|
|
4月26日 Peygamber ışığında yol bulmak
BUGÜNLERDE O'nu (SAV) yeniden konuşuyoruz. Bilgimizi yeniliyoruz. Sevgimizi yineliyoruz. Salonları dolduran yüz binler, milletimizin peygamberimizin penceresinden dine baktığını gösteriyor. Sade, temiz, katışıksız, kavgasız, olgun ve abartısız bir din istiyor insanımız. Dinle hesaplaşmak istemiyor, dini anlamak istiyor. Yüce Allah'ın ilettiği şekilde.
Bazılarımız Hz. Peygamber'i bir postacı gibi gördü. Peygambersiz bir din arzu ettiler. Onlara göre Kuran-ı Kerim'den başka bir kaynağa ihtiyacımız yok. Cümle güzel aslında ama amaç çok farklı. Bunun ardında "sünneti, yani hadisleri inkár" düşüncesi vardır. Sünnetler inkár edilirse, Kuran-ı Kerim adına istedikleri bilgileri empoze edebilirler.
Metotları şudur: Öncelikle bazı kararlar edinirken, sonuçlara varırken, bu düşüncelerine Kuran'dan uygun ayet ararlar. Onlara göre Kuran'ın ne dediği önemli değil, düşünce yaşantılarına göre ayet bulup bulamayacakları önemlidir.
* * *
Hz. Ali (RA) bunu çok iyi bildiği için tarihi hakem olayında (Prof. İmadüddin Halil, Abdülhalim Üveys gibi bazı çağdaş tarih yorumcularına göre hakem olayı bir masaldır, böyle bir olay olmamıştır) kendisi adına karşıdaki Müslüman grupla konuşacak Ebu Musa El-Eş'ari'ye (RA) şöyle diyordu:
"Onlarla konuşurken Kuran-ı Kerim'den değil, hadislerden delil getir. Zira Kuran "zu vücuh-çok yönlü, geniş anlamlı"dır. Yani onlar Kuran'dan kendilerine göre delil bulmaya çabalayabilir, senin delillerini kendilerince yorumlayabilirler. Onları kıskıvrak yakalayacak olan, Kuran'ın pratiğini temsil eden hadislerdir.
Hz. Ali yıllar önce bu tehlikeyi görmüş ve ikaz etmiştir. Hadisleri inkár eden, Hz. Peygamber'i sıradan bir insan gibi gören ve Peygambersiz bir İslam'ı arzu eden anlayışla aynı noktada buluşmamız mümkün değildir. Bize göre "Muhammed (SAV) Allah'ın resulüdür" denmeden İslam olmaz. Allah ve Resul'ü birbirinden ayırmak Allah'ı inkárla birdir.
Bir kısmımız ise, uydurma hadisler de dahil olmak üzere her bulduğu malzemeyi doğru kabul edip bunun üzerine hurafelerle dolu bir din oluşturdu. Zayıf (ihtiyatlı davranılması gereken) hadislerle uydurma hadisleri (hiçbir aslı olmayan) bile karıştırdı.
Hiçbir kaynağı olmayan masalları din adına uydurdu. Arzu ettiğine uygun sözü gördüğünde kaynağına, senedine, aktarıcı listesinin sağlamlığına bakmadan dine aitmiş gibi sundu. Bu anlayışında dine katkısı olmadı, bilakis çok zararı oldu.
Yıllarca halkımızı camiden uzaklaştıran, dini yaşanmaz gibi gösteren, hatta dinden ürküten işte bu anlayıştır. Bu anlayışın faturası tabii ki İslam'a kesilemez, İslam adına konuşan bazı bilgisizler bu hatanın mimarlarıdır.
Hz. Peygamber'in yeniden özlendiği bu günlerde doğru bir yol haritası çizmek zorundayız. Kuran-ı Kerim'in mealini, en azından bir tefsirin rehberliğinde okumalıyız. Hz. Peygamber'in hadislerini derleyen eserlerinden birini -yorumlu olanını- gözden geçirmeliyiz. Bunun başında "Kütüb-i Sitte" (altı hadis kitabı) veya Nevevi'nin Riyazü's Salihin'i gelir. Bunlardan birisi yeterlidir.
İslam'ın inanç sistemini -akaid- özetleyen eserlerden birini bitirmeliyiz. "Aliyyül-Kari Şerhi" veya "Ömer Nesefi" akaidi en kolay ulaşılabilecek eserlerdendir. İlmihal kitaplarından birini el altı kitabı gibi tutmalıyız. Bu konuda en temel olan "Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali"dir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın çıkardığı iki ciltlik ilmihal kitabı da edinilebilir.
Hz. Peygamber'in hayatını anlatan kapsamlı bir eseri kütüphanemize koymalıyız. Siret Ansiklopedisi veya Asım Köksal'ın "İslam Tarihi" en başta geleni olabilir. Prof. Dr. Yaşar Kandemir'in kitapçıkları kısa hisseler kapmak için birer kapı olabilir. Liste tabii ki çok uzatılabilir. Bir ilk için şimdilik bununla yetinelim.
* * *
Peygamberimize 'salat ve selam' ibadettir
SEVGİLİ Peygamberimize adanmış en dikkat çekici ayetlerden birisi, "Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygamberimize salat etmektedirler. Ey iman edenler! Siz de O'na salat edin ve tam bir teslimiyetle O'na selam verin" (Ahzab, 56) ayetidir.
İbn-i Kesir bu ayeti, itibarın zirvesi sayar. Yüce Rabbimiz şöyle demek istiyor: "Ben ve en yakın meleklerin en yücelerde Muhammed'i (SAV) anıyoruz." Siz de ey inananlar; namazınızda ve normal yaşantınızda kulum ve elçime salat ve selam getirin, O'nu anın demek ister.
* * *
Peki, salat ve selamın anlamı nedir? Salat ve selam, esenlik ve dua demektir. "Ya Rabbi, Muhammed'in (SAV) makamını, şanını, şerefini ve yanındaki itibarını yücelt" demektir. Dikkat ederseniz "Muhammed" adından sonra "SAV" diye bir rumuz yazarız. "Sallallahu aleyhi vesellem - O'na sonsuz salat (dua) ve selam (övgü) olsun" demektir bu. Alimlerin bir kısmı, O'nun adı her anıldığında bunu söylemeyi dini bir gereklilik (vücub) sayarlar.
Salat ve selamın binlerce türü vardır. Ama halkımız arasında en çok kullanılan ve yaygın olanı şudur: "Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed - Allahım! Efendimiz ve Peygamberimiz olan Muhammed'e ve O'nun akrabalarına (ehli beyt ve dostlarına) salat ve selam getiririm."
Peki, Peygamberimize salat ve selamın faydaları var mıdır? Tabii ki vardır. Hem de yüzlerce. Hatta bu konuda özel eserler kaleme alınmıştır. Biz bu yazımızda bu faydalardan birkaçını belirtelim:
1- Salat ve selam getirene melekler de dua ederler.
2- Günahların affına vesile olur. Peygamberimiz (SAV); "Bana salat ve selam getiriniz. Zira bu yolla günahlarınız bağışlanır" buyuruyor.
3- Sevap yazılmasına sebep olur.
4- Kişinin manevi derecesini yükseltir.
5- Yapılan selamlar kıyamet günü Peygamberimize takdim edilir.
6- Peygamberimizin ahiretteki şefaatine sebep olur.
7- Kıyamet günü mahşerin korkularından kişiyi güvende kılar ve cenneti kolaylaştırır.
8- İçinde salat ve selam getirilen meclisler-sohbetler, manevi yönden süslenir.
9- Kıyamet günü sahibi için ışık ve nur olur.
10- Sohbetlerde işlenmiş küçük günahların affına vesile olur.
11- Kişinin münafıklardan sayılmasına engel olur.
12- Kişiyi ateşten koru-maya çalışır.
13- Kişiyi şehitlerin makamına yaklaştırır.
14- Zor yaşantıdan ve fakirliğin sıkıntılarından kurtarır. Rızkı bollaştırıp bereketlendirir.
15- Peygamberimizin manevi makamında o kişinin adı anılır. Peygamberimiz de o kişiye karşılık verir. Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Yüce Allah'ın yeryüzünü dolaşan melekleri vardır. Onlar ümmetimden salat ve selam getirenleri bana iletirler." (Nesai, 3/43; Ahmed, 1/387; İbn Hibban, 3/195)
16- Duanın önünde salat ve selam getirilir sonra dua yapılırsa, bu işlem duanın kabulüne sebep olur.
17- Salat ve selam, fakir Müslüman için sadaka vermek yerine geçer. Kişiyi cömertlerden saydırır.
18- Salat ve selam, namazın zekátı sayılır. Yani namazdaki ufak hataların temizlenmesine vesile olur.
19- Kişiyi yalnızlıktan kurtarır.
20- Ahirette terazi kurulduğunda sevap kefesini ağırlaştırır.
21- Kişinin ölmeden önce manevi müjdeleri almasına sebep olur.
22- Peygamber sevgisinin kökleşmesine sebep olur. Ahiretteki susuzluktan kişiyi kurtarır.
23- Sekerat (koma) halindeki kişinin rahat nefes vermesine vesile olur.
| İNSAN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR Mİ? Kâinatta ne varsa bütününü yaratan Allah'tır. Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde her şeyin yaratıcısının Allah olduğu vurgulanmaktadır. Kâinatta her an meydana gelen her şeyi yapan, yaratan Allah'tır.
|
|
Vücudumuzdaki hücreler altı ayda bir yenilenir. Bahar mevsiminde ağaçlar çiçeklenir, yeryüzü rengârenk olur. Gezegenlerin hareketinden sineğin kanat çırpmasına kadar her şeyi yaratan Allah'tır. Eğer Allah, bunların olmamasını isterse hiçbir şey olmaz! Kâinat var olmaz; bizler serçe parmağımızı kımıldatamayız. Benim şimdi sol kolum ve sol ayağım felç, sağ elimi hareket ettirebiliyorum, sol elim hareketsiz. Sağ elim diyor ki; "Bana Allah'tan başkası hareket veremez". Sağ elim de sol elim de Mektûbât-ı Rabbanî oluyor, benimle konuşuyor.
Kadir-i Mutlak olan Allah'ın kudretinin yanında bizim irademiz çok küçüktür.
Bir sanatla uğraştığınızı, resim yaptığımızı düşünelim. "Bu tabloyu ben çizdim" diyoruz. Düşünelim...
Gerçekten o tabloyu yapan siz misiniz?
Bize düşünme kabiliyetini veren, düşündüklerimizi ifade etmemizi sağlayan, resmin ne resmi olacağından nasıl bir resim olacağına varana kadar her teferruatına karar verme kabiliyetini bize veren kimdir? Tabii ki Allah'tır.
İnsanlar "ben yaptım, ben ettim" derler. Kendilerine hiçbir noksanlık vermek istemezler, kendilerini mükemmel görürler, "ben başardım" derler. Hâlbuki insanın kudreti küçücük bir virüse dahi karşı koyamaz. O halde, yapılan işlerde insanın fonksiyonu yalnızca "İSTEMEK"tir. Yaratan Allah'tır; insan sadece iradesiyle meyleder ve ister.
Sizce sadece bu kadarcık bir meyille insan, Allah'ın yarattığı işlere "ben yaptım" diyebilir mi?
"Çok şey yaparız" dediler. Hatta sınırı aşıp "yaratırız" dediler. Kocaman hastaneler, laboratuvarlar, insan kanına eş kan yapamadı. Çocuklar için anne sütünden iyi gıda bulunamadı.
İlim, ne kadar ilerlerse ilerlesin, Allah'ın ilim sıfatı yanında zerre kadardır. Bulutlardan, şimşek ve yıldırımı yani sudan elektriği, ateşi yaratan, Allah'tır. Hastane, ilaç, tıp her şey demek değildir. Eğer servet ve ilim her derde deva olsaydı, zenginler, alimler dertsiz olurdu...
Tesadüf denilen şeyler İlahi planın tecellileridir. Kader hükmünü verince her şey ona razı olur. İnsan karşı koysa da koymasa da kader hükmünü icra eder.
Kadere yön veren, insanların istekleri, arzuları, dualarıdır. Kadere inanmayan da kaderini yaşar!..
| 4月20日
| Mü'min denge insanıdır. İnanan bir gönül, her mevzûda olduğu gibi rızık peşinde koşarken dinine hizmet etme mevzûunda da ifrat ve tefrite düşmekten kendini korumasını bilmelidir. |
|
|
|
|
Dünyaya dünyada kalacağı müddet kadar, âhirete de yine orada kalacağı müddet kadar ehemmiyet verme dengeyi bulmanın nirengi noktasıdır. Bu sebeple, bizim dünya ile alâkamız, her yerde izzet-i İslâmiye'yi göstermek, temsil etmeye çalıştığımız elmas misali hakikatleri başkalarına da anlatmak, o aydınlık yolu onlara tanıtmak düşüncesine matuftur. Asıl gayemiz bu olunca, gözümüzün bir kenarıyla bazen dünyaya bir "nigâh-ı âşina" kılmamız da yine bu gayeye hizmet edecektir.
Evet biz, "Allah'ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesad peşinde olma. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez" (Kasas, 28/77) beyanıyla tam mutabakat içerisinde olmak zorundayız. Zira o âyet-i kerimede Kur'ân, "Ahiret yurdunu ara" derken "ibtiğa" fiilini kullanıyor ki, bu "bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete ahiret kadar değer ver" demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de "nasibi unutmama" esasına bağlı kalınmalıdır.
Bu dünyada, Cenâb-ı Hakk'ı tanıma ve başkalarına tanıtma, i'la-yı kelimetullah vazifesini yerine getirme dışındaki her şey ikinci-üçüncü dereceden, tâlî işlerdir. Meslek, maaş, eğitim, evlilik, yurt-yuva... Birinci hedef değil, asıl gayeye yardımcı unsurlardır. Mü'min hayatını bu esasa göre programlamalıdır. Ve demelidir ki; "Benim hayatımın gayesi dinimi neşretmektir. Ama yaşayabilmem için, -varsa- çoluk çocuğumun geçinebilmesi için, şu fânî dünyanın da bir tarafından tutarım. Cenâb-ı Hakk'ın bana ihsan ettiği şeylerle iktifa ederim. Az verirse aza kanaat ederim; çok verirse hem şükür hisleriyle dopdolu olarak hizmette koşturur, hem hizmet yolunda infak ederim; hem de kendi ihtiyaçlarımı karşılar, çoluk çocuğuma bakarım. Dünya adına hırslı davranmam. Hırsımı, sonuna kadar Allah rızasını kazanmaya ve Allah'ın rızasını da i'la-yı kelimetullah vesilesiyle tahsil etmeye sarf ederim. Harîsim ölesiye.. Beni öldürecek kadar bir hırsım var. Ama ben Allah'ın rızasını kazanma hususunda hırslıyım." Evet, mü'min böyle demeli ve hayatını bu istikamette programlamalı; ahiretle alakalı işleri ilk sıraya koymalı, dinlenmek için az kenara çekildiğinde bulduğu boşlukları da dünyevî işlerle doldurmalıdır.
Zaten kabiliyet itibarıyla i'la-yı kelimetullah yapmaya müsait yaratılmış bir insan, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini donattığı o güzel istidatları dünyaya ait bir kısım hasis şeyleri kazanmak için sarf ederse; Allah onu maksadının aksiyle tokatlar. Böyle birisi, bütün ömür boyu koşar da bir çuvaldız boyu yol alamaz. Zira, Yüce Yaratıcı bu fevkalade kabiliyetleri dünyaya ait bu hasis şeyleri tahsil etmesi için vermemiştir ona. Bugün, din tahsili yapmış bazı insanların yüzüstü sürüm sürüm olan durumu buna çok önemli bir örnek teşkil eder. Maalesef onlar, dini anlatma dışında başka şeyler düşünmüşler, dünyanın değersiz işleri ardına düşmüşlerdir. Oysa bu dünya düşünmeye değmemektedir. Şu kısacık ömür öyle de geçer böyle de. İnsan daha rahat bir iş bulamazsa, gider bir yerde taş kırar. O olmazsa eline bir kürek alır, işsizlerin beklediği yerde bekler, fırsatını bulup birinin bahçesinde çalışır, öbürünün toprağını atar ve böylece iâşesini temin eder. Helal kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icra edilen mesleğin türü ya da yapılan iş çok önemli değildir. Bir Müslüman için mutlaka üst seviyeden, aristokrat bir hayat yaşama şartı yoktur. Ama Cenâb-ı Hak fevkalâdeden geniş imkânlar lütuf ve ihsanda bulunursa, şükür duygusu ve tevazu korunarak o imkânlardan istifade edilebilir.
Bazen dünya kapılarının açılması, bol bol nimetler verilmesi insanın aleyhine de olabilir. Kimi zaman bolluk ve refah küstahlaştırır insanı.. geçim kolaylığı şımartır.. lüks felç eder.. şatafatlı ve süslü bir yaşam tarzı öldürür. Oysa ki, Hakk'a hizmet yolunda canlı insana ihtiyaç vardır. Canlı insan, birkaç kuru ekmek parçasıyla doymasını, bir kayanın üzerine başını koyup yatmasını bilen ve "Çok şükür Allah'a doyduk, yatacak bir yer de bulduk." diyen insandır.
İmanlı bir gönül kulluğa kilitlenir
Böyle bir insan, kendi aleyhine cereyan eden hadiselere ve maruz kaldığı sıkıntılara takılmadan yoluna devam eder; ümitsizlik ve atalete düşmeden, yolda kalmayı ve geri dönmeyi aklının ucuna getirmeden. Geçmesi gerekli kapıları zorlar, "açılmaz"ı hiç kabul etmeden. Bir vesileyle arz etmiştim; karınca çeliğin içinde bal olduğunu bilse, gelir onun etrafında altı ay dolaşır. Bir taraftan delik arar, bir yerden tükürük atar, çeliği bile paslandırıp delmeye uğraşır. En olmadık yerlerin kapağını açar bakarsanız, orada da karınca bulabilirsiniz. O hedefe kilitlenmiştir; ne yapar eder hedefine açılan bir kapı bulur.. İmanlı bir gönlün sahibi de kulluk vazifesine kilitlenir ve yapması gerekenleri her hâlükarda yerine getirir..
Bu mevzuda üç husus çok önemlidir. Bir: im'an-ı nazar; yani, bakışı bir noktaya çevirme ve orada fikren yoğunlaşma. İki: im'an-ı nazarın ötesinde iltisak-ı kalb; yani, o meseleyle perçinlenmiş gibi bir kalbî bağlılık.. onu düşünmeden edememe, kalbe yapılan her müracaatta o meseleyi görme. Üçüncüsü de: En ağır şartlar altında dahi engellerden sıyrılıp mutlaka yola devam etme azim ve gayreti.. kurtulma gayreti değil, yola devam etme azmi. Böyle olunca, insan belki birkaç kez tökezler, yüzüstü kapaklanır ama tekrar doğrulup yeniden nihaî menzile yürür. Önündeki bir kapı kapansa, o başka on kapının sürgüsünü zorlar, kilidini açmaya uğraşır. Bir de Hazreti Müfettihu'l-ebvab'a teveccüh etti mi kapanan bir taneye mukabil on kapının kendisine açıldığını görür. Evet, salih bir kula düşen "Ey bütün kilitli kapıların anahtarına sahip, kapıları açan Allah'ım, bize de en hayırlı kapıyı aç! Şüphesiz Sen lütfu ve ihsanı bol, cömertlerden cömert, nimet ve bağışları engin Rabb'imizsin!" deyip O'na iltica etmek ve sonra da kendi üzerine düşen vazifeyi yapmaktır.
|
| 4月19日
| İmanımızın temin ettiği ahlak vardır. Mesela meyvelerin çürük taraflarını gizlemeye çalışan bir manav, imanlı ise, birdenbire Allah'ın her şeyi gördüğünü ve bildiğini hatırlar. O an, sanki imanı bir suflör olur ve bağırır:
|
|
"Ey Müslüman, dikkat et!.. İmanına, dinine aykırı hareket ediyorsun." Adam hilesinden böylece vazgeçer.
Meyve vermeyen ağaca "odunluk" derler. Müslüman'ın meyvesi de Peygamber ahlakıdır.
Herkes ilmine ve kabiliyetine göre böylesi iç konuşmalara erer, aniden başını kaldırır, "seç, al; çürüğü de var, sağlamı da!" diye malının ayıbını gizlemez, helal kazanç sağlar.
Böylece Peygamber'i taklit etmiş olur.
Yeryüzünü bir talimgâh yapan Allah, insanlar topluluğunu buraya toplarken, Peygamber Eendimiz'i de başöğretmen makamına getirmiştir.
Kur'an-ı Kerim, bu eğitim sisteminin yönetmeliğidir. Demek ki Peygamber Efendimiz, Kur'an'ı anlamaya ve yaşamaya en uygun şekilde yaratılmış; O, İslamiyet'i anlamış ve yaşamış, böylece kendi şahsında ispat etmiş ki, insanların bütünü Hz. Muhammed'e benzer tarzda yaşasa, şu dünya bir cennet manzarası arz edecek!..
İşte insanlığın gayesi ve hedefi budur! Yani Peygamber'in ahlakı ile ahlaklanmak!..
İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki (ra) demiş ki:
"Ben, seyr-i ruhanide kat-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli; sünnet-i seniyyeye ittiba edenleri gördüm."
Çeşitli cemaatler var. O cemaatlerin her birinin mensupları, manen yükselmek istiyorlar. Kimisi zikrederek yükselmek istiyor, kimisi tefsir okuyarak, kimisi Kur'an okuyarak yükselmek istiyor; cemaat mensupları böyle çalışıyor.
İşte Ahmedi Faruki onların içinde en yüksek, en nurlu derecede, sünnet-i seniyyeye ittiba edenleri görmüş.
Adam diyor ki, "Ben ilimle yükseleceğim." Öbürü diyor ki, "Ben zikrederek yükseleceğim."
"Sen, kafandan geçen fikirleri bir kenara bırak", diyor Ahmed-i Faruki; "Peygamber ne yaptı, önemli olan o. En yüksek makam sünnet-i seniyyeye ittibadır."
"Şahadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed (sas), O'nun kulu ve resulüdür."
Kelime-i şehadetin içinde bir hayat şekli vardır. Helal dairede bir hayat...
Haram daireden uzak bir hayat...
Bediüzzaman buyurmuş ki:
"Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı... Ne vakit sünnete yapışsam, yol aydınlaşıyor, selametli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum." (Lem'alar)
Peygamberimiz'in doğumunu kutlayan, YENİDEN DOĞMALI!
Yeniden dünyaya gelir gibi, hayata yeniden başlamalı ki, kâinat çapındaki bu davanın sırrına ersin...
|
|