|
|
March 28
|

Bir coşku var içimde bu gün kıpır, kıpır Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum Gözlerim parke, parke taş duvarlarda Açılıyor hayal pencerelerim Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum Kekik kokulu koyaklardan aşarak Güvercinler ülkesinde dolaşıyor Bir çeşme başı arıyorum Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp Mis gibi nane kokuları arasında Ruhumu dinlemek istiyorum Zikre dalmış her şey Güne gülümserken papatyalar Dualar gibi yükselir ümitlerim Güneşle kol kola kırlarda koşarak Siz peygamber çiçekleri toplarken Ben çeşme başında uzanmak istiyorum Huzur dolu içimde Ben sonsuzluğu düşünüyorum Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum Durun kapanmayın pencerelerim Güneşimi kapatmayın Beton çok soğuk, üşüyorum..
Muhsin YAZICIOĞLU
GÜL
Sevgiyle Bakıyor; “Gül Gibi” Görüyorsan Sen Bahtiyarsın...
Muhsin YAZICIOĞLU Mamak

Sen gittin efendim, Gülistanda güller boynunu büktü Bülbüller sukuta düştü Rüzgâra saldın ruhunu Uzandın rahmana doğru sen yoksun artık Güvercinler ahenkle uçmayacak Kekikler naneler eskisi gibi kokmayacak Adın kazınacak yaslı gönüllere…
Mekânın cennet olsun… Efsane MUHSİN başkan
|
serdar cemal süzeroğlu
March 15 ANNE OLMAK ŞEREFİ
ANNE OLMAK ŞEREFİ...
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ
WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM
Batı dünyası Kadını annelikten uzaklaştırıp,ahlakı bozmaktadırlar.
Kadınlık meziyetlerinin başında anne olmak şerefi gelir. Annelik, bir gönül ve mânâ şiiridir. Toplumu ihyâ edip âbâd eden de ve tersine berbâd eden de yine annedir. Toplumun kurtuluşu, hakîkî annelerin yetiştirilmesiyle mümkündür.
İslâmiyet, anne olmak sıfatıyla kadına en yüksek ve pek muhterem bir mevkî vermiştir. Târihin çeşitli dönemlerinde zillet ve hakâret içinde yaşayan kadın, lâyık olduğu en yüksek şerefe İslâm sâyesinde kavuşmuştur.
Herkese iyilik etmeyi, herkesin hakkını gözetmeyi emreden İslâm Dîni, kişinin babasına, özellikle annesine karşı en iyi şekilde davranmasını, haklarına dikkatle riâyet etmesini emretmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmuştur:
"Biz insana ana-babasını (onlara iyilik yapmasını) da tavsiye ettik. Anası onu (karnında) meşakkat üstüne meşekkatle taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür. Bana, ana ve babana şükret! Dönüşün ancak banadır (dedik).."
Gerçek anne, hayâtı boyunca maddesini ve mânâsını evlâdına fedâ eder. Anne, yavrusunu bir müddet cisminde, ondan sonra kollarında ve hayâtı boyunca kabre kadar da kalbinde taşır.
Abdullâh b. Mes’ûd (r.a.) der ki: Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e: "Allah katında en sevgili amel hangisidir?" diye sordum. Şöyle buyurdular: "Vaktinde kılınan namazdır." "Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir?" diye tekrar sorduğumda: "Anaya babaya iyilik etmektir." buyurdular. Bunlardan sonra hangisinin en sevgili olduğunu sordum: "Allah yolunda cihaddır.." buyurdular.
Müslüman olmasa dahi, anneye iyilik etmenin İslâmî açıdan ne kadar önemli olduğunu Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın kızı Hz. Esmâ’ (r. anha)’nın şu rivâyeti apaçık bir şekilde ortaya k****ktadır:
"Müşrike olan (Allâh’a ortak koşan) annem Rasûlullah (s.a.v.) zamanında bana gelmişti. Rasûlullah (s.a.v.)’den sordum ve dedim ki: "Anam geldi. Bana ümid bağlamıştır. Ben onu görüp gözetebilir miyim?" Rasûlullah (s.a.v.): "Evet, ananı görüp gözet!" buyurdu.
Ana-babaya itâat, Kur’ân-ı Kerîm’de ısrarla tavsiye edilmiştir. Konu ile ilgili olarak İsrâ Sûresi 23 ve 24. âyetlerinde şöyle buyurulur: "Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana-babaya iyi muâmele edin!" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin nezdinde ihtiyarlığa ererlerse, onlara "öff!." (bile) deme! Onları azarlama! Onlara çok güzel (ve tatlı) söz (ler) söyle! Onlara acıyarak tevâzû kanadını (yerlere kadar) indir! Ve: Yâ Rab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de kendilerini (öylece) esirge!. de.."
Hz. Peygamber (s.a.v.), ana-babaya iyi muâmele hakkında: "Siz iffetli olun ki, hanımlarınız da iffetli olsun! Siz ana-babanıza iyi davranın ki, evlâdlarınız da size iyi davransınlar!" buyurur.
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) birgün; "Burnu sürtülsün!. Burnu sürtülsün!. Burnu sürtülsün!." buyurdu. "Kimin burnu sürtülsün ey Allâh’ın Rasûlü?." diye sorulunca, şu açıklamada bulundu: "Ana-babasının her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin..."
Ana ve babaların en itâat ve hizmete ihtiyaç duydukları ihtiyarlık çağlarında onlara gereken hizmet, hürmet ve şefkati göstermeyip, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ve cenneti kazanamayan çocukların elbette burunları sürtülmeyi hak etmiş olurlar.
İslâm Dîni, ana-babaya itâate son derece önem vermiş, ana-babaya karşı gelmeyi de büyük günahlar arasında saymıştır. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Büyük günahlar; Allâh’a eş koşmak, ana-babaya âsî olmak, haksız yere adam öldürmek ve yalan yere yemîn etmektir."
Yine Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz: "Bir kimsenin ana ve babasına sövmesi büyük günahlardandır." buyurmuşlardı. Ashâb-ı kirâm: "Yâ Rasûlallah! Bir adam ana ve babasına söver mi?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de: "Evet, bir kimse başkasının babasına söver, o da buna karşılık onun babasına söver. (Eğer yine bir kimse) başkasının anasına söverse, o da onun anasına söver." buyurdu.
Diğer bir hadîs-i şerîfde de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "En büyük günahlardan size haber vereyim mi?" buyurdu. Ashâb-ı kirâm da: "Evet Yâ Rasûlallah!" deyince Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Allâh’a eş koşmak, ana ve babaya âsî olmak.." buyurdu. Dayanmış olduğu yerden doğrulup oturdu ve: "Haberiniz olsun, aman yalan sözden ve yalan şehâdetten sakınınız!" buyurdu. Ve bu cümleyi defalarca tekrarladı.
Ana ve babaların emir ve istekleri, dîne uygun olduğu sürece yerine getirilir. Dîne aykırı olan emirlerine itâat edilmez. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Lokman Sûresi’nin 15. âyetinde:
"Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itâat etme! (Ancak) onlarla dünyada iyi geçin!.." buyurulur.
Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, Sa’d b. Ebî Vakkâs Hazretleri’nin müslüman olmasıdır. Hz. Sa’d (r.a.), Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın vâsıtası ile müslüman olunca annesi, öfkesinden üç gün yememiş, içmemiş ve tâkatten düşmüştü. Bunu gören Hz. Sa’d (r.a.):
"Anneciğim! Allâh’ı ve Rasûlü’nü senden daha çok seviyorum. Vallâhi senin bin canın olsa ve bunları, birer birer İslâmiyet’i bırakmam için versen, ben yine dînimden vazgeçmem!.. Artık dilersen ye, dilersen yeme!." demişti.
Bunun üzerine annesi, oğlunun îmânındaki sebât ve kararlılığını görünce çâresiz kalarak yemeğini yemiştir. (1)
Bugün Hıristiyan dünyası,islamı yıkmak için kadını silah olarak kullanmaktadır,Dinden uzaklaştırmaktadır.
YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ
WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM
Bayat Ekmekten Yapılan 30 Çeşit Yemek
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ
WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM
Bayat Ekmekten Yapılan 30 Çeşit Yemek
Ekmeklerimiz bayatladi diye lütfen atmayalim, israf haramdir....
1. Ekmek kavurması Bayat ekmek lokmalar halinde doğranır. Tencerede kızartılmış yağ ile kavrulur. Ekmekler kavrulurken, 1 çay bardağı soğuk su, üzerine serpilir. İyice karıştırıldıktan sonra tencerenin kapağı kapatılıp 5 dakika pişirilir.
2. Papara Bayat ekmekler, çukur bir kaba kuşbaşı doğranır. Halka halka doğranmış soğan, tereyağı veya zeytinyağında kavrulur. Ardından tuz ve su eklenip kaynatılır. Üzerine tulum peyniri dökülür. Bir süre ılımaya bırakıldıktan sonra çukur kaptaki ekmeklerin üzerine dökülür.
3. Tirit Bayat ekmek dilimleri bir kaba yerleştirilir. Kıyılmış soğan tuz ile öldürülüp ekmek dilimleri üzerine döşenir. Sonra üzerine haşlanmış kemikli etin suyu bolca dökülür. Dileyen, kıyılı maydanoz veya sumak serpebilir.
4. Ekmek süpürgesi (Ankara dolaylarından bir tirit çeşidi) Bayat ekmek dilimlenip bir tepsiye yerleştirilir. Bir tencerede su kaynatılıp ekmek dilimlerinin üzerinde gezdirilir. Ardından sarımsaklı yoğurt dökülür. Son olarak da, bir tavada yağ ile kavrulan salça ve kırmızı pul biber karışımı gezdirilir.
5. Ekmek oğması Bayat ekmeklerin içi -istenirse, kabuğu ile birlikte- ufalanır; bir kapta eritilen tereyağına dökülerek kavrulur. Sonra üzerine bir yumurta kırılıp ekmek ufakları ile alt üst edilir. Ardından 1 bardak süt dökülüp yeniden karıştırılır. Çok hafif ateşte süt çekilinceye kadar bekletilir. Süt çekilince ateşten alınır; üzerine bir bez konularak demlendirilir. Ilınınca yenilir.
6. Yalancı paça Küçük küpler şeklinde doğranan soğan, tencerede, 1 yemek kaşığı tereyağı ile kavrularak pembeleştirilir. Üzerine salça ilâve edilerek eritilir. Dövülmüş 2 diş sarımsak, 1 limonun suyu, tuz, kırmızı toz biber ve et suyu katılır. Bayat ekmek küp şeklinde doğranarak tereyağında kavrulur. Kıtırlaşınca, çorba kâsesine doldurulan çorbanın üzerine dökülür.
7. Kalacuş Bayat ekmek, küpler halinde kesilerek derin bir kaba konur. Kıyılmış soğan, tavada kızdırılmış margarin ile pembeleşinceye kadar kavrulur. Çalkanarak ayran kıvamına getirilen yoğurt ve su, yağ ve soğanın bulunduğu tavaya eklenir.Birkaç dakika kaynatıldıktan sonra, oluşan karışım derin kapta bulunan doğranmış bayat ekmeklerin üzerine dökülür. Kabın kapağı kapatılır.Bir süre ateşin üzerinde tutulduktan sonra hemen sofraya getirilir.
8. Ekmekli omlet 4 dilim bayat ekmek küp şeklinde kesilip tereyağında kızartılır. 8 yumurta, 2.5 su bardağı süt, tuz ve muskat karıştırılıp, iyice çırpılır. Hazırlanan karışımdan 4 ayrı omlet pişirilir. Üzerine küp şeklinde doğranmış kızarmış ekmek ve küp şeklinde doğranmış domatesler koyulup ikiye katlanır.
9. Ekmek karıştırması Bayat ekmek lokmalar halinde doğranır. 3 yemek kaşığı margarin bir tencerede eritilir. Erimiş tereyağına kaşık ucu ile salça koyulur. Üzerine 3-4 yumurta kırılır; karıştırılarak pişirilir. Ardından karabiber serpilir. Doğranmış ekmekler ve maydanoz da eklenip kısık ateşte biraz karıştırılır. Tencerenin kapağı kapatılıp 6-7 dakika ekmekler yumuşatılır.Ekmek karıştırması, cacık veya salata ile yenilebilir.
10. Yumurtalı ekmek aşı Bayat ekmek dilimleri küp şeklinde doğranıp fırında kıtırlaştırılır. Piyaz doğranmış soğan, bir tavada yarım çay bardağı sıvı yağ ile pembeleştirilir. 1 çorba kaşığı salça ve 1 çay bardağı su eklenip birkaç dakika kaynatılır. Doğranmış ekmekler, soğanlar ile karıştırılıp tavanın kenarlarına çekilir. Tavanın ortasına 2 yumurta kırılır. Üzerine tuz ve karabiber ekilir.Tavanı n kapağı kapatılarak, yumurtaların pişmesi beklenir.4 diş sarımsak dövülüp yoğurda katılır. Sarımsaklı yoğurt servis tabağına alınır. Üzerine, tavadaki pişmiş olan yumurtalı ekmek aşı, bozulmadan çıkarılır.1 çorba kaşığı erimiş margarinde yeterli miktarda kırmızı pul biber hafifçe yakılır. Biberli yağ, yemeğin üzerine gezdirilir.
11. Ekmekli ezme 2 dilim bayat ekmeğin kabukları kesilip atılır. Dilimler çukur bir tabağa koyulup üzerine soğuk su dökülür. 5 dakika sonra sudan çıkarılır; suyu süzülerek ufalanır.Ufalanmış ekmekler, 3 yemek kaşığı dövülmüş ceviz içi ve 2 diş dövülmüş sarımsak, 2’şer yemek kaşığı zeytinyağı, yoğurt, limon suyu ve 1’er çay kaşığı domates ve biber salçası iyice karıştırılır.Elde edilen karışım servis tabağına koyulur. Üzerine pul biber ekilir. Birkaç yarım ceviz ve maydanoz ile süslenir. Not: Ceviz terine badem veya fındık da kullanılabilir.
12. Bayat ekmek köftesi Bayat ekmek ıslatılır; el ile sıkılarak suyu süzüldükten sonra bir kaba alınır. 100 gr. kıyma, 1 baş soğan rendesi, kimyon, köfte baharı, tuz ile yoğrulup köfte şeklinde parçalara ayrılır.Köfteler kızgın yağda kızartılıp emici bir kâğıt üzerine çıkarılır. Çay yanında yenilebilir.
13. Peynirli bayat ekmek köftesi 1 adet bayat ekmek, üzerine su serpilerek nemlendirildikten sonra ufalanır. İçine yarım kalıp sert beyaz peynir rendelenir; 1 demet maydanoz doğranır; 2 yumurta kırılır; 1 adet orta boy soğan rendelenir; tuz, köfte baharı ve pul biber katılır. Bu karışım yoğrularak köfte şeklinde parçalara ayrılır. Köfteler önce una, sonra çırpılmış yumurtaya, daha sonra galeta ununa bulanıp kızgın yağda kızartılır. Üzerlerine kürdan batırılarak servise çıkarılır.
14. Bayat ekmek pizzası Bayat ekmekler dilimlenip küp küp kesilir. Margarin ile yağlanmış ve un serpiştirilmiş fırın tepsisine yayılır. 4 yumurta çırpılır; içine 2 su bardağı süt, 1 paket kabartma tozu, yarım çay bardağı sıvı yağ katılır. Karışım tekrar çırpılıp ekmeklerin üzerine dökülür. Bayat ekmek pizzası bu durumda buzdolabında bir gün bekletilebileceğ i gibi hemen de pişirilebilir. Fırına verilmeden önce, üzerine dilimlenmiş sucuk, salam veya sosis yerleştirilir. Domates, biber dilimleri de yerleştirilebilir. Bunların üzerine de kaşar rendesi serpiştirilir.
15. Dilim pizzası Bayat ekmek dilimlerine tereyağı sürülür. Yumurta, beyaz peynir veya çökelek, maydanoz ve pul biber karıştırılıp ekmek dilimlerinin üzerine bolca sürülür. Bu karışıma küçük doğranmış domates ve sivri biber de eklenebilir. Dilimler, peynir pembeleşinceye kadar fırında kızartılır.
16. Ketçaplı dilim pizzası Bayat ekmek dilimleri, yağlanmış tepsiye dizilir. 1 çorba kaşığı salça, 1 çorba kaşığı ketçap, 2 yumurta, 1 tatlı kaşığı kekik ve 1 çay bardağı sıvı yağ çırpılır. En son ezilmiş beyaz peynir katılır. Karışım, ekmek dilimlerinin üzerine sürülür. Dilimler, orta ısılı fırında, pembeleşene kadar kızartılıp, sıcak sıcak servise çıkarılır.
17. Dilim kayganası 2-3 yumurta çırpılıp 1 kahve fincanı süt veya su ile karıştırılır. Bayat ekmek dilimleri arkalı önlü bu karışıma bulanıp kızgın sıvı yağda kızartılır.
18. Sarımsaklı ekmek (Tiyriti) Bayat ekmek dilimleri fırında kıtırlaştırılır. 2-3 diş sarımsak dövülüp tereyağında 1-2 çevrilir. Bolca toz kırmızı biber, bir fiske tuz ve 1 kahve fincanı su eklenip hemen ateşten alınır. Ekmek dilimleri üzerinde gezdirilir.
19. Bayat ekmek kanepesi Bir kabın içinde 1 çorba kaşığı salça, yarım çay bardağı sıvı yağ, 1 tatlı kaşığı kekik, yarım çay bardağı süt, 200 gr. ezilmiş beyaz peynir, 2 yumurta iyice karıştırılır. Bu karışım, kanepe şeklinde ve ince bayat ekmek dilimlerine sürülür.Dilimler, fırın tepsisine dizilir; hafif pembeleşinceye kadar kızartılır.Kızartı lmış dilimlerin üzerine 1’er ince dilim domates; bunun üzerine de 2 ince dilim sosis yerleştirilir. Kanepeler, kürdanlı olarak servis tabağına alıp, soğutmadan, kıvırcık marul yaprakları eşliğinde servise çıkarılır.
20. Tutmaç 3 su bardağı toz şeker, aynı miktarda su ve yarım limon suyu karıştırılıp kaynatılır. Elde edilen şurup soğumaya bırakılır.Bayat ekmek küp küp doğranır.Zeytinyağı , tavada yakılmadan kızdırılır. Doğranmış ekmekler, çırpılmış yumurtaya bulanarak, kızgın yağda peyderpey kızartılır. Kızaran ekmekler şuruba atılır.Bir yandan kızartma işlemi sürdürülürken, öte yandan şurubu çeken ekmekler servis tabağına çıkartılır. Kızartma işlemi bitince, servis tabağına çıkarılmış ekmekler üzerine tarçın, susam, badem, ceviz, fındık, gül suyu serpilir. Hafifçe karıştırılır. İstenirse kalan şurup da ekmeklerin üzerine gezdirilir.
Tatlılar
21. Bayat ekmek tatlısı Bayat ekmekler ince ince dilimlenip fırında kıtırlaştırılır. 1 ekmek için 2 su bardağı toz şeker ile 2 su bardağı su kaynatılır. ¼ limonun suyu eklenir. Elde edilen şerbet, soğutulduktan sonra ekmek dilimlerinin üzerinde gezdirilir. Mevsim meyveleri ekmek dilimlerinin üzerine dizilir.Not: Reçeli sulandırıp kıtırlaştırılan bayat ekmek dilimlerinin üzerinde gezdirmek sureti ile de tatlı yapılabilir. Bunu krem şanti ile süslemek de mümkündür.
22. Sütlü bayat ekmek tatlısı 1.5 bayat ekmeğin içi derin bir kaba ufalanır. Üzerine 1.5 su bardağı süt gezdirip karıştırılır.Yarım saat bekletildikten sonra ekmek içleri el ile sıkılıp süt süzülür. Buna eritilmiş 3 çorba kaşığı margarin, 3 yumurta ve 1 çorba kaşığı toz şeker eklenip karıştırılır.Yüksek kenarlı bir tepsi yağlanır. Hazırlanan karışım tepsiye 1.5 cm. kalınlığında olacak şekilde dökülür. 180 derecede ısıtılmış fırında 40 dakika pişirilir. Şişip kabaracak olursa, bıçak ile birkaç yerinden delinir.Tatlı fırında pişerken, bir tencerede 1 su bardağı toz şeker, aynı miktarda su ve 1 tatlı kaşığı limon suyu kaynatılır. Fırından çıkarılan tepsi üzerine gezdirilerek dökülür.Tatlı soğuyunca baklava şeklinde dilimlenir. Hindistancevizi veya iri kıyılmış ceviz ile süslenerek servise çıkarılır.
23. Ekmek helvası Bir tencerede 3 su bardağı dolduracak kadar ufalanmış ekmek içi, yarım su bardağı erimiş margarin veya tereyağında sürekli karıştırılarak, hafif bir esmerlik alana kadar kavrulur.Ayrı bir tencerede 1 su bardağı toz şeker ve 1.5 su bardağı süt kaynatılıp ılıtılır. Vanilya eklenir. Ilık süt şerbeti, ekmekli malzemeye katılır. Tencere kapağı kapalı olarak 15 dakika beklenir. Tane tane olan helva, servis tabağına alınıp çekilmiş antep fıstığı ile süslenir.
24. Vişneli ekmek tatlısı Bayat ekmekten 2 cm. kalınlığında dilimler kesilir. Kabuklar düzgünce kesilerek çıkarılır. Daha sonra dilimler ortadan kesilerek iki parçaya ayrılır; fırın tepsisine dizilir. Orta ısıda hafif pembeleşinceye kadar kızartılır.1 kg. toz şeker, 5 su bardağı su, bir tencerede kaynatılıp şurup yapılır. Çekirdekleri çıkarılmış 1 kg. vişne, şuruba katılır; 1-2 taşım kaynatılır. Vişne taneleri bir tabağa alınır. Ateşten alınan vişne şurubu, soğumadan, kızartılmış ekmek dilimlerinin üzerine kepçe ile gezdirilir. Sonra tepsi ağır ateşte tutularak, içindeki şurup, koyulaşana kadar kaynatılır. Ara sıra tepsi hafifçe sallanarak, ekmeklerin dibe yapışmaması ve şurubu iyice içmesi sağlanır. Şurup koyulaşınca, tepsi ateşten alınıp soğutulur.Ekmek dilimleri tabaklara yerleştirilir. Üzerine krema veya kaymak koyulur. Bunun üzerine de vişne taneleri yerleştirilir.
25. Üzümlü ekmek tatlısı 1 büyük salkım siyah üzüm ayıklanıp yıkanır; taneleri ortadan ikiye bölünerek çekirdekleri çıkartılır.Yarım bayat ekmek, küp şeklinde doğranarak üzümler ile karıştırılır.Hazırlanan karışım, yağlanmış kalıba dökülür.1 kahve fincanı elenmiş un bir kâseye konulur. Üzerine yarım su bardağı toz şeker, 1 çimdik tuz, çırpılmış 3 adet yumurta ve 1.5 su bardağı süt eklenir. Bu karışım da tahta bir kaşık ile karıştırılıp kalıba dökülür.Kalıba dökülmüş tüm karışım, 180 derecede ısıtılmış fırında 40 dakika pişirilir. Fırından çıkarılıp ılımaya bırakılır. Üzerine pudra şekeri döküldükten sonra dilimlenerek servise çıkarılır.
26. İncir ve ballı ekmek turtası 1 adet bayat ekmek bir kâseye ufalandıktan sonra 2.5 su bardağı süt ile ıslatılır. 20 dakika kadar bekletilerek yumuşatılır.8 adet kuru İncir suda bekletilerek yumuşatılır. Yumuşadıktan sonra suyu süzülen incirlerin her biri 5-6 dilim halinde kesilir.2 kaşık tereyağı tavada eritilir.4 yumurta çırpılarak, eritilmiş 2 kaşık tereyağı, 3 çorba kaşığı bal ve sütlü ekmek ile mikserde karıştırılır. Daha sonra incir dilimleri bu karışıma eklenir.18x20 cm. ebadında bir fırın kabına yağlı kağıt döşenir. Kağıdın üzeri 1 tereyağı ile yağlanır. Elde edilen karışım kaba dökülür; 180 derecede ısıtılmış fırında 1 saat pişirilir. Krem şanti veya kaymak eşliğinde servise çıkarılır.
27. Ekmekli puding Bir kapta 3 su bardağı süt, 3 yumurta, ¾ su bardağı bal, yarım limonun suyu, 4 çorba kaşığı keçiboynuzu tozu, 1 tatlı kaşığı tarçın ve 1 çay kaşığı tuz karıştırılır. İçine, 4 su bardağı dolduracak kadar, iyice ufalanmış bayat ekmek, 1.5 su bardağı rendelenmiş elma, yarım su bardağı dövülmüş ceviz içi eklenip karıştırılır. Tüm karışım, yağlanmış bir kalıba koyulup 175 derecede ısıtılmış fırında 35 dakika kadar pişirilir. Bu ölçü, 6 kişiye yeter. Not: Ekmekli puding sıcak veya soğuk yenilebilir. Sade olarak veya krem şanti, dondurma, elma sosu gibi ekler ile de servise çıkarılabilir.
28. Ekmekli krep 4 dilim bayat ekmek ufalanır; üzerine 1.5 su bardağı süt dökülerek ıslatılır. 4 yumurta, 2.5 çay bardağı un ve 4 çorba kaşığı bal, ufalanmış sütlü ekmeğe eklenip iyice karıştırılır.Fındık büyüklüğünde tereyağı tavada kızdırılır. Hazırlanan karışımdan bir miktar tavaya dökülür. Tava sallanarak hamurun yayılması sağlanır. Krepin her iki tarafı da pişirilir.Hamur bitinceye kadar aynı işlem tekrarlanır.Not: Kreplerin üzerine fıstık ezmesi de sürülebilir. Ekmekli krep, komposto ile birlikte iyi gider.
29. Bademli ekmek dilimleri 1 kutu krema ve 2 yumurta çırpılıp karıştırılır.Bayat ekmek dilimleri krema ve yumurta karışımına batırılarak ıslatılır. Islatılmış ekmeklerin iki tarafı da, kızdırılmış tereyağında kızartılır. Kızarmış ekmeklerin üzerine bal sürülür. Servis tabağına dizilen ballı ekmeklerin üzerine kıyılmış badem serpilir.
30. Çikolatalı ve ekmekli kek 3 su bardağı dolduracak kadar, ufalanmış ekmek içi, 2 su bardağı ılık sütte yumuşaması için biraz bekletilir.Yarı m su bardağı badem iri iri doğranır.Yarım su bardağı kuru üzüm de, yumuşaması için suya koyulup bekletilir. 1 adet küçük çikolata ince ince kıyılır.Ekmekli süt mikserden geçirilir; 2 kahve fincanı toz şeker, 3 çorba kaşığı kakao, 2 adet çırpılmış yumurta, doğranmış badem, kıyılmış çikolata ve sıkılıp suyu süzülmüş kuru üzüm eklenerek iyice karıştırılır.20x15 cm. ebadında bir fırın kalıbına yağlı kağıt döşenir; üzeri erimiş tereyağı ile yağlanır. Hazırlanan karışım kalıba konularak 180 derece ısıtılmış fırına verilir. 50 dakika pişirildikten sonra kek fırından çıkarılır. Üzerine pudra şekeri serpilir. Ilıyınca, kareler halinde kesilerek servise çıkarılır.
Hepinize afiyet olsun
YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ
WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM Kalp hastalığı belirtileri
Kalp hastalığı belirtileri
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ
WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM
1. Göğüs Ağrısı
Göğüs kafesinin ön kısmında duyulan baskı hissi, sıkışma hissi ve özellikle bu ağrının bir efor veya hareket sırasında gelip, dinlenmekle tamamen geçmesi hastaya ve doktoruna kalp hastalığı ipucunu verir. Bu ağrı bazen sol omuz, sol kolun iç kısmı, boyun ya da alt çene ve sırttaki kürek kemiklerinin arasına da yayılabilir veya öncelikle bu bölgede hissedilebilir. Bunlar da genellikle efor veya egzersiz (yürüme, koşma gibi) sırasında ortaya çıkar ve dinlenmekle (5 dakikada kısa bir süre içerisinde) geçer. Ancak, aynı ağrılar otururken, yemek yerken, uyku sırasında da gelir ise bu durum daha ciddi bir kalp hastalığının (kalpkrizi) habercisidir. Bu durum, derhal bir ambulansla en yakın kalp merkezi veya hastanenin acil servisine gidilmesini gerektirmektedir. Hayati tehlike söz konusu olduğundan bu durumda en etkili müdahele hastanelerde yapılabilir.
2. Nefes Darlığı
Genellikle yürüme ve koşma sırasında hızlı soluma ve buna rağmen rahat nefes alamama duygusudur (hava açlığı). Göğüs ağrısı şikayetlerinde olduğu gibi, nefes darlığı da dinlenme halinde gelebilir ve bu durum ciddi bir kalp hastalığının habercisi olabilir. Ancak bazı akciğer hastalıkları da (astım, amfizem gibi) benzer belirtilere yol açabilir ve gerçek sebebin kalpten mi, yoksa akciğerden mi kaynaklandığının anlaşılması çok zor olabilir. Bu gibi durumlarda bir kalp uzmanının ileri tetkikleri yaptırıp (hatta bazen akciğer uzmanı ile birlikte çalışarak) hastanın gerçek sorununu saptaması gerekebilir.
3. Çarpıntı
Kalp hızını aniden çok yükselmesi (dakikada 100-300 arası atım gibi) veya çok düşmesi (dakikada 30-40 atım gibi) sonucunda veya düzensiz kalp atışlarına bağlı olarak göğüs kafesi içerisinde kalbin olduğu yerde hissedilen çarpıntı duygusudur.
4. Senkop (Bayılma)
Genellikle ayakta dururken birdenbire bilinç kaybı olup yere yığılma ve kısa bir süre sonra kendine gelme halidir. Son derece ciddi bir kalp hastalığının belirtisi olabileceği gibi diğer çok sayıdaki daha az ciddi sebeplerden de kaynaklanabilir.
5. Ayaklarda Şişme (Ödem)
Her iki ayak bileği, ayak üstü veya alt bacağın ön kısmında su birikmesine bağlı olarak şişme olmasıdır. İleri derecede bir kalp yetmezliğine bağlı olabileceği gibi, karaciğer ve böbrek bozukluklarına da bağlı olabilir. Kesinlikle araştırılması gerekir.
Kaynak : İstanbul Kalp Cerrahisi Vakfı
YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
Çocuğuma Allah'ı nasıl anlatabilirim?
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ
WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM
Çocuklar, her yaş döneminde beden, zihin ve duygu olarak farklı özelliklere sahip olurlar. Bu farklılıkları ebeveynler iyi bilmeli, analiz etmeli ve çocuklarının mevcut olgunluk seviyelerini dikkate alarak eğitim vermelidirler. Her gelişim döneminde çocuğun ihtiyaçları farklılaşır, kapasiteleri artar, buna bağlı olarak dünyasına giren şeylerin şuuraltlarında oluşturduğu temel dinamikler çocuğun fıtratını şekillendirir. Bu noktada önem arz eden konu ise, çocuğa uygun zamanda doğru bilgilerin doğru bir şekilde aktarılabilmesi ve aktarırlarken de çocuğun içinde bulunduğu zihinsel ve duygusal olgunluğun dikkate alınmasıdır.
***
ALLAH’I, ONLARIN ANLAYACAĞI ŞEKİLDE ANLATMAMAK YANLIŞ
Anne-babalar 0-7 yaş döneminde çocukların sadece somut kavramları ve varlıkları algılayıp, onlar hakkında yorum yapabildiklerini ve sadece somut varlıklarla ilgili hayal kurabildiklerini düşünürler. Bu, doğru bir bilgidir, ancak soyut düşünemedikleri için manevi kavramların anlatılmaması gerektiği, çocuğun zihninin karışabileceği ve ruhsal durumunu olumsuz etkileyeceği düşüncesi de yanlıştır. Peygamberimiz küçük yaşta öğrenilenlerin kalıcı olduğunu bizlere açıklıyor. Modern psikolojide de altı yaşına kadar çocuğun fıtratının şekillendiği bilgisi, çocuğun 0-7 yaş döneminde öğrendiklerini ve bilinçaltına yerleşen kavramları daha önemli hale getiriyor. Allah’a iman, insanın yaratılışında kendisine yerleştirilen ve tabiatı haline gelen bir özelliktir, ancak Efendimiz’in de buyurduğu gibi anne-baba ve çevre faktörü çocuğun doğuştan ve fıtri olan imanını değiştirebilir, farklılaştırabilir. Bundan dolayı doğumdan itibaren Allah (cc) çocuğun dünyasına girmelidir. Soyut düşünemediği için Allah’la ilgili bilinçaltı kazanımları engelleyecek tutum ve eğitim yöntemlerine başvurulması büyük bir hata olur.
***
DETAYA İNMEDEN ANLATMALI
Çocuğun bulunduğu gelişim dönemi bu konuda bizim için en önemli meseledir. Peygamber Efendimiz (sas); “Herkese akıl derecesine göre davranın.” buyurmaktadır. Dolayısıyla bizler çocuğun kendi hayal dünyasında zihinlerindeki mevcut kelime hazinesi ve yorumlayabilme becerisi içinde Allah’ı anlatmalıyız. Allah’ın varlığı ve sıfatlarıyla ilgili olarak çocuğun anlamlandırabileceği şeyler söylemeli, detaylandırılmış bilgiler vermemeliyiz.
--------------------------------------------------------------------------------
2 yaşına kadar çocuğu anne-baba yaşantısı etkiler
Çocuklara Allah’ın anlatılması ve onların şuuraltlarında Yüce Yaratıcı’nın varlığına ilişkin bilgilerin ve hislerin kazanımı öncelikli olarak bulundukları ev ortamından ve anne-babanın kişisel yaşantısından etkilenir. 0-2 yaş döneminde henüz konuşma ve akıcı cümle kurabilme olgunluğuna sahip olmayan çocuklar, evlerinde bulunan anne-babalarını ve bulundukları ortamı izlerler. Çocuk, ebeveyninin davranışlarını ve sergiledikleri davranışların ev ortamına yaptığı katkıları gözlemlediği kadarıyla ruh dünyasında şekillendirir ve kendine göre bir yorumlamayla beraber bilinçaltına yerleştirir. Dinimizde çocuğun ilk öğrenmesi gereken kelimenin Allah (cc) olması tavsiye edilmesinin bildiğimiz ya da bilemediğimiz birçok hikmeti olabilir; ancak bu konuda bizim bilmemiz gereken, çocuğun ruh dünyasına çok küçük yaştan itibaren Allah’ın (cc) girmesidir. Aile ortamında ve günlük konuşma dilimizde kullandığımız birçok cümle Allah’ın varlığını çocuğa öğreten ilk kavramları oluşturur. “Allah’a emanet ol, maşallah, Allah korusun, Allah büyüktür, Allah kolaylık versin…” gibi cümleler, çocuğun kavram olarak kelime dağarcığında Allah’ın varlığını bilmelerinin temellerini oluşturur. Sadece kullanılan cümleler değil, anne-babaların ellerini açarak diz çökmüş bir halde dua etmeleri, birtakım ibadetleri yapmaları ve bu ibadetlerini yaparken içinde bulundukları manevi hazzın beden dillerine yansımasıyla birlikte, çocuk tarafından bunların gözlenmesi, hep şuuraltında Allah’ın varlığını çocuğa hissettiren şeylerdir. Büyük zatların hayat hikayelerini okuduğumuzda kendilerini çok küçük yaşta yaşantısıyla etkileyen insanların var olduğunu görürüz.
***
ÇOCUK SÜREKLİ SORU SORMAYA BAŞLADIĞINDA ONU DİNLEYİN VE SABIRLA SORULARINI CEVAPLAYIN (2-5 YAŞ DÖNEMİ)
Akıcı konuşmaya başlamasıyla birlikte, çocuğun gördüğü ve hayatına giren şeylerle ilgili merakının artması, fazlaca soru sormasına ve her şeyi öğrenmek istemesine sebep olur. Soru sorma davranışının ardı arkası kesilmeyen bu dönemlerde(2-5 yaş) anne-babalar, çocuğun sorularını hassasiyetle cevaplamalı ve gördükleri varlıklara ilişkin sordukları soruları Allah’a dayandırarak cevaplama yoluna gitmelidirler. Cevapları verirken kısa, öz ve doğru bilgilendirme yapmalıdırlar. Çocuğun anlayamayacağı düşüncesiyle yanlış cevaplar verilmemelidir. Örneğin; “yağmurun nasıl yağdığını” soran bir çocuğa “Allah istediği için yağıyor” denmesi bile onları şüphe duymaksızın inanmaya iter. Daha önce söylemiş olduğumuz gibi doğuştan fıtri olarak Allah’a iman tabiatlarında vardır.
Bir diğer önemli konu ise anne-babanın dine ve dini terminolojiye hakim olması ve bunu günlük hayatında sıkça kullanması, yine çocuğun Allah’a olan ilgisini ve sevgisini bilinçaltında besleyecektir. Soyut düşünemeyen bu yaştaki çocuklara kısa ve eğlenceli hikayelerle birtakım kavramlar öğretilmelidir. Çocuk, şefkatin ne olduğunu güzel bir hikayeyle anlayabileceği gibi, merhamet, sevgi, yardımseverlik gibi kavramlar da Allah’a adım adım ulaştıracak kavramlar olacak şekilde hikayeleştirilerek anlatılabilir. Peygamber Efendimiz’in uygulamaları içerisinde Allah inancını verecek dualar, şiirler ve güzel cümlelerin çocuklara ezberletilmesi gibi yöntemler söylenebilir. Ayrıca hal dili ve ortamın çocuk üzerindeki tesirini de gösterme sadedinde Peygamberimiz’in, torunu Hz. Ümame’yi omzuna alarak namaz kıldığı esnada eğilirken onu yere bırakması, kalkarken de yeniden omzuna alması örnek olarak verilebilir.
***
ÇOCUK, ALLAH’I (cc) ETRAFINDA GÖRDÜĞÜ VARLIKLARA BENZETEBİLİR... (5-8 YAŞ DÖNEMİ)
Zihinsel olgunlaşmayla birlikte 5-8 yaşlarındaki çocuklar, Allah’a ilişkin hayal dünyalarında birtakım benzetme ve konumlandırmalar yapabilirler. Sadece anne-babasını yegane güçlü olarak düşünen çocuk, beş yaşından itibaren anne-babasının her şeye güçlerinin yetmediğini anlar ve kainattaki her şeye gücü yeten bir varlığın olduğunu hissedebilir. Ancak soyut düşünemediği Allah’ı büyük bir insan, ilişki kurma ölçüsüne göre bir cami imamı ya da gördüğü herhangi büyük bir cisme benzetebilir. Bununla birlikte her ne kadar Allah’ı (cc) bir konumla özdeşleştirse de O’nun görünmez olduğunu 7-8 yaşlarında algılayabilir.
Çocuklar çevrelerindeki her şey hakkında bir yorum yapabildikleri için doğa, insan ve kainattaki her varlıkla Allah’ı (cc) ilişkilendirerek çocuğa hikayeler anlatılmalı ve örnekler verilmelidir. İnsanın zayıf, aciz ve sıkıntılı olduğunda Allah’ın (cc) yardım edeceği ve sıkıntıları azaltacağı anlatılmalıdır.
--------------------------------------------------------------------------------
Çocuğa Allah’ı anlatırken şunlara dikkat edin;
* Çocuğun bulunduğu gelişim dönemi özellikleri iyi bilinmelidir.
* Gelişim dönemi dikkate alınarak Allah’tan (cc) bahsedilmelidir.
* Allah’a (cc) imanın fıtraten çocukta var olan bir durum olduğu bilinmelidir.
* Çocuk soyut kavramları düşünemiyor diye bu mevzuları yok saymak yanlıştır.
* Anne-babaların ev ortamında kullandıkları güzel cümlelerin çocuk tarafından gözlendiğini ve bunların onda şuuraltı oluşturduğunu bilmelidirler.
* Akıcı konuşmaya başladığı dönemlerde çocukların sordukları tüm sorulara Allah’la ilişki kurularak cevap verilmelidir.
* Soyut kavramlarla ilgili hikaye ve masallar çocukların daha kolay algılamasını sağlar.
* Anne-babanın manevi yaşantısına olan hassasiyetleri çocuk tarafından hissedilebilir.
* Kainattaki gerçekleşen her bir olayla ilgili sordukları soruları Allah’la (cc) ilişkilendirmek gerekir.
* Gereksiz ayrıntı ve teferruata girilmemeli, genel şeyler söylenmelidir.
* Çocuğun meraklı ve istekli olduğu anlar seçilerek bilgilendirme yapılmalıdır.
* Allah’la (cc) ilgili çocuğa antipatik gelebilecek gözdağı vermelere ya da terbiye edici olacağını düşündüğümüz korkutmalara sığınmamalıyız.
YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ
WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM
|
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ |
|
|
Varsa Verir, Yoksa Sükût Ederdi ! |
|
| " Yok dediği işitilmedi " |
|
|
(Mesâbîh) kitâbında, Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki, (Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” on sene hizmetcilik etdim. Bana bir kerre üf demedi. Şunu niçin böyle yapdın, bunu niçin yapmadın buyurmadı). Yine (Mesâbîh) de, Enes bin Mâlik diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” insanların en güzel huylusu idi. Beni birgün, bir yere gönderdi. Vallahi gitmem dedim. Fakat, gidecekdim. Emrini yapmak için dışarı çıkdım. Çocuklar sokakda oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama bakdım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” arkamdan geliyordu. Mubârek yüzü gülüyordu. (Yâ Enes! Dediğim yere gitdin mi?) buyurdu. Evet gidiyorum yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem” dedim).
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” diyor ki, (Bir gazâda, kâfirlerin yok olması için düâ buyurmasını söyledik. (Ben, la’net etmek için, insanların azâb çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzûra kavuşması için gönderildim) buyurdu). Enbiyâ sûresinin yüzyedinci âyetinde meâlen, (Seni, âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruldu.
Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâsı, bâkire islâm kızlarının hayâlarından dahâ çokdu).
Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kimse ile müsâfeha edince, o kimse elini çekmedikce, mubârek elini ondan ayırmazdı. O kimse, yüzünü çevirmedikce, mubârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında otururken iki diz üzerinde oturur, ona saygı olmak için mubârek bacağını dikip oturmazdı).
Câbir bin Sümre “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” az konuşurdu. Lüzûmlu olduğu zamân veyâ birşey sorulunca söylerdi). Bundan anlaşılıyor ki, her müslümânın (Mâlâ-ya’nî), fâidesiz şey söylememesi, susması lâzımdır. Mubârek sözlerinde tertîl ve tersîl vardı. Ya’nî, gayet açık ve metodlu konuşur ve kolay anlaşılırdı.
Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki, (Resûl “aleyhisselâm” hastayı ziyârete gider, cenâze arkasında yürür, çağrılan yere giderdi. Eşeğe de binerdi. Resûl aleyhisselâmı Hayber gazâsında gördüm. Yuları bir ip olan eşek üzerinde idi. Resûl “aleyhisselâm” sabâh namâzından çıkınca, Medîne çocukları ve işçileri su dolu kablarını önüne getirirler. Mubârek parmağını içine sokmasını dilerlerdi. Kış ve soğuk su olsa da, herbirine mubârek parmağını sokar, gönüllerini yapardı). Yine Enes “radıyallahü anh” diyor ki, (Bir küçük kız, Resûl aleyhisselâmın elini tutup bir iş için götürseydi, birlikde gider, müşkilini hâl ederdi).
Câbir “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûl aleyhisselâmdan birşey istenip de yok dediği işitilmedi). Var ise verir, yok ise sükût ederdi. |
|
|
İŞİMİZ HİZMET,GÜCÜMÜZ MİLLET |
|
|
|
|
|
| March 08
| [Hillary Clinton, Zaman için yazdı] Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarken
| |
|
|
On bir yıl önce Çin'e yaptığım bir ziyaretimde bana ülkelerindeki kadın koşullarını geliştirme çabalarını anlatan kadın aktivistlerle görüşmüştüm. Kadınlar, karşılaştıkları zorlukların tablosunu canlı bir şekilde ortaya koymuşlardı:
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
|
|
|
|
|
iş ayrımcılığı, yetersiz sağlık bakımı, aile içi şiddet ve kadınların ilerlemesini engelleyen eski dönemden kalma yasalar. Birkaç hafta önce, o kadınlardan bazıları ile dışişleri bakanı olarak Asya'ya yaptığım ilk ziyaretimde yeniden görüştüm. Bu kez son on yılda yapılan ilerlemeyi dinledim. Ancak bu önemli ileri adımlara rağmen, tıpkı dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, bu Çinli kadınların hâlâ daha engeller ve eşitsizliklerle karşı karşıya kaldığı kesindi.
Kendi ülkelerinde siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamda bütünlüklü katılım fırsatı arayan kadınlardan her kıtada buna benzer hikâyeler dinledim. Ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarken, gerek yapılan ilerlemeleri gerekse kalan zorlukları ifade etme yanında, 21'inci yüzyılın karmaşık küresel sorunlarını çözmede yardımcı olmak için kadının oynaması gereken hayati rol üzerine düşünme fırsatımız da vardır. Günümüzde karşılaştığımız sorunlar kadınların tam katılımı olmadan çözümlenebilmek için fazla büyük ve karmaşıktır. Kadın haklarını güçlendirmek, sadece ahlakî bir zorunluluk değil aynı zamanda küresel ekonomik kriz, terörizm ve nükleer silahların yayılması, aileleri ve toplumları tehdit eden bölgesel çatışmalar, iklim değişikliği ve dünya sağlığını ve güvenliğini tehdit eden tehlikeler ile karşı karşıya kaldığımız bu dönemde bir ihtiyaçtır.
Bu zorluklar elimizdeki her şeyi talep etmektedir. Onları yarı buçuk önlemlerle çözemeyiz. Ancak yine de çoğu kez bu ve diğer konularda dünyanın yarısı geride kalmaktadır. Günümüzde, önceki nesillere kıyasla artan sayıda kadın, hükümetlerde, işyerlerinde ve sivil toplum örgütlerinde öncülük etmektedir. Ancak bu iyi haberin bir de öteki yüzü vardır. Kadınlar hâlâ daha dünyanın fakir, beslenmeyen ve eğitimsiz nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Hâlâ daha bir savaş taktiği olarak tecavüze maruz kalmakta ve bir milyar dolarlık piyasası olan bir suç endüstrisinde tüm dünyada insan tacirleri tarafından sömürülmektedirler.
Bugün dünyanın çok fazla yerinde kadına yönelik namus cinayetleri, sakat bırakma, kadın sünneti ve diğer şiddet ve aşağılama uygulamaları hâlâ daha tolere edilmektedir. Sadece birkaç ay öncesine kadar Afganistan'da genç bir kız okula giderken, kızların eğitimine karşı olan bir grup adam tarafından yüzüne asit dökülerek kalıcı şekilde gözlerine zarar verilmişti. Kızı ve ailesini korkutma çabaları başarısız olmuştu. Kız şöyle demişti: "Ailem öldürülsem bile okula gitmeye devam edebileceğimi söyledi."
O genç kızın cesareti ve kararlılığı kadın-erkek, hepimize kızlara ve kadınlara layık oldukları hak ve fırsatların düzenlenmesi için elimizden geldiğince çalışmaya devam etmemize bir esin kaynağı oluşturmalıdır. Özellikle de mali krizin ortasında, araştırmaların bize gösterdiklerini hatırlamamız gerekmektedir: Kadınları desteklemek yüksek verimli bir yatırımdır, daha güçlü ekonomiler, daha etkin sivil toplumlar, sağlıklı topluluklar ve daha fazla barış ve istikrarı getirir. Ve kadına yatırım yapmak, gelecek nesilleri desteklemenin bir yoludur: Kadınlar gelirlerinin çoğunu yiyecek, ilaç ve çocukların eğitimine harcamaktadır. Gelişmiş ülkelerde bile kadınlar tam ekonomik güce sahip değildir. Birçok ülkede kadınlar hâlâ aynı iş için erkeklerden daha az para kazanmaktadır. Başkan Obama bu yıl Amerika Birleşik Devletleri'nde bu boşluğu kapatmak amacıyla bir adım atarak kadınların eşit olmayan ödemelere karşı çıkma gücünü güçlendiren 'Lilly Ledbetter Adil Ödeme Akdi'ni imzalamıştır.
Kadınlara adil ödenek, kredilere ulaşma ve işyeri açabilme imkanı verilmelidir. Siyasi eksende de eşitliği hak eden kadınlar, hem oy sandıklarına gidebilme hem de seçilebilme ve hükümette yer alabilme eşitliğini hak etmektedirler. Kendileri ve aileleri için sağlık hizmeti alabilme, çocuklarını -oğullarını ve kızlarını- okula gönderebilme hakları vardır. Ve tüm dünyada barış ve istikrarı sağlamada hayati bir rolleri vardır. Savaşların paramparça ettiği bölgelerde, genelde kadınlar farklılıkları birleştirebilmekte ve ortak yönler keşfetmektedirler.
Yeni görevimde dünyayı dolaşırken, her kıtada tanıdığım kadınları aklımda tutacağım. Bu kadınlar tüm imkansızlıklara rağmen mülk edinebilmek, evliliklerde hak sahibi olabilmek, okula gitmek, ailelerini desteklemek ve hatta barış arabulucusu olmak için yasaları değiştirmek için mücadele eden kadınlardır. Ve diğer ülkelerdeki meslektaşlarımla ve sivil toplum örgütleriyle, işyerleriyle ve bireylerle çalışarak, bu konuları öne çıkarmaya devam edeceğim. Kadın ve kızların tam potansiyel ve kapasitelerini anlamak sadece bir adalet konusu değildir. Küresel barışı, ilerlemeyi ve gelecek nesillerin refahını artırma konusudur.
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
|
|
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com |
|
|
|
Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler af olur. |
|
|
Güzel huyların hepsi Resûlullahda “sallallahü aleyhi ve sellem” toplanmıştı. Allahü teâlâ, Sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsânları sayarak, "Sen güzel huylu olarak yaratıldın." meâlindeki âyet-i kerîme ile kendisine güzel huylar verdiğini bildirmektedir. Çok kimselerin İslâm dinine girmesine, Resûlullahın güzel ahlâkı sebep olmuştur. Bin mûcizesi görüldü, dost düşman herkes de bunu söyledi. Bu kadar mûcizelerin en kıymetlisi, edepli olması ve güzel huyları idi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selâm verirdi. Bunlarla müsâfeha etmek için, mübârek elini önce uzatırdı. Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Bir Müslümanın ismini söyleyerek, hiçbir zaman lânet etmemiş ve aslâ kimseyi dövmemiştir. Kendi için, hiçbir şeyden intikam almamıştır. Allah için intikam alırdı. Akrabâsına, eshâbına ve hizmetçilerine tevâzu gösterir, iyi muâmele ederdi. Herkesle iyi geçinirdi. Tatlı sözlü, yumuşak ve güler yüzlü idi. Söylerken gülmezdi. Hastaları ziyârete gider, cenâzelerde bulunurdu. Eshâbının işlerine yardım eder, çocuklarını kucağına alırdı. Fakat, kalbi bunlarla meşgûl değildi. Mübârek rûhu melekler âleminde idi. Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanların en cömerdi idi. Birşey istenip de, yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa, cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsânları vardı ki, Rum imparatorları, Îrân şâhları, o kadar ihsân yapamadılar. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamayı severdi. Heybetli idi. Yani saygı ve korku hâsıl ederdi. Fakat, kaba değildi. Nâzik idi. Cömert idi. Fakat, isrâf etmez, fâidesiz yere birşey vermezdi. Herkese acır, kimseden birşey beklemezdi...
MEVLİD KANDİLİ Dünyadaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Her Peygamberin ümmeti, kendi Peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bugün de, Müslümanların bayramıdır. Neşe ve sevinç günüdür. Dünyadaki Müslümanlar tarafından, her sene, bu gece Mevlid kandili olarak kutlanmakta, her yerde Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah hatırlanmaktadır. Mevlid, doğum zamanı demektir. Resûlullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshâb-ı kirâma ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebû Bekir de, halîfe iken, eshâb-ı kirâmı toplar, Resûlullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resûlullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Peygamber efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de sık sık okunan mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Mevlid-i şerîf okumak, Resûlullahın dünyaya gelişini, mîrâcını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Mevlid Gecesi, Kadir Gecesi'nden sonra en kıymetli gecedir. Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler af olur. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Beni ana babasından, evlâdından ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.” “Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.” “Peygamberleri anmak, hatırlamak ibâdettir.” Bu gece, çalgı ve başka haram şeyler karıştırmadan, Allah rızası için mevlid cemiyeti yapmak, mevlid kasidesi okumak, salevât-ı şerîfe getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. Diğer kandillerde olduğu gibi, bugün de, Kur'ân-ı kerîm okumalı, kaza namazı kılmalı, sadaka vermeli, duâ etmeli, Cenâb-ı Haktan af ve mağfiret dilemelidir. |
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com |
|
|
Bir kötülük yaptığında, hemen ardından bir iyilik yap! Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Hadîs-i şerîf |
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com |
|
|
|
|
__._,_.___ ”İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmeli...” ”Kim olduğun değil, kiminle olduğun önemlidir...”
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
__,_._,___
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com |
|
|
Doğumu ile "cihanı aydınlatan O nur"a selam olsun.
TÜM DOSTLARIMIN, mevlid kandilini tebrik ederim, bu gece husûsî dualarınızı istirhâm ederim efendim.
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU |
|
|
|
|
hadis-i şerifte buyurulduki;
(Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmanı tamam olmaz)
(Allahü teâlâ bir kuluna yazı ve söz sanatı ihsân ederse, Resûlullahı övsün, düşmanlarını kötülesin!)
(Kıyâmet günü, önce gelenlerin ve sonra gelenlerin seyyidiyim. Hakîkati bildiriyorum, öğünmüyorum.) |
|
|
Rebî’ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki gecedir. Dünyâdaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed Mustafâ aleyhisselâmın doğduğu gecedir. Mîlâdın 571. ci senesinde doğdu. Bu gece, Kadr gecesinden sonra, en kıymetli gecedir. Bu gece, O doğduğu için sevinenler afv olur. Bu gece, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” tevellüdü zemânlarında görülen hâlleri, mu’cizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevâbdır. Kendileri de anlatırdı. Bu gece, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” da, bir yere toplanıp, okurlar, anlatırlardı.
Nasıl sevmiyeyim ki, bedenimde canımsın, Hürmetine var oldum, sebebi hayatımsın. Damarımda kanımsın, bana benden yakınsın, Sen âşıklara mâ’şûk ve hep canlara cânân. Her derde devâ sensin, her rûha şifâ sensin, Göze sürme, başa tâç, kalblere cilâ sensin. Habîbullahsın, fevk-i mele-i a’lâ sensin, Başka kapı çalamaz, seni biraz tanıyan.
MEVLİD KANDİLİ Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bugün de, Müslümanların bayramıdır. Neşe ve sevinç günüdür. Dünyadaki Müslümanlar tarafından, her sene, bu gece Mevlid kandili olarak kutlanmakta, her yerde Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah hatırlanmaktadır. Mevlid, doğum zamanı demektir.
Resûlullah efendimiz, mevlid gecelerinde Eshâb-ı kirâma ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebû Bekir de, halîfe iken, Eshâb-ı kirâmı toplar, Resûlullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resûlullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Peygamber efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de sık sık okunan mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Mevlid-i şerîf okumak, Resûlullahın dünyaya gelişini, mirâcını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Mevlid Gecesi, Kadir Gecesi'nden sonra en kıymetli gecedir. Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler afv olur.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Beni ana babasından, evlâdından ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.”
“Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.”
“Peygamberleri anmak, hatırlamak ibâdettir.”
Bu gece, çalgı ve başka haram şeyler karıştırmadan, Allah rızası için mevlid cemiyeti yapmak, mevlid kasidesi okumak, salevât-ı şerîfe getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. Diğer kandillerde olduğu gibi, bugün de, Kur'ân-ı kerîm okumalı, kaza namazı kılmalı, sadaka vermeli, duâ etmeli, Cenâb-ı Haktan afv ve mağfiret dilemelidir.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN DOĞUMU
Muhammed aleyhisselâmın (sallallahü aleyhi vesellem) doğumunda sayısız mûcizeler görülmüştür. Kureyş’in reislerinden, dedeleri hazreti Abdülmuttalib anlatıyor: Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu gece, Kâbe’yi tavaf ediyordum. Gece yarısını geçince, Kâbe, Makam-ı İbrahim’e doğru secde ediyordu ve “Allahü ekber, Allahü ekber” diye tekbir sesleri ile; “Beni müşriklerin pisliklerinden, cahiliyet zamanının kötülüklerinden temizlediler.” diye sesler geliyordu. Bütün putlar yere düştü. En büyükleri olan Hubel yüzü üzerine, bir taşın üzerine düşmüştü. Birisinin, “Âmine, Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) doğurdu.” dediğini işittim. Safâ tepesine çıktım. Bir gürültü vardı. Sanki bütün kuşlar ve hayvanlar Mekke’ye toplanmışlardı. Sonra Âmine’nin evine gittim. Kapı kilitli idi. Kapıyı çalıp, “Açın!” dedim. İçeriden Âmine; “Muhammed (aleyhisselâm) doğdu” dedi. “Getir göreyim.” dedim. “İzin yok. Birisi geldi. Çocuğu üç güne kadar kimseye gösterme dedi.” dedi. İçeri zorla girmek için kılıç çektim, karşıma elinde kılıç, yüzü örtülü biri çıktı. “Ey Abdülmuttalib geri dön! Çünkü, oğlunu melekler ziyaret ediyorlar.” dedi. Titremeye başladım. Bu hâli üç gün kimseye anlatamadım, dilim tutulmuştu.
Aynı gece, Kisra’nın sarayı sallandı. Bin yıldır yanan Mecûsilerin ateşi söndü. Save Denizi kurudu. Ateşe tapanların âlimi olan Mübedâ müthiş bir rüyâ gördü. O gece, güneş doğmadan bütün cihan aydınlandı ve nûrlandı. Herkim geldi cihâna ve herkim ki gelecektir, Hepsinin üstünde Sen, serdârsın yâ Resûlallah! Cihân bağında insan ağaçtır gayriler yaprak, Nebîler meyvedir, özü Sen yâ Resûlallah! Şefâ’atin olmasa, hâlimiz hârâb günahdan,
Herderdimize dermân, hep Sensin yâ Resûlallah
Allahü teala "Sen olmasaydın, hiçbirşeyi yaratmazdım buyuruyor". Öyle bir Peygamberki; bütün insanlardan üstün, bütün peygamberlerden üstün... Kâinatın, Onun hatırına yaratıldığı yüce peygamber. Öyle bir Peygamberki, diğer peygamberler, peygamber oldukları halde, Onun ümmetinden bir fert olmağı istemişlerdir. Öyle bir peygamberki, herkes kendisini düşünürken O ümmetini düşünür. Onun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil.. ohalde kıymet bilelim, Böyle büyük bir peygamberimiz olduğunu bilelim, Ona ümmet olmağa layık olalım..(Ümmeti olduğumuz devlet yeter). Getirdiği din öyle bir dinki; bütün dinleri içinde toplamış. Getirdiği Kitab öyle bir Kitabki; dört kitabı içinde toplamış.... Allahü teala itibarı dîne vermiştir... dikkat edilirse dindar insanlar herzaman itibarlı insanlardır. Yani bir insanın itibarı dîne bağlı olmasındandır.
Seyyid Abdülhakîm efendi hazretleri buyurdu ki; Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zemânda, her memleketde, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güçbirşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yokdur.
Kâinatta herşeyin onun hatırına yaratıldığı, canımız-ruhumuz-herşeyimiz-ensevdiğimiz, uğrunda canımız feda olan, efendimizin mübarek doğum günü (mevlid kandili) Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler afv olur. O'nun hatırına var olduk, ebedi alemde kurtuluşumuz Efendimiz sayesindedir. Öyle büyük bir peygamber-i zîşan'ın ümmetiyiz ki,.. Ümmeti olduğumuz devlet yeter... Efendimiz öyle büyük ki, O'ndan büyük hiç bir insan yok.. Öyle sevgili ki, O'nun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil (yeterki mübarek şefaatlerine layık olabilelim..), O halde, O'na olan sevgimizi, muhabbetimizi, ihlasımızı, sıdk ve sadakatimizi göstermeliyiz...
Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O'nu sevmeli, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O'na uymalı ve O'nun ve eshabının yolundan gitmelidir.
Allahü tealaya emanet olunuz efendim.
Tüm dostlarımın, mevlid kandilini tebrik ederim, (husûsen bu gece) müstecâb dualarınızı istirham ederim efendim.
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com |
|
|
Ey günâhlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim! çok kabâhatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
Karanlık yerlere sapdım, bataklıklara saplandım, doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim!
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı! uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim!
Derdlilerin tabîbisin, ben ise gönül hastası, kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim!
Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır. basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim!
Günâhlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi, bu yükden ve siyâhlıkdan temâm kurtulmağa geldim!
Temizler elbet hepsini, ihsân deryândan bir damla, gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim!
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânan! su ile olmıyan işler, hâsıl olur o toprakdan!
----
Ey güzeller güzeli, beni sevdânla yakdın! görmüyor birşey gözüm, her an hulyânla aklım! Sen (Kabe kavseyn) şâhı, ben ise azgın köle, Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın? Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler diriltdin, sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım! İyilik kaynağısın, dermanlar deryâsısın! Bir damla lutf et bana, derde devâsız kaldım! Herkes gelir Mekkeye, Kâ’be, Safâ, Merveye, ben ise senin için, dağlar tepeler aşdım! Dün gece, bir rü’yâda göklere değdi başım, kapındaki uşaklar, enseme basdı sandım! Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü! şi’rlerin arasından, şu beyti seçdim aldım: (Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi, bir damlacık umarak, ihsân deryâna vardım.)
|
|
Öyle neşeliyiz seviniyoruz,
sanki bulutlarda dolaşıyoruz,
uzansak ay'ı elimizle tutarız,
eğilsek yıldızları toplarız.
Çünki, bizi muhatap aldı rabbimiz,
onun emr ve yasaklarına tâbîyiz,
ve de öyle bir nebînin ümmetiyiz,
uğruna kâinatı yarattı rabbimiz.
Herkes kendi hocasıyla övünür,
benim sahibim kâinatın en üstünüdür,
hocamın hocalarının hocasıdır o server,
onsuz olunurmu iki alemde münevver.
Bu nimet öyle büyük şereftir-saadettir,
kıymetini bilmeyeni dövmek gerektir,
bukadar nimet içinde kimki üzüntülüdür,
milyar sahibinin kuruş kaybetmesi gibidir.
Böyle şerefli bir kafileyiz, aileyiz, ümmetiz...
müjdelerolsun, kavuştuk nimetlere, dahane isteriz.
buna rağmen dünya için hala üzülürsek biz,
Rabbimizi gücendirir, büyüklerimizi incitiriz..
|
|
|
Kâinatı uğrunda yarattı yüce Mevla’m, Aşkındır âlemleri döndüren sır EFENDİM. Sevginle dolan kalpler Mevla'ya yakın olur, İzinde gidilecek: Sensin tek nûr EFENDİM.
Tüm mü’minler daima hasretinle yanmakta, Pâk ismini andıkça kalpler huzur bulmakta, Bir kez rüyada gören en bahtiyar olmakta, Rabbin sevgilisisin, Sensin tek yâr EFENDİM.
Müsliman gönüllerde coşmaktadır bir arzû, Şefaatine ermek herkesin tek umudu, Seni candan çok sevmek: mü’minlik ölçüsü bu, Seni sevemeyenlere dünyalar dâr EFENDİM.
Seni övebilecek sözler bulmak ne mümkün, Yolundan gayrı yollar, izler bulmak ne mümkün, Aşkın gibi yakacak közler bulmak ne mümkün, Ümmetin yarasını lutfeyle sar EFENDİM.
Zerreler seni seven Hakkın aşkıyla döner, Tüm varlığa rahmetsin, Sensiz yıldızlar söner, Sana has ümmet olmak; budur en büyük hüner, Doğruya gidecek yol bir sende var EFENDİM.
Kurbandır sana canlar, hayranındır ummanlar, En küçükten büyüğe sevdâlın yaşayanlar, Sevdiklerinden olmak ümîdi taşıyanlar, Hasretinle etmekte hep âh-ü zâr EFENDİM.
Kur'an Seni övüyor ey insanlık önderi, Allah Seni seviyor ve Seni sevenleri, Sevdândır fetheyleyen tüm mü'min gönülleri, Adını aşkla anmak: ne büyük kâr EFENDİM.
İlk insandan bu yana toplansa hep insanlar, Konulsalar üst üste dehalar, kahramanlar, Büyüklükte erişmez topuğuna tüm bunlar, İdrâk edemeyene yakışır ar EFENDİM.
|
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com | |
__._,_.___ ”İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmeli...” ”Kim olduğun değil, kiminle olduğun önemlidir...”
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com MEVLİD
Doğum, doğum zamanı, doğum yeri. Arapça "ve-le-de" kökünden türetilmiş olup Rasulullah (s.a.s)'in doğumuna, bununla ilgili yapılan merasimlere, yazılan eserlere ve Rasulullah (s.a.s)'ın doğduğu eve de "mevlid" denilmektedir. Halk arasında yanlış olarak "mevlud" ve "mevlüt" şeklinde de kullanılmaktadır.
Rasulullah (s.a.s.), Fil yılında, Rebi'ülevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi dünyaya gelmiştir (İbn Sa'd,et-Tabakatul-Kübrâ, Beyrut, t.y. I, 100-101). Bu, miladî takvime göre, 571 yılının Nisan ayının yirmisi olarak hesaplanmıştır. Onun doğduğu ev, Beytullah'ın doğusundaki Safa tepesinin yanında Mevlid sokağı diye adlandırılan yerdedir.
Rasulullah (s.a.s.), doğduğu gece, bir takım mucizevî olaylar zuhur etmiş; Kisranın sarayındaki burçlar çatlamış, bin yıldan beri yanmakta olan ateşgedelerindeki ateş sönmüştü. Ayrıca, doğumu anında orada bulunan kadınlar da bir takım harikuladeliklere şahid olmuşlardı.
Abdulmuttalip, doğumdan yedi gün sonra Mekke'de büyük bir ziyafet tertiplemiş ve çocuğa, Arapların o güne kadar kullanmadıkları bir isim olan Muhammed adını verdiğini ilan etmişti.
İslâm dünyasında mevlid merasimi ilk defa, Mısır'da hüküm süren Fatımîler (910-1171) tarafından tertiplenmiştir. Bu merasimler saraya ait olup, sadece devlet erkanı arasında cereyan etmekte idi. Fatimîler, Hz. Ali (r.a.) ve Fatıma (r.anha.)'ın doğum günlerinde de mevlid merasimleri tertip ederlerdi.
Sünnî müslümanlarda ilk mevlid merasimi, Hicri 604 yılında, Selahaddin Eyyubî'nin eniştesi ve Erbil atabeği Melik Muzafferuddun Gökbörü tarafından tertiplenmiştir. Uzun hazırlıklarla düzenlenen merasimler, bütün halkı kapsayan bir şekilde düzenlenirdi. Muzafferuddin, çevre bölgelerden fakıh, sûfi, vaiz ve diğer alimleri Erbil'e çağırır ve kutlamalar gayet debdebeli bir şekilde cereyan ederdi.
Daha sonra, değişikliğe uğrayarak, Mekke'de de mevlid merasimleri tertiplenmeye başlanmıştır (bk. Asım Köksal, İslam Tarihi (Mekke Devri), İstanbul 1981, 50 vd.).
Mekke ve Medine'den sonra mevlid merasimleri, İslam coğrafyasının her tarafında birbirinden farklı şekillerde tertiplenmeye başlanmış ve bu, bugüne kadar sürekliliğini korumuştur.
Osmanlılar tarafından mevlid, ilk defa III. Murat zamanında, 1588'de resmi hale getirildi. Merasimler, belirlenmiş teşrifât kaidelerine uygun olarak sarayda tertiplenir, ayrıca, önceleri Ayasofya Camii'nde, sonraları ise Sultan Ahmed Camii'nde yapılan merasimlere, devlet erkanıyla birlikte halk da katılırdı.
Bu merasimlerde, önce müezzin tarafından Kur'an-ı Kerîm okunur, bunun peşinden de vaazlar verilirdi. Daha sonra mevlidhân kürsüye çıkar ve bir bölüm okuduktan sonra iner hediyesini alır ve ikinci mevlidhan kürsüye çıkarak, okumaya devam eder ve belirlenmiş kaideler çerçevesinde mevlid kutlamaları son bulurdu. Bu resmi kutlamalar daha sonraları laiklik ilkesine rağmen Diyanet aracılığı ile Radyo ve TV'lerde aynen sürdürülmüştür.
Rasulullah (s.a.s.)'ın doğumunu ve hayatını medh ve senâ eden, "Mevlid" adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Bu eserler daha sonra, mevlid merasimlerinde, mevlidhanlar tarafından teğannî ile okunmaya başlanmıştır. Bunların Türkçede en meşhur olanı Süleyman Çelebi'nin Vesiletun-Necât adındaki mevlididir. Ancak, Süleyman Çelebi hakkında kaynaklarda pek fazla bir bilgi yoktur. Onun, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-ı Hümayûn Hocası olduğu, sonra da Bursa Ulu Camii'ne imam tayin edildiği bilinmektedir.
İstanbul kütüphanelerinde bulunan Mevlid nüshaları arasındaki farklardan, Süleyman Çelebi'nin kaleme almış olduğu Mevlid'in bir hayli değiştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Arap ve Türk edebiyatında mevlid türü eserler iyice yer etmiş olmasına rağmen, İran edebiyatında bu tür bir eser kaleme alınmamıştır.
İlk zamanlar, sırf Resulullah (s.a.s.)'in doğduğu zaman ve sadece camilerde okunan mevlid, sonraları para karşılığında hanendeler tarafından rastgele zamanlarda okunur olmuştur. Kandil gecelerinde, ölülerin ardından; kırkıncı, elli ikinci gecelerinde, sene-i devriyelerinde de mevlidler okunmaya başlanmıştır.
Mevlid metinlerini kaleme alanlar, hiç bir zaman hanendeler tarafından camilerde, makamlı bir şekilde, ibadet yapıyor süsü verilerek türkü, şarkı söyler gibi okunmasını akıllarına getirmemişler; yalnızca Peygamber'e olan aşırı sevgileri onları, onun hatırasını canlı tutmak için bu tür eserleri yazmaya sevketmiştir.
Alimler, mevlid okumak ve merasimler düzenlemek hakkında, ihtilaf etmişlerdir. Bazı alimler, buna şiddetle karşı çıkarken, bazıları da, İslamî ölçülerin dışına çıkılmaması kaydıyla itiraz da bulunmamışlardır. Okunmasına cevaz verenler, inananların kalplerindeki Rasulullah (s.a.s.) sevgisini canlı tutması ve ona olan muhabbeti artırmasındaki maslahatı gözetmişlerdir. Zira Rasullulah (s.a.s.)'ı sevmek, imanın temel kıstaslarından biridir. Rasulullah (s.a.s.)'ın şu hadisi şerifi bunun en açık delilidir: "Sonsuz kudret sahibi olan Allah'a yemin ederim ki, sizden hiçbiriniz beni babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe, iman etmiş sayılmaz"
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
March 07
HAYAT YARDIMLAŞMADIR MÜCADELE DEĞİLDİR...!
Hayat cevheri, tek başıyla bir mucizedir. Hayat, kainatın özeti hükmündedir. Hayatın benzerini yapmak, sebepler açısından mümkün değildir. Çünkü sebepler içerisinde en zeki ve ihtiyarı en geniş insan olduğu halde, hayatı değil vücuda getirmek mahiyetini bile anlamaktan aciz kalmaktadır. Demek hayat, kainatta mevcut olan hiçbir unsurun malı olamaz. Zira hangi mahluka bakarsak görürüz ki, ya hayata hizmetkardır ya da hayatın emanetçisidir. Bu nedenle, onların hayatı meydana getirmeleri düşünülemez. Öyleyse hayat, ancak hayatı kendinden olan zata aittir.
Hayatın var olabilmesi için gereken tüm şartlar beraber olmasa, hayat olmaz. Buna “ indirgenemez komplekslik ” denilmektedir. Bir makinenin çalışabilmesi için, içindeki bütün çarkların eksiksiz var olması gerekir. Çarkların tek biri bile olmasa, söz konusu makine hiç bir işe yaramayacaktır. Bu "indirgenemez kompleks" yapı, makinenin kusursuz bir tasarımın ürünü olduğunu gösterir. Bundan da anlaşılır ki hayatı tasarlayan zat, tüm azaları ve kainatı beraber tasarlamış ve yaratmıştır. Öyleyse hayat, bazılarının tevehhüm ettiği gibi Evrimle oluşmamıştır. Çünkü, “İndirgenemez kompleks”liğe sahip bir sistemin “kademe kademe” tesadüflerle oluşması imkansızdır.
Hayatımızın meydana gelmesi ve devam etmesi için, hem içeriden hem de dışarıdan ciddi bir yardımlaşma olması şarttır. Vücudun tüm azaları ve bütün kainat unsurlarının beraber çalışmaları lazımdır ki, hayat dediğimiz kompleks yapı oluşsun ve devam etsin. Bu görüş bile, hayatın sahipsiz olmadığını, hikmetli bir yaratıcının sonsuz ilim ve kudretiyle var olduğunu, O'nun şefkatiyle devam ettirildiğini ve kainatta mücadele ve çarpışmanın değil yardımlaşmanın ve imdada cevap vermenin esas olduğunu haykırmaktadır.
Çünkü görmenin ne olduğunu bilmeyen ve gözden mahrum olan güneşimizin, gözün görmesi için var gücüyle çalışması ve göze nur vermesinin başka bir izahı olamaz. İnsanların açlığını hissetmekten çok uzak olan ağaçların ve toprağın meyve, sebze ve gıda vermeleri mücadeleyle açıklanamaz. Susuzluğu gidermenin ne demek olduğunu idrak edemeyen güneşin, rüzgarın ve denizlerin bulutları oluşturup muhtaç yerlere ulaştırmaları ancak yardımlaşma düsturuna dayanır. Vücudumuzun herhangi bir yerindeki arızanın imdadına koşan elimiz, ne yaptığından habersizdir.
Midemizin imdadına koşan ayaklarımız, midenin imdadına koştuklarını bile bilmezler. İç organlarımızın vücudun sıhhati için yorulmaksızın çalışmaları, yardımlaşmanın misallerinden sadece birkaç tanedir.
Azalarımızın vaziyetini küçük gözlerimizle ihata edip, yardımlaşmanın numunelerini küçük çapta gördüğümüz gibi, gözlerimizi büyütüp yıldızlar gibi yapabilsek kainatın da ancak mükemmel ve eksiksiz bir yardımlaşma ile ayakta durduğunu ve hayata hizmetkar olduğunu görmemiz mümkün olurdu.
Kur'an-ı Hakim ile Felsefenin hadiselere bakışı: Evvela şu hususu belirtmekte fayda vardır: Akıl müstakil olsa ve vahiy ile beslenmezse, çok yanlışlara girebilir. Çünkü, “iki noktadan bir doğru geçer. Fakat tek bir noktadan sayısız doğru geçer” bilimsel bir kaidedir. Buna göre, insan aklı ile vahiy karşılıklı birer nokta olsa, bunlardan tek bir doğru geçer.
Ama akıl yalnız kalsa ve vahiyden medet almasa, o zaman ona her şey doğru gelebilir. Bu nedenle burada kast edeceğimiz felsefe, vahiyden beslenmeyen ve müstakil düşünen felsefedir. Her şeye eğri bakan ve hadiselerin doğruluğunu saptıran bir gözlüğe sahiptir. Buna göre dinlerle barışık olmayan felsefe, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin dediği gibi, “her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.” (Şualar, 753)
Felsefe, kainatın umumunda görülen ve ilahi rahmet eseri olan yardımlaşmayı ve imdada cevap vermeyi görmeyip, yani ay ve güneşin canlıların imdadına koşmalarından tut, ta bitkilerin hayvanların yardımına ve hayvanların insanların ihtiyaçlarını yerine getirmek için koşmalarına bir anlam veremeyip, “hayat bir çarpışmaktır” diye ahmakçasına hükmediyor. Buna karşılık Kur'an'ın hakiki talebeleri, göğüs kafeslerine sığmayıp tüm kainata yayılan imanlarından aldıkları kuvvet ile şöyle bir soru ile onları köşeye sıkıştırıyor:
“Acaba kainatın umumunda görülen o yardımlaşma cilvesinden olan yiyeceklerdeki atomların, pür şevk ile beden hücrelerinin beslenmeleri için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerim bir Rabb'in emriyle bir yardımlaşmadır.” ( Lem'alar, 118)
Felsefe, bir kısım zalim ve canavar ruhlu insanlar ile vahşi hayvanların fıtratlarını bozmalarından kaynaklanan bazı su-i istimallerini daima nazara verir ve kendisine göre haklılığını ispatlamaya çalışır. Bazı zalim insanların zayıflara ve çevreye verdikleri zararları ve vahşi hayvanların zayıf hayvanları parçalamasını daima gündeme getirmektedir. Buna birkaç maddede cevap vermek mümkündür:
1-İrade ve his taşıyan canlıların bir kısmı, kendilerine verilen serbestlik dairesini aşıp başkalarına tecavüz edebiliyorlar. Bu ise, onların fıtratlarını yanlış kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü insanların birbirlerine zarar vermeleri, bütün dinlerde yasaklanmıştır. Ayrıca vahşi hayvanların helal rızıkları ölmüş hayvanların leşleridir.
2-On milyonu aşkın hayvan türü içerisinde bazı hayvanlar otlarla beslenirken, bazıları da et yiyici olarak tasarlanmıştır. Bunların tamamı rızıklanmaktadır. Dünyada hayret verici bir rızık taksimatı mevcuttur. Allah ( c.c.) her mahluka rızık arama ve kendisini doyurma hissi vermiştir. Etobur hayvanların arayıp ta bulmaları gereken rızık, ölmüş hayvanların leşleri olması gerekirken, yanlış edip canlılara da saldırıyorlar. Ama onların et yiyici olarak tasarlanmalarında büyük bir hikmet mevcuttur. Çünkü, sayısız hayvan cenazelerinin dünyanın her mekanında kokuşmuş bir halde bulunmalarını tasavvur etmek bile, korkunç bir manzara olurdu.
3-Felsefenin dediği gibi, “bu dünyada kuvvetli olan yaşar, zayıfların ise yaşamaya hakkı yoktur” kaidesi geçerli olsaydı, şu anda dünya üzerinde sadece kuvvetliler kalacaktı. Halbuki durum tersine işliyor. Çünkü kuvvetli olanları korumaya aldığımız halde sayıları gittikçe azalmakta, ama zayıf kabul ettiğimiz mahlukata savaş açtığımız halde hala çoklukla yaşamaktadırlar. Birincisine dinozorlar, balinalar misal olduğu gibi, ikincisine meyve kurtları, tahta kuruları ve sinekleri örnek vermek mümkündür.
4-Mücadele ve çarpışmak zannedilen şeylerde bile büyük bir yardımlaşma eseri vardır. Çünkü, av peşinde olan hayvanların pençelerine takılan genellikle hasta, yaşlı ve cılız olanlardır. Zaten ilahi rahmet, genç ve kuvvetli olanlara avcı hayvanlardan kaçacak gücü vermiştir. Ayrıca bilim adamlarının müşahedesiyle, büyük balıkların musallat oldukları balıklar genellikle çelimsiz ve hasta olanlardır. Bundan da anlaşılır ki, avcılık yapan hayvanların vazifeleri bir nevi çöpçülüktür. Avladıkları türü, salgın hastalıklardan ve bazı pisliklerden kurtarmaktadırlar. Bu dahi başlı başına bir yardımlaşma örneğidir.
Kur'anın yardımlaşma ve mücadeleye bakışı: Cenab-ı Hakkın iki sıfatından iki şeriatı ve kanunu meydana gelmiştir. Bunlardan birisi, İrade sıfatından gelen “Tekvini Şeriat” dır. Yani kainatta cari olan kanunlardır. Bu kanunlarda tamamıyla adalet ve hikmet hakimdir. Yani kainatın neresine bakılsa, adalet ve hikmet nazara çarpar. Bu tecelliden yardımlaşma ve dayanışmanın mükemmel örnekleri vardır. Sanki bütün mevcudat sonsuz bir şuur ve ilme sahipmiş gibi, yapacağı işin ve atacağı adımın ne olduğunu milimetrik hesaplarla bilip ona göre davranıyor.
Bütün mevcudatın hayata hizmetkar olduğu apaçık görünüyor. Astronomi ile uğraşan bilim adamlarının dediğine bakılsa, bir tek yıldız veya gezegen veya uydunun hızının bir saniye artırılması veya azaltılması kainatın nizam ve intizamını bozacak ve kıyametin kopmasına yetecektir. Dünyamızın üzerinde koruyucu bir şemsiye gibi çalıştırılan atmosfer tabakasının olmaması veya bir anlık kalkması ve vazifesini terk etmesinin ne demek olduğunu herkes bilir.
Yanıcı oksijen ve patlayıcı hidrojenden oluşturulan suyun, hayata ne denli hayat olduğu tartışılmaz. Bizi tanımayan toprağın hayatımıza vesile olan bitkileri yetiştirmesinin hikmetini izah etmek, fuzuli bir çırpınmadan ibarettir. Yediğimiz gıdaların vücudumuzun hücrelerine aşk ve şevkle koşmaları ise şayan-ı temaşa bir ibret levhasıdır.
Bütün bunlarla beraber, bazı hikmetler için bir kısım insanların ve vahşi hayvanların birbirlerine saldırmalarına da - yukarıda izah edildiği gibi - hikmet nazarıyla bakılmalıdır. Bu gibi zahiri çirkinlikler ve zulümler, kainata yayılmış adalet ve yardımlaşma manzarasına perde olmamalıdır. Cenab-ı Hakkın ikinci şeriatı ise, Kelam sıfatından gelen “ Teşrii Şeriat ” tır.
Yani Kur'an-ı Kerimde belirtilen ve insanların uyması gereken kurallar manzumesidir. Bu kanunlarda da yine adalet, hikmet ve şefkat esastır. Kesinlikle zulüm veya abes bir hükme rastlamak mümkün değildir. Görünüşte insan aklına uygun gelmeyen bazı hükümlere de baktığımızda, İslam dininin bu konularda müessis olmadığı görülmektedir. Aksine bu konuların daha önceden mevcut olduğu, ama İslam tarafından vahşi ve kabul edilemez bir halden insan tabiatının kabul edebileceği bir vaziyete getirildiğini müşahede ediyoruz. Kölelik, cariyelik ve çok evlilik gibi….
Kur'an yardımlaşmayı o kadar ciddi bir şekilde denetliyor ki, insanların birbirlerine yardım etmesini insafa ve vicdana bırakmıyor, zekat müessesesi ile farz kılıyor. Zira, aşağıda zikredilenler gibi çok ayet-i kerimeler, zekatın ilahi bir emir olduğunu ilan etmektedirler.
-“Hem namazı tam kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 43)
-“O namaz kılanlar, zekât verenler, Allah'a ve âhirete hakkıyla iman edenler var ya, işte onlara yarın büyük mükâfat vereceğiz. (Nisa, 162) -Onlar zekâtı ifa ederler.” (Müminun, 4)
-“Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin, zekâtı verin.” (Nur, 56; Lokman, 4)
-“Halbuki onlara, şirkten uzak olarak yalnız Allah'a ibadet etmeleri, namazı hakkıyla ifâ etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte sağlam, dosdoğru din budur.” (Beyyine, 5)
Zekat ile ilgili bir Hadis-i şerifte “Zekat İslam'ın kantarası, yani köprüsüdür” buyurulmaktadır. Gerçekten, Müslümanların birbirlerine yardım etmeleri, ancak zekat köprüsünü tesis etmekle mümkündür. Tarihin ortaya koyduğu en mükemmel ve minnetsiz yardımlaşma müessesesi, zekattır. İnsanların toplumsal hayatında intizam ve asayişi temin eden zekattır. İnsanların birbirlerine kin ve nefretle bakmalarını ortadan kaldıran ve zenginlerin fakirlere merhamet duymalarını, fakirlerin ise zenginlere karşı dua ve şükran hisleri taşımasını temin eden, yine zekattır. Zekat ile beraber sadaka, adak ve nezirler de bu faydaları kısmen görmektedir.
Zekatın farz kılınması ile faizin haram sayılması, birbirini tamamlayan iki unsur olmuştur. Çünkü bu iki hükmün beraber icra edilmesinin büyük bir hikmeti, yüksek bir faydalılığı ve geniş bir rahmet yönü vardır.
Evet insanlık tarihini bir film şeridi gibi nazarımızdan geçirirsek, bütün hataların, rezilliklerin ve ihtilallerin iki görüşten kaynaklandığını müşahede ederiz: 1.“Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne” 2.“Sen çalış ben yiyeyim”İnsanlık alemini yıkılmaya doğru götürecek olan birinci görüşü ortadan kaldıracak yegane güç zekattır ve İslam'ın beş şartından birisidir. Aynı zamanda İnsanlığı felaketlere sürükleyen ve asayişi mahveden ikinci düşünceyi kökünden kesen, faizin haram kılınmasıdır ki, İslam dininin mücadele ettiği kötülüklerin başında gelir.
Kur'an-ı Kerim'de geçen “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve eğer mümin iseniz geri kalan faizi terk edin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz. Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” ( Bakara, 278 279) gibi bir çok ayet, faizin haram kılındığını apaçık ortaya koymaktadır.
Toplumsal hayatın esası olan intizamın en büyük şartı, insanların arasında uçurumların olmamasıdır. İnsan tabakaları arasında yakınlaşmayı sağlayan zekat ve yardımlaşmadır.
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
| 1955 ve 56 senelerinde Mehmed Zahit Kotku hocaefendi, Zeyrek'te otururdu. Önde basit bir cami ve arkasında evi vardı. Evinin penceresinden Süleymaniye bütün ihtişamıyla gözükürdü. İmkân buldukça gelip onun arkasında namaz kılar, namazdan sonra evine giderdik, birkaç kişi... Ben izinli olunca gittiğimden, sık sık oralarda gözükmezdim.
|
|
Bir gün hocaefendinin huzurunda belki yirmi kişi oturuyorduk. Herkes sessiz, içinden Allah diyor... Dedim ki "Hocam, bir sorum var, izin verir misiniz?" "Sor evladım!" dedi. "Efendim zaman zaman içimde günah işlemek duygusu çok şiddetleniyor, mani olamayacak hale geliyorum, ne buyurursunuz?" Cevabı şöyleydi: "Bir cisim fezada ne kadar sür'atli seyrederse, hava da ona o kadar şiddetle karşı koyar. Bir insan dinî çalışmalarını ne kadar hızlandırırsa, şeytan da onunla o kadar fazla uğraşır. İbadetine ve zikrine devam et, bunlar seni koruyacaktır."
Aynı şartlar, insanı aynı sonuca götüreceğine göre, Peygamber'i taklit edenler de başarıya ulaşacaktır. Fakat Peygamberimiz'i taklit etmek şu devirde zordur; şeytan mü'minle çok uğraşır, mü'mini saptırmaya çalışır. Lakin kıymetli şeylerin zorluklar karşılığında elde edildiği de herkes tarafından bilinir. Cennet ucuz değildir.
Peygamberimiz'in zamanında İslamiyet'in hızla yayılmasının tek sebebi, ashabın İslamiyet'i yaşamalarındandı. Sahabelerin her biri bir kaynaktı. Bu insanlardan Kur'an hayatı akardı. Zehir deposu olan fitneler, ashabı sadece şehit etmişlerdir. Onları gayri İslami hayata itememişlerdir.
Peygamber Efendimiz, rebiülevvel ayının on ikisinde, bir pazartesi günü dünyayı şereflendirmişlerdir. Miladî takvime göre bu tarih, 20 Nisan 571'e tekabül eder. Bizler, rebiülevvel ayının on birini, on ikisine bağlayan gece Mevlid Kandili'ni kutlarız.
Neyi kutluyoruz, nasıl kutluyoruz? Oturacağız, bugün Peygamberimiz'in doğum günü, "Allah'ım! Bu mübârek günün yüzü suyu hürmetine ben söz veriyorum ki İslâmiyet'i öğreneceğim ve yaşayacağım." diyeceğiz. Sonra da Peygamber Efendimiz, ne yapmış, nasıl yaşamış, namazını nasıl kılmış, orucunu nasıl tutmuş, sıkıntılara nasıl katlanmış, nasıl duâ etmiş, Allah'tan neler istemiş, ümmetine neleri tavsiye etmiş, bütün bunları düşüneceğiz. O'nun hayatına dair yazılmış bir kitabı okuyacağız. Sonra da yaptıklarını kendimize örnek alıp hayatımıza katacağız; yâni sünnetine uyacağız...
Allah'ı sevmenin alameti nedir? Allah'a itaat etmektir. İtaat nedir? İbadetleri farz, vacip, sünnet sırasıyla yapmaktır. Allah'ı sevmenin alameti budur. Bunlar yoksa, sevmek de yoktur!..
Mevlid Kandili'nizi tebrik ederim...
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
|
| Hepimiz Türkiye'nin birinci sınıf vatandaşlarıyız
| |
|
|
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin birinci sınıf vatandaşlarıyız. Bu özgür ülkede herkes kendi kimliğini, kendi inancını dilediği gibi tanımlayabilir, dilediği gibi yaşayabilir. Siz, biz ayrımı olmadan hepimiz bu ülkede ev sahibiyiz, ev sahibi... Asla ayrım yok'' dedi.
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
|
|
|
|
|
Başbakan Erdoğan, Emlak Bankası Evleri önünde düzenlenen mitingde Hataylılar'a hitap etti.
Yaptığı konuşmada, her zaman Hatay'la gurur duyduğunu kaydeden Erdoğan, 81 ilde olduğu gibi Hatay'da da birlik, beraberlik, kardeşlik, hoşgörü ve eşitlik yaşandığını söyledi.
Hatay'ın bir tarih ve medeniyetler şehri olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu:
''Hatay bizim sevgi, hoşgörü ve barış medeniyetimizin sembol şehirlerinden biri. Hatay birlikte yaşam kültürünü dünyaya mal etmiş, dünyaya örnek olmuş bir şehrimiz. İşte bu yüzden biliyorsunuz UNESCO tarafından da barış şehri seçildi. Dünyanın bir örneğe ihtiyacı varsa o da Hatay'dır.
81 ülke ve 14 uluslararası örgüt çağrımıza cevap verdi ve Medeniyetler İttifakı Dostlar Grubu'na üye oldu. Şimdi 6-7 Nisan'da Türkiye'de, İstanbul'da ittifakın ikinci forumunu yapıyoruz. İstanbul'dan dünyaya bir kez daha çağrıda bulunacağız. Tek bir yürek olarak haykıracağız, medeniyetler çatışmasın, kültürler çatışmasın, dinler, mezhepler çatışmasın, diyeceğiz.
Gelin birbirimizi anlayalım, gelin birbirimizi dinleyelim, dünyada yeniden Kerbela'lar yaşanmasın, Bosna Hersek'ler, Kosova'lar, Halepçe'ler, Beyrut'lar, Gazze'ler yaşanmasın. Hatay'dan, Türkiye'den Mevlana'nın diliyle Yunus'un diliyle sesleniyoruz. Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz, böyle diyoruz.
Biz bin yıllar boyunca bir ve beraber yaşadık. Tarihin her döneminde aramıza nifak sokmaya çalışanlar oldu. Bugün de aynı şekilde birliğimizi, bütünlüğümüzü bozmaya çalışanlar, aramıza fitne tohumları serpmek için gayret sarfetmek isteyenler var. Bugün yine Hatay'dan seslenmek istiyorum, bu ülkenin Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Abhazası, Gürcüsü, Arnavutu, Arabı, Ermenisi, Rumu, Boşnakı birdir, beraberdir...
Bü ülkenin Müslümanı, Hristiyanı, Musevisi kader ortaklığı yapmıştır. Alevisi, Nusayrisi, Sünnisi, Süryanisi, Ortodoksu, Katoliği, Protestanı bu ülkenin hür ve eşit vatandaşlarıdır. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin birinci sınıf vatandaşlarıyız. Bu özgür ülkede herkes kendi kimliğini, kendi inancını dilediği gibi tanımlayabilir, dilediği gibi yaşayabilir. Siz, biz ayrımı olmadan hepimiz bu ülkede ev sahibiyiz, ev sahibi... Asla ayrım yok. Çünkü biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz.''
-''EBEDİ MUHALEFET, ACILARIN ÇOCUĞU KÜÇÜK BAYKAL''
Hizmet götürürken, asla ve asla ayrımcılık içinde olmadıklarını vurgulayan Başbakan Erdoğan, hangi etnik köken, hangi mezhep, meşrep ve bölgeden olursa olsun ''önce insan'' dediklerini ifade etti.
Hatay'a başbakan olarak 5. kez geldiğini hatırlatan Erdoğan, vatandaşlara CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Hatay'a gelip gelmediğini sordu.
Meydanda bulunan bir vatandaşın taşıdığı ve CHP lideri Deniz Baykal ile ilgili bir dövizi gören Başbakan Erdoğan, gülümseyerek ''Gayet güzel, gayet güzel. Benim vatandaşım zaten açıkça ortaya koyuyor. (Ebedi muhalefet, acıların çocuğu küçük Baykal), demiş buyurun. Altındakini de okuyalım. Orada da (Ben hiç iktidar olamadım anne) diyor'' ifadelerini kullandı.
Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli'ye yönelik eleştirilerini sürdüren Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:
''Niye buralara gelmezler? Bu kardeşinizden işleri daha mı yoğun, daha mı çok işleri var? Biz hem memleketimizi yönetiyoruz hem partimizi yönetiyoruz. Hem dünyayı dolaşıyoruz hem de ülkemizi dolaşıyoruz. Hamdolsun bu evladınızın, bu başbakanınızın gitmediği bir il yok. En az gittiğim ile 3 kere gittim. Niye? Türkiye Ankara'dan yönetilmez. Gideceksin yerinde göreceksin. Ne var, ne yok yerinde göreceksin.
Şimdi bakın. Biraz gecikmeli geldim. Gecikmeli gelmemin sebebi, bugün ABD Dışişleri Bakanı ile sabah görüşmem vardı. Bayan Hillary Clinton ile olan görüşmemiz biraz uzadı. Bundan dolayı buraya gecikmeli geldim. Hakkınızı helal edin. Özür diliyorum. Başka bir konu değil. Çünkü sevmem gecikmeyi. Ama işte hem o hem bu. Hepsini bir arada götürüyoruz. Boşa vakit geçirmeyi sevmeyiz. Vaktimiz de canımız da bu ülkeye, bu millete feda olsun. Derdimiz bu, aşkımız bu...
Onların programı bizden daha ağır olmadığına göre 29 Mart'ta onlara hesabı siz sormalısınız. Hataylı kardeşlerimden bir ricam var. Eğer adresi şaşırırlar da Hatay'a bir gelirlerse onları Hatay'da güzelce bir gezdirin. Bir görsünler. Hatay'ı onlara bir anlatın. Hatay'ın tarihini, felsefesini onlara bir anlatın. Belki üslupları değişir, belki dilleri değişir. Belki şu Hatay'ın hoşgörüsünden, Hatay'ın dostluk ikliminden, kardeşlik ikliminden onlara da pay düşer pay... Belki Hatay'ı gördükten sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na nasıl hitap edileceği konusunda bir fikir edinirler.
Bakın ne yapmaya çalıştıklarına dikkat edin. Bakıyorsunuz bir tanesi çıkıyor, 'bizi hakaret ettiğimiz için mahkemeye verdi' diyor. Ben sana meydanlarda aynı dille konuşamam ki... Ne bulunduğum makam buna müsaade eder, ne de edebim, adabım buna müsaade eder. Hukuk devletinde yaşıyoruz. Avukatlarıma, 'hakaret içeren bir şey bulduğunuz zaman götürün oraya' diyorum. Yargıda bunlar gereken cevabı, gereken hesabı görsünler.''
'ŞU ANDA BEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANIYSAM VALİLERİMİN HEPSİNE SAHİP ÇIKARIM, İSTİSNASIZ. BUNLARI DA SAYIN BAYKAL'A YEDİRTMEM. SAYIN BAHÇELİ'YE DE YEDİRTMEM BU GÖREVDE OLDUĞUM SÜRECE''
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Şu anda ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıysam valilerimin hepsine sahip çıkarım, istisnasız. Bunları da Sayın Baykal'a yedirtmem. Sayın Bahçeli'ye de yedirtmem bu görevde olduğum sürece'' dedi.
Başbakan Erdoğan, AK Parti Hatay mitinginde yaptığı konuşmada, muhalefet partilerine yönelik eleştirilerde bulundu.
Muhalefet partilerinin ''önce yalanla iftirayla üzerlerine geldiklerini, AK Parti Hükümeti'nin hizmetlerini karaladıklarını, çamur attıklarını ama tutmadığını'' ifade eden Erdoğan, ''kırtasiyeciden alınan bir dosyayı sallayarak Hükümeti itham ettiklerini'' söyledi.
''Muhalefetin yalanlarının yatsı olmadan söndüğünü'' kaydeden Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Şimdi başka bir aşamaya geldiler. Başka bir kampanya başlattılar. Bir kez daha ezberlerini ortaya dökmeye başladılar. Şu Sayın Baykal ne diyor çok enteresan. Diyor ki 'telefonlarımız dinleniyor'. Çok daha çirkin olanı şu, diyor ki 'telefonlarda normal bir hükümete eleştiriler yapılır, hakaretler yapılır, hatta küfür de edilir'. Hatta daha da ileri gidiyor. 'Ya' diyor, 'Ağız tadıyla birbirimize küfür edemiyoruz'. Kim diyor bunu? Ana muhalefetin lideri. Yazıklar olsun. Sen benim milletime küfür etme dersi mi veriyorsun? Yoksa benim milletimi küfürbaz olmakla mı niteliyorsun? Aynaya bak aynaya... Kim olduğun ortaya çıktı. Benim milletim bu ülkede küfürbazdan başbakan yapmaz. Küfürbaza da prim vermez. Önce bu noktada bu ülkenin ahlak değerleri var. Bu ahlak değerlerini bileceksin. Karşındakine küfür etmesini değil, saygı göstermesini bileceksin.
Biz bu oyuna gelmeyiz. Bu tuzağa gelmeyiz. Çünkü biz böyle yetişmedik, böyle terbiye almadık. Bizim öğretmenlerimiz, bizim hocalarımız bize böyle bir ders vermediler. Ama Sayın Baykal demek ki böyle ders veriyordu. Şimdi de millete aynı dersi vermeye devam ediyor. Milletim sana 29 Mart'ta en güzel dersi verecek merak etme. En güzel dersi verecek.''
-''ÜÇLÜ KARARNAME İLE ALINIR, APS İLE DEĞİL''-
Milli iradenin, milletin tercihin tartışma konusu yapıldığını, sanal korkularla sanal tehditlerle ülkenin korkutulmaya başlandığını bildiren Başbakan Erdoğan şöyle konuştu:
''Bakın şimdi aynı Baykal kalkıyor, Tunceli Valimize çirkin bir yaklaşımda bulunuyor. 'AK Parti ile gelen APS ile gider' diyor. Sayın Baykal sana buradan bir cevap daha vereceğim. Sayın Valimiz, biz göreve gelmeden önce de bu ülkede yöneticiydi. Kaymakamlıklar, valilikler yapmış olan bir değerli bürokratımızdı. Ama sen belli ki şirkete yönetici oldun. Olamazsın ya, oldun. Ancak APS ile olsa olsa şirket yöneticiliğindeki muameleler, evrak göndermeler olabilir. Devlet yönetiminde bu tür APS'yi falan aracı olarak kullanmayız. Bak bunu da öğren. Bu noktalarda falan çok gerilerde kalmışsın. Bunu da öğren. Bir iktidar eğer getirecekse bunun kararname yolları vardır. Bu tür yöneticiler üçlü kararname ile gelir, üçlü kararname ile alınır, APS ile değil. Bunu da öğren.
Valimize yaptığınız yakıştırmalara da katılmıyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin valisidir. İdeolojik yaklaşımlarla valimizi karalamaya hakkınız yok. Yoksa biz kalkıp da filanca vali CHP'lidir, filanca vali MHP'lidir, filanca vali şu partilidir diye meydanlarda bunları mı konuşacağız? Bu ne saygısızlıktır. Bakıyorsunuz bir grup da çıkıyor diyor ki 'biz AK Parti'li vali istemiyoruz Tunceli'ye'. Ne demek bu ya, ne demek bu... Vali kendi işini yapıyor, diğerleri de kendi işini yapsın. Herkes kendi işini yapsın. Bu ülke bir hukuk devletidir. Gereği neyse bunların hepsi yapılır. Ama ben bir başbakan olarak valimi ne Sayın Baykal'ın ne de diğerlerinin eline, avucuna bırakmam. Hepsine de sahip çıkarım. Çünkü bu da benim asli görevim. Şu anda ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıysam valilerimin hepsine sahip çıkarım, istisnasız. Bunları da Sayın Baykal'a yedirtmem. Sayın Bahçeli'ye de yedirtmem bu görevde olduğum sürece.
Sandıktan çıkamayacaklarını anladılar. Strateji değiştirdiler. 'Padişahlık, sultanlık' demeye başladılar, 'rejim' demeye başladılar, Türkiye'ye karanlık senaryolar çizmeye başladılar. Bu millete bunu geçmişte defalarca yaptınız. Bu milleti geçmişte defalarca korkuttunuz, tehdit ettiniz. Her seferinde bu millet sandıkta size gereken cevabı verdi. Yüreğiniz yetiyorsa projelerinizle konuşun, yaptıklarınızla yapacaklarınızla konuşun...''
-BEDAVA KİTAP MÜJDESİ-
''Milletin artık bu tehditleri yutmadığını'' kaydeden Başbakan Erdoğan, ''milletin bu karanlık senaryolara pabuç bırakmayacağını'' söyledi.
''Muhalefet partileriyle onların yandaş medyasının Türkiye'yi nerelere sürüklemek istediğini milletimiz iyi görsün'' diyen Erdoğan, ''AK Parti'nin hizmet ve eser siyaseti, muhalefet partilerinin ise iftira siyaseti yaptıklarını'' savundu.
Başbakan Erdoğan, yaptığı konuşmada, ilk ve ortaöğretimde okuyan öğrencilerin kitaplarının ücretsiz dağıtıldığını hatırlatarak, ''Açık ilköğretimde ve açık lisede okuyan 900 bin öğrencimize de kitaplarını ücretsiz vereceğiz'' dedi.
Başbakan Erdoğan, konuşmasının ardından AK Parti Hatay il ve ilçe belediye başkan adaylarıyla birlikte vatandaşları selamladı.
AK Parti Grup Başkanvekili ve Hatay Milletvekili Sadullah Ergin, Başbakan Erdoğan'a 31 numaralı Hatayspor forması hediye etti.
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi
www.arim34.spaces.live.com
|
|