İNSANIN KEŞFİ ! Dünyanın keşfedilmeyen yeri kalmadı. Feza gemileri, gezegenlere doğru yol almakta...
"İcat edilmeyen bir şey kaldı mı, yeni icatlar olabilir mi?" sorularına ilim adamları cevap arayadursun;
İnsan halen keşfedilmemiş bir kıta!
İnsan halen icat edilmemiş bir sanat harikası...
Her malın markasına ve imalat firmasına bakarlar, bunlar alıcıya güven verir.
Mahlûkat içinde "insan" diye bir marka almışız amma imalatçı firma hangisi?
İnsan yaratanını bilirse, sanatkârdan sanata, merkezden çembere doğru hareket ederek problemi daha kolay çözer.
Allah, şeytanları yaratmış, hiç sevap işlemez. Melekler de günah bilmez. Bunların dışında "insan" diye bir mahlûk yaratmış; günah da işleyebilir, sevap da...
Öyleyse en mükemmel Müslüman'ın amel defterinde günah bulunabilirken, en kötü insanın da amel defterinde sevap bulunabilir.
Mahkeme-i kübrada, insanın günahkâr olmasına değil, sevapların günahından çok olmasına bakılır. Sevabı çok olan, ilahi affa yakındır, hiç cehenneme girmeden cennete gidebilir.
Cehenneme iki türlü insan gider. Biri inkârcılar ki bunlar ebediyen cehennemde kalacaklar.
İkincisi günahkâr olanlar... Bunlar, Allah'ın takdir ettiği müddetçe cehennemde kalıp, günah pisliklerinden temizlenince cennete giderler.
Her günahtan cehenneme giden bir yol vardır. Tövbe edilirse, kişi cehenneme giden yoldan ayrılır, cennete giden yolda yürümeye başlar. Estağfirullah diyen bir kişi tövbe etmiştir amma, tövbenin aslı ısrarla işlenen günahtan vazgeçmektir.
Cennete iman ile gidilir. Yani bir insan ne kadar günahkâr olursa olsun, imanını koruyabilmişse er veya geç cennete gönderilir.
Mademki insan günah da sevap da işleyebilir, öyle ise her insanın iyi veya kötü yönleri olacaktır. Amerikan, Japon firmaları ecnebiler tarafından kurulmuştur, bunların iyi yönleri var ki başarılı olmuş, değil mi?
Demek ki her insanda, her firmada olduğu gibi iyi yönler de var, kötü yönler de.
Yalnız şunu unutmamak lazımdır ki, başarının şartı, sağlam prensiplerdir. En sağlam prensipler ayet ve hadislerdir.
İster fert, ister firma olsun bunların başarısı iyilikleri nisbetindedir.
Başarılı deyince, sadece para kazanmayı ölçü almıyoruz. Doğru olmak, çalışkanlık, beceriklilik ve temiz olmak da bir çeşit başarıdır.
İnsan, kötü şeylerle irtibat kurduğu ölçüde kötü olur.
Ey hiç açılmaz gibi görünen kapıları bile ardına kadar açmaya muktedir olan Yüce Rabb'imiz! Senden, arkasında hayır ve güzellik olan bütün kapıları en kısa zamanda bizim için de açmanı diliyoruz.
Ey bütün sebepleri yaratan ve onlara hükmeden Yüce Sultan'ımız! Nezdinden göndereceğin inayet sürprizleriyle, bize de, ümitlerimizin ve hayallerimizin ötesinde maksûdumuza, matlûbumuza, mahbûbumuza ulaşacağımız imkanlar lütfet!
Her kavme bir peygamber gönderilmiş. Etiler, Akatlar, Asurlar, Babiller gibi ne zaman ve nerede bir gelişme olmuşsa, orada peygamberlerin izini aramalıdır. Konfüçyüs, Buda, Sokrat, Aristo gibi kimselerin fikirlerinde ayet, hadis meallerini bulmak mümkündür.
Peygamberler, yüce bir ahlakı yaşayıp takdim ederken, hem yaptıkları işlerle hem de mucizeleriyle maddi kalkınmaya ışık tutmuştur.
Allah'ın sıfatlarını şahsi hayatında (cüz'i planda) uygulayanlar Esma-ül Hüsna'yı talim etmiş sayılır. İlim, Sâni, Gani, Rezzak, Rahman ve Rahim, Allah'ın sıfatlarıdır. İlmini artıran, sanat öğrenen, helalinden kazanan, başkalarına yardım eden, affedip bağışlayan Müslüman, hem Esma-ül Hüsna'yı talim ederek yüce bir ahlaka ve manevi makama sahip olur hem de Peygamberimizin (sas) sünnetine ittiba etmiş olur.
Musa aleyhisselamın denizi yarması, İsa aleyhisselamın ölüyü diriltmesi, Davud aleyhisselamın demiri eritmesi, Ahirzaman Nebisi Hz. Muhammed'in (sas) ayı ikiye bölmesi gibi mucizelerin bütünü, beşerin ulaşacağı ilmî harikaların son sınırlarına işarettir. Yani denizaltılar, sondaj, kalp ameliyatları, feza yolculukları gibi teknolojik başarıların temelinde peygamber mucizelerini görmek lazım.
Maddi ve manevi kalkınma, İslamiyet'in ruhuyla cesedi gibidir. Biri olmazsa, İslami hayat da olmaz.
İslam'a uygun şekilde kalkınmayan Müslümanların ahlakından ne kadar söz edilebilir? Her fakir masum olmadığı gibi, fakirlik de genelde dini ihmallerden doğan bir haldir. Tahsilini tamamlamayan, sanat öğrenmeyen kişi zor duruma düşer. Halbuki helal kazanç sünnettir, ibadettir. Kazancını haram yollardan kazanan, İslam'ı ne kadar temsil edebilir?
Peygamberimiz, Müslümanca bir hayat yaşamıştır. Müslümanların vazifesi de Peygamberimizin hayatına uymaktır. Bu sayede dünyamız cennet olur. Ahiretteki cennet de Allah'ın bir lütfudur.
Allah'ın Resulü'ne gelen emirler, aynı zamanda ümmetine de müteveccihtir. O halde Müslüman, okuyacak, bilecek, tefekkür edecek, tam bir şuurla Allah'a teslim olacak; maddeten, manen saflaşacak. Bundan sonra kendisini İlahi emirlerin kumandasında bir asker kabul edip, buna göre hayatına istikamet verecek, her an bu davanın adamı olarak yaşayacak.
1950'de yatılı okul imtihanını kazanıp, oraya gidecekken, bir muhterem dedi ki: "Susabildiğin kadar sus, İslamiyet'i yaşayabildiğin kadar yaşa." Bu tembihi aynen uyguladım. Bir ay sonra arkadaşlarım beni sorgulamaya başladı: "Neden sigara içmiyorsun, neden içki içmiyorsun, neden kız arkadaşın yok?" Ben de onların her sorusuna "Ben Müslüman'ım" diye cevap verdim. "Biz de Müslüman'ız" dediler. Elbette Müslüman'sınız...
Yöneticiler, okulda irticai faaliyetlerin arttığını söylediler. Fakat ellerinde delil yoktu. Okula gazete ve kitap sokulmamış. Herhangi bir konuşma da yapılmamış. Haramların yaygın olduğu bir yerde o haramların dışına çıkmamla, bazı arkadaşlar içkiyi, sigarayı bıraktı, namaza başladı. Ben, Peygamberimiz'i taklit ettim, arkadaşlar da beni taklit etti.
Eşimiz Lut aleyhisselamın eşi gibi olabilir. Çocuklarımız Nuh aleyhisselamın oğlu gibi olabilir. Babamız İbrahim aleyhisselamın babası gibi olabilir. Buna rağmen bizim vazifemiz, İslamiyet'i öğrenmek, anlamak, yaşamaktır. Çünkü yalnız öleceğiz, kabre yalnız gireceğiz, hesaba yalnız çekileceğiz. Başkalarının ne yaptığı bizi ilgilendirmez. Biz, her şartta sünnet-i seniyyeye ittiba edeceğiz.
Bizim Peygamberimiz öyle bir Peygamber ki, her asırda ve şartta her insanı kurtarabilir.
Çiğ ya da pişirilmiş sarımsak tüketenlerde, mide, bağırsak, prostat, gırtlak ve meme kanseri daha az görülüyor
Amerikan Diyetetik Derneğinin Denizaşırı Ülkeler Türkiye Temsilcisi Diyetisyen Selahattin Dönmez, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sarımsağın yapısında bol miktarda su, şeker içeren karbonhidratlar, kükürt bileşikleri, protein, lif ve serbest amino asitler bulunduğunu belirtti. Sarımsağın ayrıca yüksek miktarda fosfor, potasyum, kükürt, çinko, orta miktarda selenyum, A ve C vitaminleri ile az miktarda da kalsiyum, magnezyum, sodyum, demir, manganez ve B kompleks vitaminlerini içerdiğini belirten Dönmez, "Uygarlık tarihi boyunca sarımsağın tıp alanında özellikleri değerlendirilmiş ve birçok hastalığın tedavisi amacıyla kullanılmıştır" dedi. Dönmez, sarımsağın bugün de atardamarları etkileyen hastalıklar, kanser, bağışıklık sistemi bozuklukları ve ağrılı eklem hastalıkları gibi birçok kronik hastalığın önlenmesi ve tedavisi amacıyla kullanıldığına işaret ederek, şunları söyledi: "Sarımsağın en önemli biyokimyasal özelliklerinden biri, vücuttaki zehirli toksik maddeleri atmaya yardımcı olma (antioksidan) potansiyelidir. Sarımsağın bu özelliğinin, içinde bulunan organik kükürt bileşiklerinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Çiğ sarımsakta da antioksidan potansiyel vardır, ancak yüksek dozları kalp, karaciğer ve böbreğe toksik etkiler gösterebilmektedir."
-KANSERE ETKİSİ- Diyetisyen Dönmez, sarımsağın, organizmada birçok işlevi olduğu gösterilen, insan vücudunda doğal olarak üretilen nitrik oksiti artırıcı etkisi olduğunu vurgulayarak, şöyle devam etti: "Bu mekanizmalar sarımsağın damar sertliği ve hipertansiyon tedavisi ile koruyucu önlem rollerini açıklamaktadır. Sarımsağın çeşitli mekanizmalarla kanser yapıcı etkenleri engelleyebileceği, bağışıklık sisteminin baskılanmasını önleyerek de kansere karşı yararlı olabileceği bilinmektedir. Sarımsak yıllardır kardiyovasküler hastalıkların tedavisi için kullanılmaktadır." Sarımsakta çok sayıda değişik insan bağışıklık sistemini güçlendiren ve hatta dengeli bir beslenmeyle alındığı takdirde çeşitli kanser risklerini azalttığı bilinen kimyevi madde (fitokimyasal) bileşiklerinin bulunduğunu belirten Dönmez, şunları kaydetti: "Sarımsağın özellikle antioksidan özellikleri kükürt bileşiklerinden başka içerdiği, özellikle meyve ve sebzelerde yaygın olarak bulunan renk maddelerinin bazılarından kaynaklanmaktadır. Bu maddelerin diyetle alımı, koroner arter hastalığı ölüm riski ile ters yönde ilişkili bulunmuştur. Çalışmalar sarımsak tüketiminin artırılmasının, kanser görülme sıklığıyla yakın ilişkili olduğunu göstermiştir. Yapılan çalışmalar, çiğ ya da pişirilmiş sarımsak tüketimi ile mide, bağırsak, prostat, gırtlak ve meme kanseri arasında ters ilişki olduğu sonucunu göstermektedir. Yapılan bilimsel çalışmalar ışığında, sarımsağın diyetle tüketiminin özendirilmesi ve önerilmesi, kanser ve kalp damar sistemi rahatsızlıkları gibi kronik hastalıklardan korunmada yararlı olacaktır. Sağlıklı beslenme programında tüm sebzeler ve meyveler gibi sarımsağın da yeri önemlidir. Her birey sarımsak tüketimine dikkat ederek, mutlaka bu ürünü beslenme alışkanlıkları içerisine yerleştirmelidir."
Bugün
insanlık olarak insanca davranmayı unutmuş gibi bir hâlimiz var. Varlık
içindeki farklılığımızı ifade etmekten çok uzak bulunuyoruz. Melekleri
imrendirecek o muhteşem donanımımıza rağmen habîs ervahı bile
utandıracak işler yapıyoruz. Kinle-nefretle oturup kalkıyor, gayzla
köpürüyor ve birbirimize hep intikam hisleriyle bakıyoruz. Sevgi adına
sinelerimiz bomboş, düşmanlık sisi-dumanı sarmış bütün duygularımızı ve
yıllar var habersiziz muhabbetin o büyülü tesirinden. Düşüncelerimiz
mütemadiyen kötülük duyguları üretiyor. Etrafı yakıp yıkma, her şeyi
kendimize benzetme ve “öteki” dediklerimizi baskı altına alma âdeta
ahvâl-i âdiyeden. Çoğumuz itibarıyla akla-mantığa rağmen hep
hislerimizin güdümünde yaşıyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri ezme,
susturma en bâriz şiarımız. Bazı problemlerin farklı çözüm yolları da
olabileceğini hiç mi hiç düşünmeden bildiğimize gidiyor ve yapmalar
yolunda ne yıkmalara ne yıkmalara sebebiyet veriyoruz. Birbirimizin
gönlüne girerek can diliyle, gönül beyanıyla kendimizi ifade etme,
geçmişte kalmış demode bir yöntem gibi...
Bencilliğimizin ürettiği bir sürü muhalif düşünce ve onların
temsilcileriyle karşı karşıya bulunmanın hafakanlarıyla oturup
kalkıyoruz. Sürekli hiddetleniyor, nefretle köpürüyor ve gücümüz
yeterse kalkıp tepelerine biniyoruz. Ezebildiklerimizi eziyor, güç
yetiremediklerimizin şeref ve haysiyetiyle oynuyor, hatta varsa medya
güç ve imkânlarımızla onları yerden yere vuruyor, ölümden beter şeylere
maruz bırakıyoruz.
Bu tür olumsuz şeyler karşısında, şimdilerde bütün dünyada duyulan ya
zâlimlerin “hayhuy”u ya da mazlumların âh u efgânı. Yıllar var ki
mazlumlar, mağdurlar diyarı bazı ülkeler sürekli baskı altında ve
halklar inim inim. Akıllar durgunlaştırılmış, his ve heyecanlar
söndürülmüş, çoğunluk kendi değerlerine karşı yabancılaştırılmış ve
herkes birbirinin kurdu haline getirilmiş. Farklı düşünce ve farklı
anlayışların birer ihtilaf ve iftirak sebebi sayıldığı bu kabîl
toplumlarda vuran vurana, kıran kırana önü alınmaz kavgalar
çıkarılıyor, insanlar birbirine düşürülüyor. Biri ötekinin gözünü
çıkarıyor, canına kıyıyor; o da berikinin üzerine canlı bombalar veya
bomba yüklü arabalarla yürüyor. Her yerde farklı bir vahşet yaşanıyor
ki vahşilerinkine denk, hatta ondan da ileri...
Kalmamış çoklarında insanî ruhtan eser.. felç olmuş gibi vicdan
mekanizması: İradeler zâlimce planlar peşinde; mârifetullah rasathanesi
sayılan zihinler kirli duygulara teslim; sevginin o dupduru kaynağı his
dünyası, yılan-çıyan yuvası; potansiyel olarak Hakk’ı müşâhede menfezi
sayılan gönül, bütün bütün ışığı söndürülmüş bir dehliz ve bütün insanî
sistemler, varoluş gayelerine aykırı bir yolsuzluk gurbeti içindeler.
Gerçi tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde benzer olumsuzluklar hep
yaşanageldi ama bu seferki tahribat ve mesavî, biraz da küreselleşen
dünya ve gelişen ileri teknolojinin katkılarıyla çok farklı ve
ürpertici oldu. Allah’ın günü televizyon ve internet ekranlarına,
gazete ve mecmua sayfalarına baktıkça dehşetle ürperiyor ve çok defa
yüzümüzü başka bir tarafa çeviriyoruz. Biz gözlerimizi kapasak,
kulaklarımızı tıkasak da elimizde olmayarak zihnimize nüfuz eden bir
kısım olumsuzluklar yine sinelerimize bir zıpkın gibi saplanıyor, kalb
ve ruhumuzda onulmaz yaralar açıyor. Bazen yığın yığın mesavîyi birden
duyuyor, kan ve gözyaşı içinde kıvranan insanlarla beraber kıvranıyor
ve yıkılıp yerle bir olan ümranlarla beraber biz de yıkılıyoruz. Hazan
esiyor gibi her yörede.. kuruyup dökülen yapraklar gibi insanlar.. Âkif
ifadesiyle: “Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler /
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar / “Gazâ” nâmıyle
dindaş öldüren bîçâre dindaşlar/ Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler,
çökük damlar / Emek mahrûmu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..”
İçimize akan şeyler birer çığlığa dönüşüyor ve bir şey yapamamanın
ızdırabıyla inlemekle yetiniyoruz.
Oysaki, herkes ve her şey, bizden kendilerine uzatılacak bir el
bekliyor; bekliyor ama çok defa kayıtsızlığımız veya aczimiz karşısında
en derin inkisarlarla bir kere daha yıkılıyor.. yıkılıyor
hissizliğimiz, hareketsizliğimiz karşısında ve feryatları cevapsız
kaldığından dolayı. Az dahi olsa bunları duyup hissedenler de var ama
onlar da güçsüz ve imkânsız. Bu itibarla da, olup bitenleri gördükçe
ölüp ölüp diriliyorlar; duygularını, Suzî’nin “Yağmıyor yağmurlar,
bitmiyor lale / Acep bu hâlimiz böyle mi kala / Rahmet deryasından
gelen bu ile / Vakitlerde esen yeller perişan!..” suzişi nağmeleriyle
seslendiriyor ve oldukları yerde kalakalıyorlar.
Bütün bunlar karşısında insan, inkisarla sarsılıyor ve “Demek artık
yığınlar hep böyle birbirini yiyecek.. kitleler birbiriyle sürtüşüp
duracak.. kimse kimseyi gönülden sevmeyecek.. insanlar birbirini
düşünmeyecek.. mağdura kimse el uzatmayacak.. mazlumun başı
okşanmayacak.. fertler birbirine bağırlarını açmayacak.. kimse
bulunduğu yerde güvenli olmayacak.. dünyanın kaderine, kan düşünen, kan
konuşan, kan döken kanlı deliler hâkim olacak.. ve çağ yeniden bir kere
daha tiranlar çağına dönecek..” diyesi geliyor. Bu böyle sürüp gidemez;
sürüp gitmesi, insanlığın ve insanî değerlerin ölümü demektir.
Öyleyse gelin, yolların ayrımında bulunduğumuz şu günlerde bir kez daha
Yunus’ların, Mevlânâ’ların ses ve soluklarında yankılanan şu evrensel
ilâhî çağrılara kulak vererek gönülden “sevgi” ve “kardeşlik” diyelim.!
Gelin, insan olma farklılığını, rengi ve deseniyle bir kere daha bütün
cihana gösterelim.! Gelin, garazların, kinlerin, nefretlerin dünyanın
çehresini kararttığı şu günlerde bütün samimiyetimizle gönülden bir kez
daha sevgi ve diyalog diyelim.! Gelin, vicdanlarımızı ilâhî rahmet
vüs’atine göre bir genişliğe ulaştırarak ardına kadar herkese
sinelerimizin kapılarını açalım.! Gelin, kendimizi kurumaya, yok olmaya
mahkum birer damla gibi görmekten sıyrılarak, çağlayanlarla bütünleşip
derya olmaya yürüyelim.! Mademki hepimiz insanız, genlerimizde Âdem
Nebî’nin genleri ve özümüzde de Hakikat-i Ahmediye’nin usâresi var
demektir; öyleyse gelin, bütün şeytanî dürtülere baş kaldırarak
yeryüzünün halifesi olduğumuzu ve göklere ulaşmaya namzet
bulunduğumuzu, cihanları velveleye verecek bir sesle haykıralım ve
insan olma farklılığını bir kere daha meleklere duyuralım.! Gelin,
yürüdüğümüz yolları birer şehraha çevirerek el ele, gönül gönüle hep
Allah’a yönelelim.
Ey bütün varlık ve varlık ötesi elinde bulunan.. ey hayat sahibi Hayy..
ey varlığının asla bir başlangıcı olmayan Kadîm.. ey kendisi için ölüm
katiyen söz konusu olmayan Bâkî! İhtiyaçlarımızı gider.. bize lütfunla
muamelede bulun.. başımızdaki bütün belaları def eyle.. bizim yanımızda
ol, aleyhimizde olma.. bizi dînî ve dünyevî musibetlerden koru..
dünyayı en büyük derdimiz, tasamız ve kendisi için en fazla gayreti
sarf ettiğimiz bir meta kılma...SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Çocuk
bembeyaz bir kâğıt gibi dünyaya gelir. Bu kâğıda yazılacak yazılar,
ebeveyne aittir. Hakla batılı ayıramaz. Ebeveyni de aynı şekilde
yaşıyorsa, çocuğun ismi Müslüman, hayatı başka türlü bir insan
yetişiyor demektir. Her çocuk cennetlik olarak dünyaya gelir.
Çocuğun
hayatı bir denklemdir. Akrabalar, komşular, arkadaşlar, basın ve yayın
gibi daha pek çok şey çocuğa kötü şeyler söyleyebilir. Yalnız anne ve
baba çocuğa her zaman iyiyi ve doğruyu gösterebilir.
Çocuk, sadece kulağından değil gözünden de terbiye olur. Yani
duyduğunu değil, gördüğünü yapar. Yıllar önce çocuk terbiyesiyle ilgili
bir kitap neşretmiştim. Onu alanlardan birisi dedi ki: "Bunu oğluma
vereyim de okusun." Halbuki biz o kitabı ebeveynler için hazırlamıştık!
Bazı ağaçları aşılayarak daha iyi meyve vermesi sağlanır.
Çocuklarımız bir fidandır. Onlara dünya nizamının en iyi dalını
aşılamak lazım. Aşı tutmazsa, fidan yerinde duruyor, tekrar
aşılanabilir. Aşının tutmamasının sebebi, çiftçinin hatasıdır.
Öyle ebeveyn de var ki, bahçede kavak büyüyor, evde çocuk
büyüyor... Çocuğun yetişmesi için her şeyden önce anne-baba yetişmiş
olacak. Çocuğunun iyi olmasını isteyen ana-babanın önce kendisi iyi
olacak.
Mukayeselerle, kainattan misallerle çocuklarımıza Allah'ı
anlatabiliriz. Çocukla hoşlanacağı ortamda bir arkadaş yakınlığında
sohbet edilebilir. Hem o günü hem de anlattıklarınızı bir daha
unutamaz... Mesela çocuğumuzla birlikte dolaşırken neler
konuşabiliriz?...
Binlerce çeşit bitki ve hayvanı kim yaratmakta, büyütmekte ve
beslemektedir? Her birine kendine has elbiseler giydirmekte, onun
yiyeceği gıdaları hazırlamakta ve her cinse ait bir yaşama şekli
vermektedir? Salyangozun elbisesi ile kurbağanınki arasındaki farkı,
atın yiyeceği ile kurdun yiyeceğini düşününüz. Ördeklerle, tavukların
yaşama tarzları başkadır. Papatyalarla, çınarları ve diğer meyveleri
hayal ediniz. "Biz Allah'tan çok uzak olsak da, Allah bize çok
yakındır" hususunu güneş misali ile izah etmek mümkündür. Güneş
ışıkları üzerimizdedir; sanki güneşin eli bize dokunmaktadır.
Bir derenin üzerindeki kabarcıklara dikkat ettiğimizde, her
kabarcığın içinde bir güneş olduğu görülür. Kabarcıklar gider, gelen
yenilerinin içinde yine güneş vardır. Bu durum gösterir ve ispat eder
ki, daimî duran bir "güneş" var. Gelen her kabarcık, bu güneşe ayna
olmaktadır. Başımızı yukarıya kaldırmasak da, bu hakikati anlamamız
mümkündür.
Küçücük sinekteki sanat, Ay'ın Dünya etrafında dönmesinden daha basit değildir.Yıldızları, gezegenleri gökyüzüne takan kim?
Tohumu toprağa ekiyoruz, koskoca ağaç oluyor, meyve veriyor. Her
meyvede bir çekirdek, her çekirdekte koskoca ağaç... Peki ilk tohum
nasıl meydana geldi?
Vücudumuz ne kadar mükemmel bir fabrika! Her organın ne vazife
yapacağı çok iyi belirlenmiş. Mesela kalp dakikada ortalama ne kadar
atacağını, ne kadar kan pompalayacağını, böbrekler ne kadar kanı
temizleyeceklerini, vücuttan ne kadarını dışarı atacağını nereden
biliyor?
Şunu kat'i olarak bilmeliyiz ki, İslam dinini öğrenmek,
anlamak, yaşamak bizim vazifemizdir. Fakat eşimiz, çocuğumuz ve annemiz
de olsa yakınlarımızın İslam'ı öğrenip yaşamaları Allah'ın takdir
edeceği bir şeydir. Bir şahsın diğer biri tarafından uyandırılmasına
irşat denirse, kulun görevi tebliğdir, irşat Allah'a aittir.
Bazı kimseler yakınlarını mutlaka İslam esasına uydurmaya
çalışıyor. Şunu unutmamak lazımdır ki, birçok peygamber, yakınlarını
irşat edememiştir. Bu hal, onların peygamberliklerine zarar
vermemiştir.
Bizim vazifemiz ise, İslamiyet'i her şartta yaşamaktır.
Türkiye’de, güneş enerjisi kapasitesinden binde 1, rüzgar enerjisinden de
binde 5 oranında yararlanıldığı bildirildi.
8 Mart 2008 Cumartesi
Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken, yaptığı açıklamada, enerji
ihtiyacına kalıcı çözümler bulabilmek için üretimin büyük santraller yerine
noktasal ölçekte ve kullanıcıya yakın bir noktada yapılmasının daha akılcı
olduğunu söyledi.
Enerji ihtiyacının, sürdürülebilir enerji kaynaklarına ve enerji
verimliliğine yönelmekle karşılanabileceğini belirten Eken, uranyum gibi
yenilenemeyen enerji kaynaklarının kullanımına karşı olduklarını ifade etti.
Dünyanın neresinde olursa olsun nükleer enerjinin çözüm olarak kabul
edilemeyeceğini savunan Eken, "Gerek nükleer enerji santralleri, gerekse büyük
barajlar, yüksek miktarda enerji üretimini tek bir merkezde yapmakta ve enerji
son kullanıcıya bu merkezden dağıtılmaktadır. Söz konusu büyük projeler çevreye
geri dönüşsüz zararlar vermekte ve sürdürülebilir değil" dedi.
Büyük merkezlerde üretilen enerjinin kullanıcıya nakli sırasında
kaçak ve kayıplar oluştuğunu, aynı zamanda verimin azaldığına dikkati çeken
Eken, enerji ihtiyacına kalıcı çözümler bulabilmek için üretimlerin büyük
santraller yerine noktasal ölçekte ve kullanıcıya yakın bir noktada yapılması
gerektiğini savundu.
Eken, şöyle konuştu: "Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılayabilmek
için büyük şirketlerin lobi çalışmalarına karşı durmak gerekir. Örneğin, coğrafi
konumu itibariyle yılın ortalama 200 günü güneş görülebilen Türkiye’de bu doğal
enerji kaynağının kapasitesinin sadece binde 1’i kullanılıyor."
Eken, rüzgar enerjisi konusunda bazı firmalar tarafından yatırımlar
yapılsa da, bunun yeterli olmadığını söyledi. Türkiye’nin rüzgar enerjisi
potansiyelinin Avrupa ülkelerine oranla yüksek olduğunu belirten Eken, teknik
kapasitesi 83 bin MV olan rüzgar enerjisinin sadece binde 5’inden
yararlanılabildiğini kaydetti. Güneş ve rüzgar santrallerinin çevre dostu
olduğuna işaret eden Eken, "Türkiye’nin enerji ihtiyacının önemli bölümü bu
kaynaklar kullanılarak karşılanabilir. Avrupa ülkelerinde de bu yatırımlar son
yıllarda ilgi görüyor" diye konuştu.
Nükleer atıkların bertaraf edilmesi ya da yeniden işlenmesi sırasında
ciddi derecede sızıntı ve kirlilik riskleri bulunduğunu ifade eden Eken, "Gerek
bilimsel çalışmalar, gerekse dünyanın yaşadığı acı tecrübeler, nükleer
santrallerin tehlikeli ve acımasız bir teknoloji olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır"dedi.
Tüm
yurtta sıcak bir hafta sonu bizi bekliyor. Bugün ilerleyen saatlerde
batıda hava kapanacaksa da iç ve özellikle doğu kesimlerde Sahra’nın
ılık rüzgarları sıcaklıkların uzun bir aradan sonra 10 derecenin üstüne
çıkmasına yol açacak. Tabii karlar erimeye başlayacağı için dikkatli
olunması gerekiyor.
9 Mart Pazar günü batıda kapalı ve nispeten serince
bir hava görülecek. Ege-Karadeniz istikametinde etkili olmayan yağmur
geçişleri yaşanacak. Sıcaklıklar orta ve doğu kesimlerde 15-18,
Alanya’nın doğusu, Çukurova ve Güneydoğu’da ise 24-25 derecelere kadar
çıkacak.
Elbette her güzelin bir kusuru olur, bu havaların kusuru da tozları.
Bu tozlardan etkilenenlerin ah dediğini duyuyorum ama ne yapalım ki
hafta sonunda batıdan başlayarak tüm yurtta bol toz görülecek. Bu
nedenle boşuna arabalarınızı yıkatmayın, nasılsa sabaha yine
kirlenecekler. Böylece hem paradan hem de sudan tasarruf etmiş oluruz. Astımlılar ve alerjisi olanlar için ise camlardaki perdeler kötü birer filtre. Tüm bu tozlar buralarda birikir, ertesi sabah ve daha sonra perdelerinizi açtığınızda sizi yine bir anda etkiler.
Kapalı bir hava
10 Mart haftasına tüm yurtta pazara göre en az
birkaç derece daha serinlemiş, parçalı bulutlu ve yer yer kapalı bir
havada başlayacağız. Yağış sadece Doğu Karadeniz bölgesinde, o da hafif
şekilde. Sıcak hava Güneydoğu Anadolu’da etkili olacak. Gece batıda
rüzgarlar lodostan biraz daha sert esmeye başlayacak. 11 MartSalı da pazartesi gibi bir gün. 12 MartÇarşamba günü
batıda gün içinde etkili ama daha sonra Karadeniz’e doğru ilerlerken
etkisini yitirecek olan yağışlı bir hava bekleniyor. Hava biraz da
soğuyacak ama artık kış soğukları değil bunlar. 13 Mart Perşembe ve 14 Mart Cuma
günleri için beklentiler, Avrupa’yı etkisi altına alan serin havanın
bize doğru sarkacağı ve sıcaklıkları daha aşağılara çekeceği yönünde.
Eğer bu tahminler gerçekleşirse 15-16 Mart hafta sonu yurtta yağışlı
geçecek demektir.
Uzun vadeli öngörülere göre bu yağışlardan sonra havalar 22 Mart’a kadar ısınacak.
KADIN Kimi der ki kadın uzun kış gecelerinde yatmak içindir. Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir. Kimi der ki ayalimdir. Boynumda taşıdığım vebalimdir. Kimi der ki hamur yoğuran. Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal. O benim kollarım, bacaklarım. Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, hava ve demir yollarında hızlı bir gelişmenin yaşandığını belirterek, ''Yıl sonunda Ankara-Eskişehir arasında hızlı tren seferleri başlayacak'' dedi.
Erzincan'a hareket etmeden önce Kahramanmaraş Havaalanı'nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bakan Yıldırım, Türkiye'nin demir yolu ve deniz ulaşımı konusunda yaptığı çalışmalar hakkında bilgi verdi.
Yıldırım, 2003 yılından sonra demir yollarının yeniden devlet politikası haline getirildiğini, bunun ilk aşamasının demir yolları yapmak diğerinin de Türkiye'de demir yolu sanayisinin oluşması için zemin hazırlamak olduğunu söyledi.
Bakan Yıldırım, şunları kaydetti:
''Tren projeleri Ankara-İstanbul ayağının Ankara Eskişehir ayağı tamamlandı, şu anda deneme seferleri devam ediyor. Bu yıl sonuna doğru yolcu taşınmaya başlanacak. Ankara-Konya arasının projesi tamamlandı, önümüzdeki günlerde ihalesine çıkılacak. İhalesi tamamlanan Eskişehir- İstanbul kısmının artık her şeyi bitti, yapım işine geçilecek.
Bunun yanında Marmaray Projesi devam ediyor. Ankara-İzmir uygulama projeleri yapılıyor. Ankara-Sivas uygulama projeleri bitti, kamulaştırma işlemleri yapılıyor. Artık, Türkiye hızlı trenle tanıştı.''
Türkiye'de şu anda hızlı trenle ilgili mevcut proje uzunluğunun 2 bin kilometreyi bulduğunu bildiren Yıldırım, ''Adapazarı'nda hızlı tren fabrikaları, metro araçları fabrikası kuruldu. Üretime başlamak üzere.
Yakın bir gelecekte bunun sanayisi de oluşacak. Yakın bir gelecekte insanlar ulaşımda uçak ve demir yollarını kullanacak'' dedi.
''HEDEF BEYAZ LİSTE''
Türkiye'de deniz yollarının uzun bir süre ihmal edildiğini belirten Yıldırım, uluslararası deniz taşımacılığında kara listeden çıkarak gri listeye girildiğini, şimdi ise hedefin beyaz liste olduğunu söyledi.
Deniz yollarında son yıllarda yapılan yatırım ve atılımlara değinen Yıldırım, ''Denizde mazotta ÖTV kaldırıldı. Yolcu taşımacılığında tersane yatırımları teşvik edildi. Türkiye denizcilik sektöründe uluslararası taşımacılıkta gri listeye girdi, kara listenden çıktı. İnşallah beyaz listede olacak'' diye konuştu.
Kimse geleceğini garantide görmesin, ama ümidini de kesmesin!
Yazımıza başlık olarak aldığımız cümle ile temel ölçümüzü takdim etmiş olduk. Kimse şu anki iyiliğine bakıp da geleceğini garantide görmesin, kimse de şu anki yanlışlarına bakıp da geleceğinden ümidini kesmesin, benden adam olmaz demesin.
Tıpkı vahiy katibi Abdullah bin Saad'ın yaşadığı müthiş iniş çıkışlarından sonra koyduğu son nokta da olduğu gibi... Hepimize ibret olan bu müthiş iniş ve çıkışlar şöyle özetlenebilir:
Abdullah bin Saad, Mekke'de müşriklerden biri iken yaptığı vicdan muhasebesi sonunda İslam'a girmiş, hatta bu uğurda hicreti bile göze alarak Medine'ye de göçüp vahiy katipleri arasına girme saadetine bile erişmişti. Sakın, 'ne mutlu, ne bahtiyar adam!' diye hemen peşin hüküm vermeyin. Siz, işin sonuna bakın, sonuna!..
Diyeceksiniz ki, 'Vahiy katibi olmuş, bu işin önü sonu olur mu?' Elbette olur. İmtihan dünyasıdır bu. Bakalım vahiy katibi zat, nerelere kadar yükseliyor, tekrar nerelere kadar alçalıyor ve nihayet son nefesini nerede veriyor, son noktayı nerede koyuyor? Mühim olan burasıdır, sonu, son noktayı nasıl koyduğu!..
'Hayırlı işlerin çok muzır manileri olur.' diyor büyük zat. İşte vahiy katipliğine kadar yükselmiş kimsenin de çok büyük manileri olur, şeytanı ve nefsi onunla daha çok uğraşır. Nitekim uğraşmış da. En sonunda Medine'de Müslümanların kıymetini bilmedikleri yolunda vesveseye kapılan Abdullah, ne yapar biliyor musunuz?
- Vahiy katipliğini bir yana bırakır, geldiği Mekke'ye gerisin geriye döner. Tekrar müşrik dostlarının arasına karışıp onlarla birlikte Rasûlullah'ın (sas) aleyhine faaliyete geçer!..
Keşke sadece şirke dönmekle iktifa etse de başkaca iddialarda bulunmasaydı. Bakın Mekke'de neler iddia eder:
- Ben gelen vahyi yazarken kendimden de sözler yazardım. Esasen bana da vahiy geliyor, ben de benzeri sözleri yazıyordum!..
Vahye şüphe düşürecek böylesine ağır sözlerinden dolayıdır ki, Efendimiz (sas), Mekke'nin fethinde, Kâbe'nin örtüsü altına sığınsa bile Abdullah bin Saad'ın cezalandırılmasını emretti.
Bu emirden sonra aklı başına gelen Abdullah, yaptığının ne büyük bir yanlış olduğunun farkına varıp düşünmeye başladı. Ama iş işten geçmiş, katli için emir çoktan çıkmıştı.
Abdullah vahiy katipliği yaptığı sıralarda yakından tanıdığı Rasûlullah'ın, (sas) merhamet ve şefkatini biliyordu. Küfre girmiş olmasına rağmen ümidini kesmemişti. Süt kardeşi olan Hazreti Osman'a müracaatla, süt kardeşliğinin hakkı için kendisine sahip çıkıp Rasûlullah'ın huzuruna çıkarmasını rica etti. Hazreti Osman bütün riski üzerine alarak Abdullah'ı, Efendimiz (sas)'in huzuruna çıkardı. Pişmanlığını anlatan Abdullah bağışlanmasını diledi.
Önce müşrik iken mü'min olan, vahiy katipliğine kadar da yükselen, ondan sonra da tekrar irtidad edip bir sürü yalanlar uydurarak vahye şüphe düşürmeye yönelen, şimdi de yeniden tövbe edip bağışlanmasını dileyen Abdullah'ı dinleyen Efendimiz (sas) Hazretleri, onu reddetmeyip affetti. Evet affetti. Tıpkı Hamza'nın katili Vahşi'yi, Ebu Cehil'in oğlu İkrime'yi affettiği gibi. Sonra ne mi oldu?
Baştan dedik ya, 'kimse hatasının büyüklüğüne bakıp da ümidini kesmesin, artık benden adam olmaz demesin...' diye.
Bundan sonra İslâm için yapılan bütün savaşlarda hem de en önlerde yer alan Abdullah, benim günahım büyük, öyle ise İslam'a hizmetim de büyük olmalıdır, diye sızlanıyor, dilinden düşürmediği duasında ise hep şöyle dilekte bulunuyordu:
- Rabb'im, beni namaz dışında iken huzuruna çağırma, hem de vakitlerin en eşrefi olan sabah namazında iken gönder meleğini, en makbul ibadetin içinde iken alsın beden emanetini?
Böylesine büyük hatadan sonra kabul oldu mu dersiniz duası?
Dedik ya, 'Kimse günahının büyüklüğüne bakmasın, dönüşündeki samimiyetine nazar etsin' diye. Bakın nasıl oldu Abdullah'ın sonu...
Müslümanlar arasında çıkan fitnelerden hiçbir tarafa karışmadan Mısır'ın Askalan şehrinde inzivaya çekilerek kendini ibadete veren Abdullah, bir sabah namazının sonunda tahiyyata oturdu. Salavatları, duaları rahatça okudu, hatta sağına da selam verdi, soluna selam vereceği sırada bir deprem hissetti bedeninde. Hemen Allahü Ekber! diyerek tekbir aldı ve tekrar secdeye gitti. Gidiş o gidiş oldu. Son sözü tekbir, son hareketi de secde oldu. Aynen dualarında dilediği gibi... (H. 36-M. 656)
Demek ki insan ne kadar büyük hata da yapsa dönüş yolu hep açıktır. Yeter ki halis bir iltica, samimi bir dönüş halinde olsun... Rabb'imiz samimi şekilde dönüş yapanları affeder, işte böyle Abdullah'ın dönüşü gibi
KÖTÜLÜKTEN KORUNMAK İÇİN Zarar ve Kötülüklerden Korunmak İçin Dualar
Her türlü zarardan ve şeytanın vesvesesinden korunmak için duâ
“Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ür-raûf-ül-kerîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî! (22)
E’ûzü bi-kelimâtillâhittâmmati min şerri külli şeytânın ve hâmmatin ve min şerri külli aynin lâmmetin. “ (25)
Bu duâ her sabâh ve akşam üç def’a okunup kendi üzerine veyâ yanındakilerin üzerine üflenirse, göz değmesinden ve şeytânların ve hayvanların zararından korur. Bir kimseye okurken, E’ûzü yerine (Ü’îzüke) denir. İki kişiye okurken (Ü’îzü-kümâ) denir. İkiden fazla kimseye okurken, (Ü’îzü-küm) demelidir.
Her türlü kötülükten kurtulmak için için şu duâ da okunmalıdır:
“E’ûzü bikelimâtillâhit-tâmmâti min şerri külli şeytânin ve hâmmatin. Ve min şerri külli effâkin kâzibetin. Ve min şerri külli gammâzin hâinetin. Ve min şerri külli aynin lâmmetin. Ve min şerri külli bid’atin dâlletin.” (26)
Zarar ve kötülüklerden kurtulmak için “Eûzü bikelimâtillâhi-ttâmmâti min şerri mâ haleka.” ( 32) duâsını okuyan, bir yere gelince, o yerden kalkıncaya kadar zarar ve kötülüklerden kurtulur.
Bir hadîs-i şerîfde, “Birşeyden zarâr gören, abdest alıp iki rek’at namaz kılsın! Sonra; Yâ Rabbî! Senden istiyorum. Senin âlemlere rahmet olan Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı vesîle kılarak sana yalvarıyorum. Yâ Muhammed! Dileğimi kabûl etmesi için Rabbime seni vesîle ediyorum. Yâ Rabbî! Onu bana şefâ’atcı et desin” buyuruldu
Icimin derinliklerinde, varligimin merkezinde tukenmez bir sevgi kaynagi var. Artik bu sevginin yuzeye cikmasina izin veriyorum.... O yuregimi, bedenimi, zihnimi, bilincimi, tum varligimi dolduruyor, benden cikarak her yone yayiliyor ve cogalmis olarak bana geri donuyor.... Ne kadar cok sevgi verirsem, o kadar cok verebilecek bolluga kavusuyorum, cunku; sonsuz bir kaynaga sahibim.... Sevgiyi yasamak ve vermek benim KENDIMI IYI HISSETMEMİ sagliyor, o benim icsel mutlulugumun bir ifadesidir... KENDIMI SEVIYORUM; bundan dolayi da bedenime sevgiyle bakiyorum. Onu yararli yiyecek ve iceceklerle besliyorum, onu sevgiyle giydirip kuşatıyorum ve bedenim de bana fiskiran canilikta bir saglik ve enerjiyle, sevgiyle karsilik veriyor.... KENDIMI SEVIYORUM; bu yüzden, yapmaktan gercekten zevk aldigim, yaratici yeteneklerimi kullanabildigim, sevdigim ve beni seven insanlarla birlikte calistigim, insanlar icin yararli bir seyler yapabildigim ve karsiliginda iyi bir gelir elde ettigim bir iste calisiyorum... KENDIMI SEVIYORUM; bunun icin de insanlara karsi sevecen davraniyor ve onlar hakkinda daoyle dusunuyorum; cunku verdiklerimin cogalarak bana geri doneceklerini biliyorum.... Hayatima sadece sevecen insanlari cekiyorum, cunku onlar benim varligimin aynasidirlar... KENDIMI SEVIYORUM; bu yuzden de gecmisi ve tum gecmis deneyimleri bagisliyor ve onlari geride birakiyorum; ARTIK OZGURUM.... KENDIMI SEVIYORUM; bundan dolayi da butunuyle SIMDI' de yasiyorum. Gelecegimin parlak, mutlu ve guvenli oldugunu bilerek her an' ı iyi yasiyorum; cunku ben evrenin sevgili cocuguyum ve evren simdi ve sonsuza dek bana sevgiyle bakacak, beni koruyacaktir..... SIZI SEVIYORUM.....
SÜPER BİR DUA BESMELE YA KAVİYYU ENTELLEZİ KAVEYTE TULLABE HAZRETİKE ALEL İRTİKAAL VE ENTELLEZİ EINTE EHLEL MAHABBETİ ALA SÜLUKİ MENAHİCİL KEŞFİ VELİ TİLAİ VE ENTELLEZİ NEVERTE KULUBE AHBABİKE BİL İHATATİ VEL IHTIVAİ .ES ELÜKE ALLAHÜMME BİAZIYMİ SULTANİKE VE KAVİYYİ ŞE NİKE VE NÜFÜZU BÜRHANİKE EN TERZUKANİ KUVVETE MİNKE VE KUDRETEN ETEMEKKENÜ BİHA ALA KAT I FEYAFİ MASİVAKE VE EYYİDNİ BİLUTFİKEŞ ŞAMİLU HATTA LA ECİDÜ İLLA İYYAKE YA ALLAHÜ YA ALLAHÜ YA ALLAHÜ YA KAVİYYÜ.AMİN 3 .6. 9 kere her gün için
NOT:BU DUA İLE TÜM SIKINTILARINIZ YÜCE ALLAH'IN İZNİYLE SON BULACAK VE BANA DUACI OLACAKSINIZ.
Dünyaca ünlü haber dergisi The Economist, son sayısında Fethullah Gülen'e geniş yer ayırdı. Amberin Zaman'ın kaleme aldığı yorum yazısıyla da desteklenen makalede, Türkiye merkezli bir hareketin dünyanın lider Müslüman grubu olmaya doğru ilerlediği belirtiliyor.
Anadolu'nun yaylalarıyla Londra'nın merkezinde, ünlü din âlimlerinin ilim irfan dolu notları öğrencilerine dağıttığı bir kampüsün arasında büyük bir mesafe var. Bir zamanlar Sovyetlerin Çin'le arasındaki sınırı oluşturan ve zeki çocukların eğitime hasret kaldığı dağlık mekânlarla Pensilvanya'da, içinde kendisine çok hürmet ve tazim gösterilen münzevi bir İslâm bilgesinin yaşadığı üç katlı ev arasındaki mesafe ise çok daha büyük görünüyor. Bu birbirinden zahiren ayrı duran, özellikle de İslâm'ın kalbi niteliğindeki Ortadoğu'dan uzakta olan mekânları birleştiren unsur ise Müslüman dünyasını küresel çapta yönlendirme gayretini sarf eden ve dünyanın en kuvvetli ve kendi içinde en ziyade murabıt olan ağı. Halen Pensilvanya'da yaşayan âlim ve ârif bir zât olan ve bu ağın merkezindeki isim Fethullah Gülen, şu an itibarıyla dünyanın en önemli Müslüman liderlerinden biri konumundadır ve sadece memleketi Türkiye'de değil, Orta Asya, Çin-Hindi, Endonezya ve Afrika gibi sessiz sedasız varılmış nice sair mekânda da bu ehemmiyeti haizdir.
Sayın Gülen, bilim, dinler arası diyalog ve çok-partili demokrasiye olan aşikâr inancıyla da birçok gayrimüslim çevreden övgüler almıştır. Kendisi, dinleyenlerinin gönlündeki bam telini çalan ve gözyaşlarıyla sulanmış olan vaazlar veren son derece duygusal bir vaiz olmasına karşın başında bulunduğu hareket, içinde bulunduğu şartlara fevkalade riayet etme irfanına sahiptir ve küresel bir şirket gibi profesyonel hareket etmektedir. Gülen Hareketi'ne gönül verenlerin küresel bir güç olarak en faal bulundukları alan ise eğitim. Doksan ülkede 500'den fazla eğitim kurumu kurduklarını söylüyorlar. Geçen senenin ekim ayında Londra'da düzenledikleri konferansın ev sahipliğini dört İngiliz üniversitesiyle Lordlar Kamarası üstlendi. Organizatörler, konferansta sunulan bütün tebliğleri 750 sayfalık tek bir cilt halinde bastırdılar.
Gülen Hareketi, doğduğu yerde ultra-milliyetçiliğe karşı bir denge unsuru olarak telakki ediliyor. Fakat memleketten uzaklaştığınızda hareket Türk milliyetçiliğini temsil eden bir şekle bürünüyor. Eski Sovyetlerin güneyinde birbirlerinden pek de hoşnut olmaz bir şekilde yaşayan Rus, Çin ve İran kültürlerine karşı mücadele veren Türk köşesini temsil ediyor. Bir Türk gözlemci şöyle diyor: "İyi İngilizce ve Türkçe konuşan gayet kibar bir Orta Asyalı gence rastlarsanız, o çocuğun bir Gülen okulunda eğitim görmüş olduğundan emin olabilirsiniz." Hareket, meselâ Kırgızistan'da uluslararası yarışmalarda boy gösterip dereceler alan bir üniversite ve bir düzine liseyi idare ediyor. Pakistan'da bile Gülen okullarının öğrencileri en son teknoloji ile kurulmuş olan bilim laboratuvarlarından istifade ederken diğer yandan da Türkçe şarkılar öğreniyor.
Şayân-ı hayrettir ki Gülen Hareketi, Kuzey Irak'ta dahi okullar, bir hastane ve yakında kurulacak bir üniversite kanalıyla ciddi bir varlık göstermektedir. Burası her ne kadar Türk-Kürt çatışması hasebiyle Türkiye merkezli bir kurum için bulunabileceği en rahat mekân olmasa dahi hareket halihazırda bölgenin bütün etnik ve dinî unsurlarıyla çok güzel ilişkiler kurmuş durumdadır. İslâm'ın bazı klasik gözlemcilerine göre Gülen Hareketi'nin oluşturduğu muazzam nüfuz gücü bir sürpriz olabilir. Dünyanın en faal İslamî hareketinin hangisi olduğu sorusu kendilerine tevcih edildiğinde, konunun birçok uzmanı ilk olarak İhvân-ı Müslimîn'i zikrederler ki; nüfuzu "ikiz şeytan" denmekle maruf laiklik ve sömürgeciliğe karşı 1920'lerde kurulduğu Mısır'ı çok aşan bir örgüttür. Ve Müslümanların siyasi varlık gösterdiği Amerika dâhil her Batı ülkesinde İhvân-ı Müslimîn'in veya ondan intişar etmiş olan sair hareketlerin nüfuzu elle tutulur nispette hakikidir.
Örgütün ideolojik takipçilerinden bir tanesi Fransa'nın en büyük Müslüman grubudur. Bu grup Avrupa'daki bütün Müslüman aktivitelerini koordine etme amacı güden bir federasyon olma özelliğini haiz olmakla birlikte aynı zamanda Avrupalı Müslümanlara ahlâkî rehberlik hizmeti veren bir fetva heyetine sahiptir. İngiltere'de örgüte en yakın olan grup dinî ve siyasî kanat olarak ikiye bölünmüş ve İngiliz Müslüman İnisiyatifi (British Muslim Initiative) olarak bilinen siyasî kanat bugünlerde Gazze'deki İsrail operasyonlarına karşı protestolar düzenlemekle meşgul. İhvân-ı Müslimîn veya benzer bir konuma terfi için gayret gösteren diğer kurumlarla mukayese edildiğinde Gülen Hareketi işlerin bu dış boyutunda ve Batılı görüşe göre ziyadesiyle yumuşak huylu ve müşfîk. Mısır merkezli hareket her ne kadar insanların laik demokrasiden sonuna kadar istifade etmelerini söylese de en ideal idare biçiminin İslâmî olan olduğu konusunda ısrardan geri durmuyor. Diğer yandan Gülen Hareketi'nin müntesipleri demokrasiyi kucaklamalarının taktiksel olmadığını ve bunu cân-u gönülden yaptıklarını ifade ediyorlar. Gariptir ki dünyada onların bu beyanına şüpheyle yaklaşan yegâne grup da Türkiye'deki laik kesim: Bu kesimden birçok insan Gülen gönüllülerinin hakikatte Anadolu'nun iç kesimlerinde gerçek yüzlerini gösteren birer "bukalemun" olduğunu düşünüyor.
Yine de Gülen Hareketi'nin mesajının bu denli müspet karşılıklar görmesindeki nispî unsurlardan bir tanesi de hiç şüphesiz ki açıkça terör estirenler haricindeki Müslüman grupların söylemlerinin Batı'da son derece gayri cazip ve son derece karanlık bulunması. Meselâ içlerinde İngiltere ve Avustralya'nın da bulunduğu en az 40 ülkede faal olan Hizb'ut-tahrîr örgütünü ele alalım. Bu örgütün duruşu bütün Müslümanların seçime dayalı demokratik sistemi dışlamaları yönünde, zira desteklenmeye lâyık tek sistemin küresel bir halifelik olduğu görüşündeler. Bu aşırı duruş ve dünyada kendilerine halihazırda savaş açılmış olan bütün Müslümanlarla olan tesanüt ve gönül birliğinde bulunduğunu ilan etmiş olması ancak dış etkilere açık öğrencileri cezbedebilir. Bu alandaki bir diğer rakip ise bir İslâmî ihya hareketi olan Tebliğ Cemaati. Güney Asya kökenli olmasına rağmen Afrika, Avrupa ve özellikle İngiltere'de gayet aktif. Bütün bu gruplarla mukayese edildiğinde Gülen Hareketi, genç Müslüman dimağlarda çok daha büyük miktarda müspet in'ikaslar uyandıran bir mesaj sunuyor: İslâmî temelde sabit kadem dururken Batı dünyasının imkânlarını kucaklayın.
Gülen Hareketi'nin irfânî gelenekle müzeyyen bu dengeli tavrı, dünyada nice gönüller fethetmiştir ve halen de fethetmektedir. Diğer yandan bu, bütün Batılı hükümetlerin bu hareketin modernlik iddialarını samimi buluyor olması anlamına da gelmemelidir. Gülen Hareketi'nin bir gönüllüsü şöyle hayıflanıyor: "Batılı gizli servislerin bizi daima mercek altında tuttuğunu çok iyi biliyoruz." Bu yadsınamaz bir gerçek. Lakin diğer bir gerçek ise bu gizli servislerin hiçbir tanesinin hareketin radikallerle arasında gizli bir bağ tespit edememiş olması. 6 Mart 2008
KÜRSÜ] Kıyamete kadar Allah'ın adını yüceltme vazifesine devam
Her insanın bir duyarlılık ve hissetme seviyesi vardır. Her Müslüman Allah'ın tanıtılması, Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) adının cihana duyurulması meselesinde dertlidir.
Ben kendim için dertli diyemeyeceğim, şu arzettiğim şeyleri bir fazilet olarak da söylemiyorum; fakat ümmet-i Muhammed'in çektikleri sineme bir hançer gibi saplanıyor.
Dünyanın dört bir tarafında ezilen, horlanan, mazlum ve mağdur durumdaki insanların hayali gözümün önünden bir türlü gitmiyor. Onların ızdıraplı hali yanında yüce dinimizi tanımayan insanların vaziyeti de içime dert oluyor. Belki her vakit gönlümden şu duyguları geçiriyorum: Herkes İslam'ın nuruyla aydınlansın.. her gün birkaç ihtida olsun.. ihtida etmeyenler de hiç olmazsa hoşgörüye, diyaloğa açık yaşasın. Bunları arzu ediyorum ve bu işin kolay olmayacağını da biliyorum. İşin tabiatını bildiğim halde bu duygumun aksine cereyan eden hadiseler beni hasta ediyor. Hatta bazen, "Benim en başta vereceğim bir canım var. Cenab-ı Hakk insanları barış içinde, diyaloğa açık, kendisine ve kullara karşı saygılı yapacaksa; bunun karşılığında da canımı alacaksa hemen alsın da o neticeyi hasıl etsin." diyorum. Izdırap bu olunca kantar ne kadar şeyi tartar hesap etmek lazım. Zannediyorum, herkes benden çok inanmıştır. Herkes dinin i'lasını ister; herkes her yerde nam-ı celil-i Muhammedî'yi duymak ister. Ama o güzel kullar "Dertliyim dersin, öyleyse belay-ı dertten gam ızhar eyleme" diyor ve dertlerini sinelerine gömüyorlardır. Benimkine gelince o, sesli düşünce.. benliğimi saran ve beni hasta eden çığlık.
En kötüsü de "iç sebb (kınama)" diyebileceğim bir hale maruz kalıyorum ki o da beni fevkalade rahatsız ediyor. Başta kendim daha sonra da çok sevip takdir ettiğim arkadaşlarım hakkında bazen "Biz bunca zamandır neden binlerce gönle giremedik. Oysaki kalplere girerek Allah'ı kullarına sevdirmek yine Cenâb-ı Hakk'ın emri, O'nun muradı." Bu duygular benliğimi sarınca kendimi zorluyor ve "Biz ne yaparsak yapalım hidayet Allah'ın elindedir. Allah dilemeyince iman insanın kalbinde hâsıl olmaz. Bu işin tabiatı böyle." diyorum. Fakat yine içimde sebb başlıyor ve diyorum ki "Yahu! İnsanların samimiyetinin, iradesinin hiç mi payı yok? Bu hususta sahabeyi muzaffer ve muvaffak kılan şey neydi? Hz. İsa'nın havarilerini muvaffak kılan neydi? Öyleyse durumumuzu gözden geçirmek lazım. Neden onlar çok dertli ve insanlara iman nurunu taşımada o kadar hızlıydı ve neden biz böyle aheste davranıyoruz?" İşte böyle kafamda alıp veriyorum. Hayır, bu hal müminler hakkında su-i zan değil, onlara olan hüsn-ü zannın meydana getirdiği bir beklenti...
Bir mesele daha var ki ben de o aziz sultan gibi diyeyim; "Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi/ Hatta kûşe-i kabrimde bî-karar eyler beni/ İttihad etmekken a'daya karşı çaremiz/ İttihad etmezse millet dağidar eyler beni." İnanan gönüller âşıkâne birbirine bağlı olmazsa; hasbî ve fedakar olmassa; işe yaramadığı ya da yaramıyor olduğunu zannettiği yerde kenara çekilmeyi bilmezse.. off.. öyle bir dert ki..
Allah (celle celaluhu) değişik hadiselerle bize kendisini hatırlatıyor. Bizi ikaz ediyor. "Soğukta durmayın üşürsünüz." diyor. O bizi zaten biliyor; hadiselerle de bizi bize gösteriyor. Acı veriyor, canımızı yakıyor, ama neticede bizi kendisine celbediyor.
Bazen insan, hayatı sırtında taşır
Geçen yıllarda geçirdiğim bir krizde kalbin ritmi çok bozulunca doktorlar elektro-şok yapılması gerektiğini, elektro-şokun tesirini azaltmak için de uyutmaları lazım geldiğini söylediler. O an "tekrar uyanamama da var işin içinde" diye aklımdan geçti. Son birkaç nefes kendisine bahşedilen bir insan ne demeliyse onu düşündüm. "Lâilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke lehû" dedim, uyumuşum. Hamdolsun, ölseydim de hiç olmazsa son sözüm yine "O" olacaktı.
O gün hastanede teyemmüm yapıp öğle ve ikindi namazlarını cemederek kılmak zorunda kalmıştım. Şeran gerekli olmasa da gönül huzuru için şimdi onları bir de kaza ettim. Diğer namazlarımı da kaza edeceğim.
Erzurumluların çok güzel bir duası vardır; "Az ağrı, âsan ölüm, tekmil iman-Kur'an" ile dünyadan gitmeyi isterler. Ben bunun sonuna bir cümle daha ekliyorum "ilâ yevmil kıyam, ila-yı kelimetullah'a devam" Kıyamete kadar Allah'ın adını yüceltme vazifesine devam, diyorum. Başka bir isteğimiz yok bizim. Allah'tan istediğimiz bu. Ötelere yürüyeceğimiz ana kadar vifak ve ittifak içinde hizmete devam.
Bazen insan hayatı yaşar, bazen de onu sırtında taşır. Bazen hayatın santimi, santimetresi, saniyesi, dakikası, cennetleri alabilecek kadar pahalı şeylerle geçer. Bazen de insanın bütün bir hayatı Cenab-ı Hakk'ın hoşnutluğu adına işe yarar ameller açısından ceviz kabuğunu doldurmayacak şeylerden ibaret kalır. Sorsalar "Sen Allah için ne yaptın?.. Bugün değil bütün ömrün boyunca ne yaptın?" Maalesef, bazılarının bu soruya verecek cevabı yoktur.
Onların yaşadığı; kin, nefret, iğbirar ve düşmanlıkla bulanmış acı bir vetire.. ve "aman vermeyin, vurun, iflahlarını kesin" çığırtkanlıklarıyla dolu, cismaniyet altında kalmış, ezilmiş, hayattan daha çok rezalet diyebileceğimiz kabus gibi bir rüya.. Uyandıkları zaman anlarlar. Görününce işin öbür ucu; tecelli edince hayata terettüp eden; hayatın gerçek burcu.. ne türlü bir bayrak dalgalandığını görürler; şeytanın bayrağı mı, Hazreti Rahman'ın bayrağı mı? İşte hepsi o kadar.
Biraz değiştirerek o Kutlu gibi diyeyim, eyvah aldandık, şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçer. Şu temelsiz ömür dahi bir çay gibi akar, bir rüzgar gibi eser. Önüne katıp sürüklediği de sizin hayatınızın hazan yemiş yapraklarıdır.
ÖZETLE
1- Dünyanın dört bir tarafında ezilen, horlanan, insanların hayali gözümün önünden gitmiyor. Onların yanında dinimizi tanımayan insanlar da içime dert oluyor.
2- Herkes İslam'ın nuruyla aydınlansın.. ihtida etmeyenler de hiç olmazsa diyaloğa açık yaşasın. Bunları arzu ediyorum ve bu işin kolay olmayacağını da biliyorum.
3- Bazen insan hayatı yaşar, bazen de onu sırtında taşır. Hayatın bir saniyesi, cennetleri alabilecek kadar pahalı şeylerle geçerken, bazen de ceviz kabuğunu dolduramaz.
Zencefili hangi hastalıklarda, nasıl kullanabiliriz? Soğuk algınlığı, grip gibi hastalıklarda bir çay kaşığı toz zencefil bir tatlı kaşığı bal ile karıştırıp macun yapılarak yenildiği zaman insanın içini ısıtarak bronşlarını açar ve temizler. Balgamı söktürür, öksürüğü keser. Zencefil aynı zamanda doğal aspirindir; kanı sulandırır, damarları açar, pıhtılaşmayı önler. İyi bir zihin açıcıdır, hafızayı güçlendirir. Zencefil yeni projeler üretmek isteyen insanların ilacıdır, beyni canlandırır. İlaçların mide ve bağırsaklara yaptığı yan etkiyi yok eder. İyi bir bulantı ilacıdır. Ameliyatlardan sonraki anesteziden kaynaklanan bulantılar, deniz ve araba tutmasındaki bulantılarda etkilidir. Zencefilin doğum sonrasında annenin emzirme döneminde, anne sütünü artırıcı ve bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi vardır. Sindirim sistemini düzenler, hızlandırır, enerji verir. Zencefil, İngiltere´de besin takviyesi olarak kabul edilmiştir. Kışın salepin üzerine tarçın yerine zencefil serperek içilmesi yorgunluğu alır, sinir sistemini düzeltir. Taze zencefil kökünden yapılan turşu sofralara güzel bir çeşni olmanın yanında sindirime faydalı bir takviye olur. Zencefil, asırlar boyu iyi bir besin ve ilaç olarak güvenle kullanılmıştır. İnsanlar üzerinde yapılan deneylerde zencefilin hiçbir yan etkisine rastlanmamıştır. Zencefil aynı zamanda çok güçlü doğal bir romatizma ilacıdır. Bal ve toz zencefil karışımından hazırlanan macun, günde üç tatlı kaşığı yenildiğinde bel ve bacak ağrılarını, romatizmayı tedavi eder. Çinliler yüz yıllardır romatizmayı zencefil ile tedavi etmektedir. Faydalarını saymakla bitiremeyeceğimiz zencefil hakkında Alman bir uzman şöyle der: "Bir kızım olsaydı adını mutlaka zencefil koyardım." Baharatçılarda ve süpermarketlerde kolaylıkla bulunan zencefilin, pek çok sağlık sorununa iyi geldiği yıllardır konuşuluyor. Zencefil, mide bulantısının giderilmesine ve vücuttan iltihabın atılmasına yardımcı oluyor aynı zamanda afrodizyak etkisiyle de biliniyor
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, Irak'ın kuzeyindeki PKK kamplarına yönelik olarak düzenlediği sınır ötesi kara harekatının sonuçları, TSK'nın "dünya çapında bu tür operasyonlar için başarı kabul edilen" oranlama yöntemini de ters yüz ettiğini ve harekatın başarısının sayılarda gizli olduğunu ortaya çıkardı.
Askeri uzmanların ANKA'ya verdiği bilgiye göre, bu tür operasyonlar için dünya çapında başarılı olarak kabul gören oran 1 / 7. Yani her 7 şehide karşılık 1 teröristin etkisiz hale getirilmesi büyük başarı olarak görülüyor. Ancak TSK'nın yaptığı sınır ötesi harekat, dünya çapında kabul gören bu oran yöntemini de geçersiz kıldı. Kara harekatında 240 terörist etkisiz hale getirilirken, 3'ü korucu olmak üzere toplam 27 şehit verildi. Askeri uzmanlar bu durumu, "bu operasyon dünya çapında gayri nizami harp için kabul edilen başarı oranını geçersiz kılmıştır. 240 etkisiz hale getirilen teröriste karşı toplam 27 şehit verilmiştir. Yani aslında dünya çapında kabul gören orana göre 27 şehide karşılık 4 teröristin etkisiz hale getirilmesi başarılı kabul edilecekti. Bu operasyonla oranlar tam tersine dönmüştür" dediler.
-SINIRA SÜRGÜLEME MODELİ-
Öte yandan baharın gelmesi ve olası sınır ötesi operasyonlar çerçevesinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki askeri hareketlilik yine arttı. Bu yıl geçtiğimiz bahar aylarında bölgeye sevk edilen birlikler kışı da burada geçirdi. Ancak bölgeye özellikle komando tugaylarından askeri birlikler sevk ediliyor. Bölgede her yıl bahar aylarıyla birlikte yükselişe geçen terör eylemlerine karşı askeri önlemler arttırılırken, terör örgütünün Türkiye'ye sızma girişimlerine karşı, sınırdaki güvenliğe yeni bir model getirildi. 'Sürgüleme' adı verilen bu modelde, askeri birlikler birbirlerine tamamlayacak şekilde konuşlandırılıyor. Askeri literatürde, birliklerin birbirini tamamlayacak şekilde konuşlanmasına "sürgüleme" deniliyor Böylece dağdaki teröristlerin, hem yurda girişi hem de kırsal alanda rahat hareket etmesinin önlenmesi hedefleniyor.
Toplu ve beraber olmada rahmet; firkatte (ayrılıkta) ise nikmet (bela ve afet) vardır. Öyleyse, ayrı ve yalnız kalmamak lazımdır. Ayrı durma öldürücüdür, tehlikelidir. Her huzurun bir insibağı olduğu gibi bir araya gelme de bir insibağ hasıl eder. Ayrıca, bir yerde kalınırken ya da bir yere gidilirken elden geldiğince bizi kontrol edecek birisiyle beraber olmak; yalnız kalmamak, yalnız gitmemek, yalnız dolaşmamak gerekir. Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) "Yalnız şeytandır." sözünü dar anlamamalı. Tek başına bir yerde yatıp kalkmadan, yalnız dolaşmaya kadar, hemen her halükarda o teklik içinde bir şeytanlık vardır şeklinde geniş yorumlamalı. Evet, yalnızlık içinde bir şeytanlık vardır. Allah Resulü, bunu bir manada iki kişi için de söylüyor. Çünkü, ihtimal hesaplarına göre iki kişi bazı şerleri işleme hususunda mutabakat sağlayabilir. Mümkünse hep üç kişi olmak gerekir. Üç kişinin şer üzere birleşmesi ve birden bire dejenerasyona maruz kalması çok düşük bir ihtimaldir.
Zihin ve düşünce dağarcığımızda sürekli bir şeyler bulundurmak lazım. Mesela, bir yere gidiyorken; evvela, yapılacak bir iş için oraya gidiyor olmalı. Yol boyunca yapılacak o vazife düşünülmeli. Yola çıkmadan önce de Rabb'imize teveccüh ederek iç donanımımızı gözden geçirmeli, çok dua ve istiğfar etmeli. "Ya Rabbî, bin defa kaymaya istihkak kesbetsem de Sen beni kaydırma. -Eskilerin dediği gibi- Elimden-ayağımdan, gözümden-kulağımdan, dilimden-dudağımdan.. kötü bir şeyin sâdır olmasına meydan verme." deyip O'nun sıyanetine sığınmalı. Kontrollü durmak, günahlar karşısında kendini salmamak ve lâubâliliklere karşı kapalı kalmak lazım. Hatta içimizdeki inşirahları bile zevk-i ruhânî havası içinde karşılayarak onlarla sevinme yerine, "Ya Rabbî! Ben Sana karşı hakkıyla kulluk yapamadım ki, içimde böyle bir esinti olsun. Yoksa bu hâl şeytandan mı?" diyerek ondan dolayı bile istiğfar etmeli. Bize ait hiçbir güzelliğe güvenmemek esastır. Dünyada havf (korku) içinde yaşayanlar, ahirette emniyet içinde olurlar. Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste "Havf ve emniyeti cem'etmem, bir arada vermem." buyuruyor. Yani, burada ahireti hesabına korku içinde yaşayanlar orada emniyet içinde olacak. Dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar ise orada korku yaşayacaklar.
Kalbi büyümeyen insan risk altındadır
Bir insan için yaş, makam ve mansıp açısından, bir topluluk için de adet ve çap bakımından büyüme bazı değer, kıymet ve faydalarla beraber riskler de getiriyor. Hani bazen biyolojik yapıda hormon bozukluğundan kaynaklanan anormal büyümeler olur ya, aynen onun gibi kalbî hayata uygun olmayan büyümeler de oluyor. Kalb büyümüyor, sır büyümüyor, hafî inkişaf etmiyor, ahfâ tanınmıyor ve Allah gereğince bilinmiyor; fakat fertlerin konumlarında bir büyüme oluyor. Dolayısıyla bu topluma ve cemiyete de aksediyor. Seneler önce tanıdığım, Kestanepazarı ya da bir başka camiin avlusunda sarmaş-dolaş olmuş tam bir vahdet içinde gördüğüm insanlar vardı. Sûrî bir birlik sergiliyorlardı. Fakat, bir imtihandan geçmeden gönüllerde hakikî vahdetin olup olmadığı bilinmiyor. O zamanlar sadece sohbet dinleme, incelme ve sonra gözyaşlarıyla birbirine sarılıp sevinci-kederi paylaşma vardı. İnsanlar, durumları itibarıyla kendilerini küçük kabul ediyorlardı. O günlerde birlik ve kardeşlik biraz daha kolaydı. Fakat bir yerlere gelip, bir şey sahibi olan insanların bu büyümeleri kalb, ruh, sır ve Allah ma'rifetiyle beraber bir büyüme olmamışsa o mütevazı hallerini korumaları çok zor, hatta imkansız oluyor. Bir arkadaş, "Dâhi ve çalışkan insanlar her zaman bulunabilir ama en büyük sıkıntı ölçülü insan bulabilmektir." demişti. Çok doğru kabul ettiğim bu sözü az değiştirerek "ölçülü"nün yerine "istişareye açık" insan demenin daha uygun olacağını zannediyorum. Çok zeki ve akıllı, bilge insanlar bulunabilir, çalışkan insanlar bulunabilir, ama en önemlisi meşverete açık insanın bulunmasıdır.
Cenab-ı Hakk'ın nimetlerini O'ndan bilmek.. ihsanları O'na izafe ederek hatırlamak bir şükr-ü manevidir. Bu da, o türden nimetlerin ziyadeleşmesine vesile olur. Onu görmezlikten gelmek ise nankörlüktür. Nankörlük de azab-ı ilahîyi gerektirir ve nimetin inkıtaına vesile olur. Hususiyle "enaniyet asrı" diyebileceğimiz içinde yaşadığımız zaman diliminde, insanlar pöhpöhlenmek, övülmek için bahaneler arıyor.. her şey bir çalıma, kuruntu ve riyaya bağlanmış gidiyor, her yerde bir hevâîlik hakim. Bu hevâîliğe karşı ciddi olmak iktiza ediyor.
Bu sebeple başkalarını takdir edenler, takdir ederken temkinli olmalılar; hem fiilleri asıl sahibinden koparmamaları, hem de takdir ettikleri insana zarar vermemeleri açısından dikkatli davranmalılar.
ÖZETLE
1- Bir yerde kalınırken, bir yere gidilir- ken elden geldiğince bizi kontrol edecek birisiyle beraber olmak; yalnız kalmamak, yalnız gitmemek, yalnız dolaşmamak gerekir. Efendimiz'in "Yalnız şeytandır." ikazı unutulmamalıdır.
2- Bize ait hiçbir güzelliğe güvenmemek esastır. Dünyada havf (korku) içinde yaşayanlar, ahirette emniyet içinde olurlar. Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste "Havf ve emniyeti cem'etmem, bir arada vermem." buyuruyor.
3- Bir insan için makam ve mansıp
açısından büyüme bazı faydalarla beraber riskler de getiriyor. Kalb büyümüyor; fakat fertlerin konumlarında bir büyüme oluyor. Dolayısıyla bu topluma ve cemiyete de aksediyor.