ve sürekli aşağılanması kötü sonuçlar doğurmuştur. Din adamı tipinin ısrarla ve istisnasız çok kötü ve nefret uyaracak şekilde resmedilmesi halkla sinema arasında uçurumların açılmasına da neden olmuştur.

    Nedense hocalar hep Kuvay-ı Milliye düşmanı gibi sunulmuştur. Tabii ki bu düşünce tarihî gerçeklerle örtüşmüyor. Zira Kuvay-ı Milliye'ye karşı olan din adamlarına rastlansa bile, Milli Mücadele'ye din adamlarının verdiği destek çok aşikâr ve inkâr edilemez. Ne var ki hiçbir film karesinde müspet bir din adamına rastlanmaz.

    Sinemacılara haksızlık etmiş olmak istemem; daima menfi tiplemelerle sunulan 'hacı-hoca' karakterleri sadece sinemanın sorunu değildir çünkü. Bütün kurgusal ürünlerde benzer bir durum vardır. 'Yeni', öğretmenler ile temsil edilir; 'eski' ise hocalarla. Romanlarda da bu böyledir, tiyatro eserlerinde de.

    Geçiş döneminde değişmeyen klişe: Din ve dindar

    II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi hem dünya sinemasını olumsuz etkilemiştir hem de Türk sinemasını. Geçiş dönemi de denilen bu evrenin sonunda ipler tiyatroculardan sinemacılara geçecektir; ama bu geçiş faslında yine tiyatro kökenli filmlerin izine rastlanmaktadır. 1948'de yapılan bir yasal düzenleme ile sinemacılara ekonomik bir destek verilince filmlerde çeşitlenme görülür. Ve 1949'da karşımıza 'hacı-hoca' imajının unutulmaz bir filmi çıkar: Vurun Kahpeye. Dönemin önemli simalarından Lütfi Ö. Akad tarafından çekilen Vurun Kahpeye filminde karşımıza yine idealist, aydın bir muallim (Aliye) ve her türlü fitne fücuru çeviren Hacı Fettah çıkar. Filmin en çarpıcı sahnesi öğretmen Aliye'nin 'padişah yanlısı Hacı Fettah ve ona uyan cahil yığınlar' tarafından linç edilmesidir. Üç kez beyazperdeye aksettirilen Halide Edip'in bu romanı, her defasında büyük tepki almış, romanı son kez sinemaya taşıyan Halit Refiğ, meseleye biraz daha hassasiyet ve dikkatle yaklaşmıştır. Yine de imaj pekiştirme açısından tahribat büyüktür.

    Ne ilginçtir ki 'hacı-hoca takımı'nı ırz düşmanı, muhteris, yalancı, sahtekâr şeklinde resmeden Türk sineması, kamu görevi yapan kişilerle ilgili menfi imaj uyandıracak bir genelleme yapmaz. Daha açık bir ifadeyle, hocalar, kadılar, hacılar her daim kötülükle bahsedilirken; öğretmenler daima kutsanacak, polisler daima onur abidesi olarak sunulacak, askerler daima millî haysiyetin timsali olacak, hâkimler daima adaletin sembolü olarak beyazperdeye yansıtılacaktır. Bir meslek grubunun istisnasız iyi insanlardan oluşması düşünülebilir mi? Tabii ki hayır. Ancak ulus devleti inşa projesinin tabii yansıması ile karşı karşıyayız. Bunun dünyadaki sinema imajlarıyla birebir örtüşmemesi (mesela bizdeki katı 'din adamı' düşmanlığının Batı sinemasında bu kadar acımasız ve yekpare olmaması) bile meselenin siyaset ve toplum mühendisliğiyle ilişkisini gözler önüne serer. İç dinamiklerin daha sonraki dönemleri nasıl etkilediğini (yine din ve dindar ekseninde) anlatmaya devam edeceğim haftaya.