|
|
September 30
| Geçmiş bayramların birinde bayram namazını kılmak üzere uzaktaki büyük bir camiye gitmeye karar vermiştim. Hâlbuki evimizin çevresinde beş cami vardı.
|
|
İstanbul'da uzak camiye gitmemin sebebi, orada İslamiyet'e 60 sene hizmet eden, ilmi ile amil yaşlı bir hocaefendi ile, konuşmasını bilen genç bir hoca vardı. Birinden kalbim, diğerinden aklım istifade ediyordu...
En azından üç bin, belki beş bin mü'min camiyi doldurmuştu. Namaz kılındı, Kur'an-ı Kerim okundu ve vaaza başlandı. Hepsi güzeldi...
Vaiz efendi, "şu camide içki içilse, kumar oynansa olur mu? Elbette olmaz. Hiç kimse böyle bir şey yapamaz, kimse buna izin vermez. Çünkü burası Beytullahtır, yani Allah'ın evi...
Peki, camiler Beytullah, insanın vücudu ve yeryüzü Beytullah değil mi? Beytullah diye camiye içki sokulmuyor. İnsan kendi vücudunu da cami kadar mübarek bilip, oraya da içki gibi kötü şeyler sokmamalı..."
Böylesine bir vaazdan sonra hutbeye çıkan yaşlı imam efendi, "Ey Allah'a inananlar topluluğu", diye hitap etti. Fakat bu topluluk "cemaat" değildi. Çünkü birbirini tanıyan çok azdı. Birbirinin derdine derman bulan, birbirinin sevincine ortak olan yoktu.
Tarihin öyle devirleri olmuş ki, cemaat ilmin, tekniğin zirvesinde dolaşmış, zaferden zafere koşmuş... Tarihin öyle devirleri olmuş ki, cemaat sokakta ve çarşıda Hıristiyan hayatı yaşamış, İslamiyet'i de adeta camiye hapsetmiş...
Camiden cemaat boşalırken, yaşlı bir şahıs, caminin penceresine yaslanmış ağlıyordu. Mendili gözlerine bastı, uzun uzun ağladı... Oradaki topluluk "cemaat" olmadığı için, bir kişi gelip "kardeş derdin nedir?" diye sormadı. İslam ahlakını da yeteri kadar anlamadığımız için ben de soramadım, ya adam derse "sana ne?.."
Kim bilir yakınlarından birisi mi öldü, evinde matem mi var, yeri dolmayacak bir boşluk mu oldu?..
Velhasıl öyle bir cemaat ki, gülenlerin ağlayanlarla ilgisi yok...
Şahit olduğum bir diğer olayı daha anlatayım: Soğuk bir bayram sabahı, cemaatle beraber namaz kıldık, çıkacağız. Bir adam üzerindeki montu çıkardı, gömleğiyle gelen bir gence verdi. Delikanlı montu giyince, ellerini ceplerine soktu, baktı ki para var. Paraları montu veren adama uzattı. Adam aynen şöyle söyledi: "mont da senin, cebindekiler de..." O genç teşekkür etti, boynunu büküp gitti. Camiden çıkan adam, cemaatten birinin üzgün olmasına razı olmadı...
Bayram, sevinmenin adıdır. Hem biz sevineceğiz, hem başkalarını sevindireceğiz. 30 gün aç susuz kalarak Allah'a itaat ettik. Şimdi Allah'a itaat etmenin bayramını yapacağız... Elhamdülillah Müslüman'ız. Müslüman olmanın bayramını yapacağız... Adem Aleyhisselam gibi bir Peygamberin neslinden geliyoruz. Kur'an okuyoruz, Allah'la konuşuyoruz; Böylece bayramın tadını çıkarıyoruz...
Şair diyor ki:
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır..."
Biz de deriz ki, bayramları bayram bilen varsa gerçekten o, bayramdır... (arim_sel@hotmail.com) SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
| September 28 İsimlerin baş harfleri, kişinin karakterini yansıtıyor. Ayrıca isminiz aşkınızı da etkiliyor. Aşk, hayatımızın olmazsa olmaz duygusu! Peki ismimiz aşkımızı etkiliyor mu? Uzmanlar, isimlerin insanın karakterini etkilediğini açıkladı. Baş harflerine göre şekillenen kişilikler şöyle: "A: İlla da ilişkilerinizde romantizm diye tutturduğunuz söylenemez! Daha çok aksiyonla ilgilisiniz. Hareket lazım size, hareket. Üstelik uğraştığınız her şeyde. Flört edecek kadar sabırlı değilsiniz. Ama dobralığınıza söyleyecek hiçbir şey yok. Eşiniz çok çekici olmalı. Özellikle fiziksel yönden. Çünkü bir şehvet düşkünü olarak siz buna çok önem verirsiniz.
B: Duygusallık ve romantizm sizin özelliğiniz. Mum ışığında yemek, ay ışığında yürümek sizin için ideal. Sevgiliniz size hediye almak zorunda çünkü bu tur numaralardan hoşlanıyorsunuz. Özellikle seks konusunda iradeniz çok kuvvetli. Sevginizi ifade in ideal. Sevgiliniz size hediye almak zorunda çünkü bu tur numaralardan hoşlanıyorsunuz. Özellikle seks konusunda iradeniz çok kuvvetli. Sevginizi ifade etme kabiliyetiniz muazzam.KADINCA.NET
C: Sosyallik paçalarınızdan akıyor. Siz flörtsüz duramazsınız. Sevgiliniz yandı her an yanınızda olmak zorunda. Tamam duygulu ve duyarlısınız ama seks de önemli değil mi? Biraz bencilsiniz, ne ayıp, sankieşiniz, sevgiliniz size tapmak zorunda! Seksi sevmenize rağmen çok uzun süre hayatınızda seks olmadan yaşayabilirsiniz.KADINCA.NET
D: Kafaya takmaya görün! Onu mutlaka elde edersiniz. İmkansız olsa bile kolay kolay vazgeçmezsiniz. Yardımseverliğin bu kadarı da fazla. Popülerliğinizin kaynağı da bu. Sıfatlarınız şunlar; Seksi, sadık, kıskanç ve bencil.
E: Seks sizin için zevkten daha öte bir şey! İş, stres, para, dış etkenler seks hayatınızı olumsuz yönde kolayca etkileyebiliyor. Ama her şeye rağmen asla seks duygunuzu tamamen kaybetmiyorsunuz. İhtiyacınız sürekli ilgi. Allah kolaylık versin.KADINCA.NET
F: İdeal sevgili, ideal romantik. Sevgilinizi ilahlaştırıyorsunuz. Üstelik bundan zevk alıyorsunuz. Dışarıdan gösteriş düşkünü olarak görülebilirsiniz ama içinizde sıcak ve romantik bir insan var. Umarım peşinde koştuğunuz ideal sevgiliye ulaşırsınız.KADINCA.NET
G: Sizin için söylenecek iki sözcük: Müşkülpesent ve ayrıntıcı. Biraz özentisiniz. Statüsü sizden yüksek insanlarla ilişki kurmaya bayılıyorsunuz. Ayrıca bir özelliğiniz daha var, erotizmin zirvesine nasıl ulaşabileceğinizi iyi biliyorsunuz.KADINCA.NET
H: Sürekli bir arayış içindesiniz. Üstelik ne aradığınızı da biliyorsunuz: Sizi her yönden zenginleştirecek bir partner. Onun için her şeyi yapabilirsiniz. Ama bunu yatırım gözüyle yapmanız iyi değil. İtiraf edin bazen yapıyorsunuz!
I - İ: Sevilmek için yaratılmış birisiniz. Sevgilinizin size tapması için her şeyi yapabilirsiniz. Ama unuttuğunuz bir şey var her şeyi hep ondan bekliyorsunuz. Bu kadar çabuk kırılmanızın nedeni bu. Sizin için aslolan güven duygusudur. Seks ise sadece doyurulması gereken bir ihtiyaç.
J: Müthiş bir fiziksel enerjiniz var. Sevişirken hiçbir güç sizi durduramaz. Partnerinizin yorulması hariç! Sizin için karşı cinsle ilişki bir meydan okuma. Romantik olduğunuz söylenebilir ama sizi asil ilgilendiren baştan çıkarmak. İdeal aşka inanıyorsunuz. İşiniz kolay değil.KADINCA.NET
K: Ketum ve utangaçmış gibi görünüyorsunuz ama son derece şehvetli ve duyarlı bir insansınız. Ama bunu kimseye çaktırmıyorsunuz. Ticari kabiliyetlerinize maşallah. Bu işin bütün ayrıntılarına hakimsiniz. Ciddi görüntünüz insanlarda çekingenlik yaratıyor. Aldatmaktan ve aldatılmaktan nefret edersiniz.KADINCA.NET
L: Aşk, sizin için tutkuyla eşdeğer. Sevilmekten çok sevmeye önem veriyorsunuz. Birine bağlanmak sizin için çok değerli. Aşk konusunda her alanda basari garanti. Bu yüzden biraz maymun iştahlısınız. Yeni tatlar deneme potansiyeline sahipsiniz. Tuzlu mu, tatlı mı, ekşi mi? Sevgilinizin işi zor çünkü entelektüel olmak zorunda.KADINCA.NET
M: Çok duygusalsınız. Bir ilişkiye girdiğinizde tüm benliğiniz eriyip gidiyor. Seks özgürlüğüne inanıyor gibi görünseniz de, lafta, doğru değil. Fantezileriniz ve seksüel enerjiniz tükenecekmiş gibi durmuyor. Birlikte olduğunuz insanı çocuk gibi koruyup, kolluyorsunuz. Ama onun bundan sıkılabileceğini hiç düşünmüyorsunuz.KADINCA.NET
N: Sizi yakından tanıyanların asla inanmadığı iki sıfatınız var: Masum ve çekingen. Bu sadece dış görünüşünüz. Son derece aldatıcı. Seks konusunda çok yeteneklisiniz. Sekste tekdüzeliğe asla tahammülünüz yoktur. Maalesef mükemelliyetçisiniz. Bu yüzden de sizin standartlarınıza uygun birini bulmanız çok zor oluyor.
O - Ö: Oooo sekse çok düşkünsünüz! Ama biraz da çekingensiniz. Enerjinizi başka alanlara yönlendirmeniz bu yüzden. Para ve güç sizin için çıkış yolu. Düşkün olmanıza rağmen seksi ciddi bir iş gibi görüyorsunuz, karşınızdakini de seksüel bir obje gibi. Bu yüzden itirazlar geliyor.
P: Sizin için hayatın anlamı sosyal statü. Biriyle birlikte olabilmeniz zor. Çünkü eli yüzü düzgün olmayan biri sizin statünüzü düşürür. Üstelik çok da zeki olmalı çünkü siz tartışmadan duramazsınız. Bu sizin için bir ihtiyaç!
R: Birlikte olmak için en iyisi kendinizi kopyalamanız olurdu. Çünkü sizin tıpkı kendiniz gibi birine ihtiyacınız var: Entelektüel ve zeki. Akil sizin için fiziksel güzellikten daha önemli. Ama bu seksin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Eşiniz yatakta etkili değilse, öğretmekten, zevk alırsınız.
S - Ş: Gevezesiniz. En büyük zevkiniz konuşmak. Esiniz dinlemekten hoşlanmıyorsa yandınız. Eş değiştirmek zorundasınız. Çünkü konuşmak sizin için bir ihtiyaç. Hayatınızdaki her şey derli toplu olmalı. Uyumsuzluk ve karmaşadan nefret ediyorsunuz. Siz her şeyi kontrol etmek istiyorsunuz. Çok flört ediyorsunuz. Sizin için flört seksten önemli. Ama bir kere kalbinizi kaptırmaya görün, dünyanın en sadik insani oluverirsiniz. Size uygun sevgili bulamazsanız, iyi bir kitapla da idare edebilirsiniz.KADINCA.NET
T: Tam bir romantik. Aşka düşkünsünüz. Flört için ideal bir tipsiniz. Aşık olduğunuzda romantiksiniz ve bu yüzden de kırılgansınız. Ufak bir aksilik durumunda bu durumu düzeltmek için her şeyi yapabilirsiniz. Ama unuttuğunuz bir şey var; ayaklarınızın yere sağlam basması durumunda anında gerçekçi olursunuz.
U - Ü: Tam bir paradoks. Aşık olduğunda gerçekçi, aşık olmadan duygusudur. Seks ise sadece doyurulması gereken bir ihtiyacı zamanlarda aşka aşık bir tip. Her zaman değer verecek birini arar. Sevmek için yaratılmıştır. Sevgilisini her şeyin üzerinde tutar.
V: Sizden adam olmaz, her zaman özgürlük ve heyecan peşindesiniz üstelik gizemli insanlar ilginizi çeker, sizi büyüler. Ya yaşça büyük ya da küçük insanların peşinde koşarsınız. Bu yüzden bütün ilişkileriniz tehlikelidir.KADINCA.NET
Y: Bağımsızlık, sloganınızdır. Biriyle olmanız zor, haliyle. Her zaman kendinizi ispatlamak zorundasınız. Özellikle sevgilinize karşı. Ya o da kendini ispatlamaya kalkarsa? Ama Allah için son derece açık ve çekici bir insansınız. Sekse önem veriyorsunuz. Ama para daha önemli. Ne ayıp!KADINCA.NET
Z: Aşkın acı çekmek olduğunu artık biliyorsunuz. Samimi, hassas, duygusal ve hayalperestsiniz. Başı dertte olan insanlar için, sizden daha iyi biri bulunamaz. Üstelik her zaman da sevgilinizin kurtarıcısısınız. Ama paylaşmaktan çok hoşlanmıyorsunuz. Özel hayatınızı, sırlarınızı kendinize saklıyorsunuz. Belli olmasa da seksi seviyorsunuz. Evlenmek zorundasınız yoksa yapamazsınız."
| “Gelebilseydik bir kerecik göz göze ey yaşamak”
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU Ayna ve kadın... Tahmin edileceği üzere uzunca bir süredir birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Kadın güzelleşme telaşında. Dudaklarını kızıllaştırıyor önce. Rujun ucu aynada geziniyor. Yanaklarında utangaç bir allık beliriyor.
Fırça aynanın yüzünde geziniyor. Saçlarına geliyor sıra. Takılar aynaya takılıyor. Kulağının aynadaki görüntüsüne bir küpe resmi iliştiriyor. Boynunun göründüğü yere güzel bir gerdanlık çiziyor.
Hayır, hayır! Ayna karşısında bir makyaj değil bu. Ayna üzerinde! Kadın kendisini değil de aynadaki görüntüsünü süslemektedir. Makyajını aynanın yüzüne işlemektedir. Bir o kadar garip, bir o kadar da acı...
Makyajının bittiğini düşünüp gitmeye kalkarsa... Derin bir hayal kırıklığı. Buruk bir hüsran. Tuhaf bir aldanış. Aynaya yapılan makyaj ne aynaya yakışır, ne de ayna karşısında duraklayanda kalır. Kadının yüzüne, saçlarına, kulaklarına, gözlerine yapıştırdığı ziynetler çözülür. Adımını atar atmaz, makyajı dağılır. Ardı sıra gelmez güzelliği. Hepsi ayna üzerinde kalıverir.
Gençliğiyle ve gençliğine denk gelen güzelliğiyle övünen bir insanın da farklı bir şey yapmadığını düşünüyorum. Söz gelimi 2008 yılında gençliği ve güzelliğiyle övünen biri, büyük bir ihtimalle 2008 yılında genç olma sırasının kendisinde olduğunu da biliyor olmalıdır. Biliyor (mu?) Sadece sıranın kendinde olduğunu. Ama sadece sıranın kendine geldiğini. Sıra dediğin gelir de geçer de. Yirmilik delikanlı şimdi aynalara bakıp övünüyorsa, övündüğünden çok yerinme ve utanma da borçlanır. Niye mi? Henüz sıranın kendisinde olmadığı, gençlik ve güzellik sırasının başkalarında olduğu, ancak bir pıhtı halinde var olabildiği, kendisini aynaların bile ciddiye almadığı, “olsa da bir olmasa da bir” “şey” olduğu o günlere, meselâ, 1988 ve önceki yıllara da yazıklanmalıdır. Ve dahi şu anın pıhtılarına, bir çiğnemlik etlerine, düşecek olsa pekâlâ çöpe atılabilir zavallı ceninlerine, meselâ 2018’lerde bir derin mahcubiyet ödeyeceğini hatırında tutmalıdır.
Zamanın üzerimizdeki hükmü bugünler için gençlik olabilir, yaşlılık da olabilir, hayat da olabilir, ölüm de olabilir, henüz doğmamışlık da olabilir. Bu, bir ayna yüzeyine yapıştırılmış/çizilmiş süslerden kendi yüzümüze güzellik devşirmeye benzer. Oysa, aynaların bize yansıttığı bize kalmayacak... Bir başka yılın aynasında yüzümüzde kırışıklıklar olacak, daha ötede bir aynada ise üzerimize toprak yığını ve en fazla soğuk bir taş düşecek.
Nasibimiz bize kalansa, gençlik de değil nasibimiz, ihtiyarlık da... Ölüm de nasip değil, hayat da. Sahip olmak, sahip olduğumuzun bizde kalmasını, bizim de onda kalmamızı gerektirir. Ama... Zenginlik de yoksulluk da, başarı da başarısızlık da gelip geçer sadece. Bir süreliğine yanımızda tutulur hallerimiz. Karşılıklı iki trenin gelip geçişi gibi. Bir aralık. Bir anlık. Bir yan yanalık.
Şu nebevî gölge meselinde olduğu gibi: “Ben ve dünyanın misali bir ağaç gölgesinde dinlenen yolcunun misali gibidir.” Yolcu olduğunu unutup ağaç gölgesinde ebedî konaklamaya kalksan bile, gölge senin üzerinde kalmaz. Kalkar ve gider.
“Günler insanlar arasında dolaştırılır” der Kur’ân. Demek ki günler kadar asıl değiliz. Günler değil, insanlar gelip geçiyor günlerin önünden. Sabit olan günler, insanlar değişken. Bir nöbetçi gibi şimdilik dikildiğimiz bir kulübeciktir yıllar. Halden hale yuvarlanıyor bedenlerimiz. Eksiliyor. Eskiyor. Yaşadığımız her hâl, bize bir ara uğrayan bir misafir. Seferde hallerimiz. Bizde kalmaya kararlı değil. Vedası kavuşmasında başlıyor her lezzetin.
Saklandığımız haz kuytularında eskidiğimizi unuttururuz kendimize. Her sabahın bir bugünümüzü daha dün ettiğini bilmez gibiyiz. Her nefesin hesaptan düşüldüğünü hissetmeyiz. Kendimizi kendi ellerimizle iteriz unutuşun kuyusuna. Kalbimize uzanan umutlar bir ucuzcu bezirgânın elleri gibi satışa götürür bizi. Avuntu köşelerinde suskun birer sürgündür sevinçlerimiz. Baktığımız her köşede ölü bir deniz. Sanki yüzlerimiz bin kevgir. Üst üste durmuyor haz tuğlalarımız. Vedaları emziriyor gözlerimiz. Ne kadar acı ka(y)nıyor suskunluklarımızın dibinde bir bilseydik. Gelip geçeniz biz. Dökülüyor bir bir metal sevinçlerimiz. Kısalıyor günlerimiz. Uzuyor gölgelerimiz. “yanaşsaydın yandaşım olsaydın bir sığınak /yağmur altında sığındığım bir kerpiç evcik /olsaydın olduğumu anlasaydım oldu olacak gelebilseydik bir kerecik göz göze ey yaşamak.” (Yusuf Özkan Özburun)
“Ve’l asr. Hüsrandadır insan.” |
| Ben ‘bakkal tarzı’ şarkı söylüyorum
|
|
Aylar önce Hande Yener’in başlattığı ‘bakkal şarkı’ polemiği hâlâ sürüyor. Pop müzik sanatçısı Burcu Güneş, Michael Jackson ve Elvis Presley’in şarkılarının bakkal şarkısı olarak tanımlandığı bir ortamda kendisinin de bakkal şarkısı söylemek için yola çıktığını söylüyor.
“Eğer alternatif müzik yapmak gibi bir kaygım olsaydı o zaman pop ile değil başka bir tarz ile piyasaya çıkardım.” demekten de kaçınmıyor. O kendi yaptığı müzikten ve gittiği yoldan emin. Fakat yaşadığımız toplumla ilgili ciddi şüpheleri olduğunu söylüyor. Pop müzik sektöründe kim sanatçı, kim gibi bir tartışmanın yaşandığı görüşünde olan Burcu Güneş, şarkıcılığın yanından geçemeyecek isimlerin bugün ‘popun kraliçesi’ olarak anıldığı görüşünde. Popçuların farklı tarzdaki müzikleri kıyısından köşesinden söyleyebildiğini düşünüyor. Burcu Güneş, caz söylemenin de herkese nasip olmayacağı fikrinde. O bu anlamda kendini şanslı sayıyor. Dinleyici kitlesini, genç olarak tanımlayan Burcu Güneş her jenerasyona kendisini yeniden tanıtma ihtiyacı hissettiğini ifade ediyor.
Müzik bir kıyafet istediğimi giyerim
Güçlü sesi ile pop müzik dünyasına girdiğinde istikrarlı bir şekilde bu piyasada varlığını sürdüreceğinin işaretlerini vermişti. Kimilerine göre o birçok kişiye nasip olmayan sesini piyasa şarkıları ile harcıyor. Burcu Güneş, bu eleştirilere karşı “Alternatif müzik yapacak olsam piyasaya farklı bir giriş yapardım, ‘bakkal şarkısı’ söylemek için yola çıktım.” diyerek cevap veriyor. Ben Ateş, Ben Su albümünden bazı şarkıları remix olarak on the club alümünde bir araya getiren Burcu Güneş ile albümünü bahane edip görüştük.
Bu dönem club albümlerinin dönemi mi?
Mutlaka talepleri göz önünde bulunduruyoruz. Pop müzikte zaten ne seviliyor ne sevilmiyorsa bakarak bir bakış açısı oluşturuyoruz. Tabii biz neye hazır olduğumuzu ve ne yapmak istediğimizi de göz önünde bulunduruyoruz. Bazıları “Yaz başı niye çıkmadı bu albüm?” gibi sorular yönlendiriyor. Demek ki o dönem değilmiş. Zamanlama olarak öyle bir sınırlama da görmüyorum.
Bu şarkılar Ben Ateş, Ben Su albümünün remix hali. Neden buna gerek duydunuz?
Benim son albümüm bazı müzik yorumcuları diyebileceğim otorite diyemeyeceğim kişiler tarafından fazla kaliteli bulundu. Burcu Güneş, ciddi bir çizgi albümü yaptı, kendi kalitesini, yorumculuğunu oturttu şeklinde yorumlar yaptılar. Fakat yapımcı adına bunun çok doğru bir proje olmadığını söylediler. Fakat ben buna katılmıyorum. Çünkü her sanatçının kendine göre bir ticarisi vardır. Tamamen albümlerin satmadığı bir döneme geldiği için istenilen hedefe ulaşmadığını düşünüyorum. Böyle düşünülen bir albümden uygun olan parçaları on the club’da remix olarak hazırladık. O albümü perçinlemek istedik.
Yani albümlerim ticari albümlerdir diyorsunuz?
Dillerden düşmeyen ve hâlâ konuşulan bakkal şarkıcısı kavramı var. Geçenlerde bir programda bakkal şarkısı nedir ve bakkal şarkıcısı kimlerdir diye bir çerçeve çizmişler. Michael Jackson, Eagles, Elvis Presley’in şarkılarının bakkal şarkısı olduğu söyleniyordu. Hepsi benim çocukluğumdan beri dinlediğim, öğretmenim diyebileceğim sanatçılar ve şarkılarına bakkal şarkısı deniliyor. Çünkü bütün dünya dinliyor o şarkıları. O zaman bende bakkal şarkısı yapıyorum ve bakkal şarkısı yapmak için yola çıktım. Eğer alternatif bir yanım olsaydı o zaman alternatif bir tarzım olurdu ve piyasaya çok daha farklı girerdim.
Club albüm çıkarmanız farklı tarzlara yönelip yönelmeyeceğinizi akıllara getirdi.
Sanatçı her türlü hissini, her türlü duygusunu yaşayan, neyi niye yaptığını çok düşünmeden, bir stratejiye bağlamadan hissettiği gibi yaşayan insandır. O yüzden belli bir kalıba sığdırmak bana mantıklı gelmiyor. Pop yapıyorum ama ben caz kökenliyim. Bir pop şarkıcısı az bucuk Türk sanat müziği söyleyebilir. Farklı tarzları kıyıdan köşeden söyleyebilir. Fakat ben caz söyleyebiliyorum demek herkese nasip olacak bir şey değil. Evinizde kırmızı ve siyah elbiseniz varsa kırmızı giymek istediğinizde onu giyersiniz. Bende bu var, istediğimde caz da söyleyebilirim.
Pop müzik söyleyerek sesinize haksızlık ettiğinizi düşünenler var?..
Öne çıkan şarkılar çok basit, dillere düşen şarkılar oluyor. Biz özellikle onları herkes dinleyebilsin diye basit, sade ve daha akılda kalıcı yapıyoruz. Bir ispat yok orada. Zaten iyi solistsen her dakika kendini ispat etme kaygısı görmezsin. Benim her albümümde hem ses kalitesi hem de yorumculuğu iyi olan şarkılar var.
Pop müzikte ivme düşüyor mu?
Mankeninden tutun da oyuncusuna, garsonuna, kuaförüne kadar herkes pop müzik yapmaya başladı. Birazcık ses çıkarabileceğini gören herkese çok güzel falan denmeye başlandı. Bu yüzden çok büyük bir kavram kargaşası var burada. Kim sanatçı kim değil önce ayırmak gerekiyor. Bilinçsiz bir şekilde şarkıcı görünen çok insan var. Bu cehaletle de hakikatten çok iş yapan ve halk tarafından da popüler olduğu için alkışlanan çok insan var. Hatta popun kraliçesi haline gelmiş manken arkadaşlar var. Özellikle bir tanesi.
Demet Akalın’ı mı kastediyorsunuz?
Siz tahmin edersiniz herhalde. Yani bu, şarkıcılığın yanından bile geçmeyecek bir arkadaş. Şarkıcılıkla bile alakası yok. Fakat halk bunu alkışlıyor, biletleri satıyor, para kazanıyor. Benim burada yaşadığım toplum ile ilgili şüphelerim var. Bizi dinleyenler ile ilgili ciddi şüphelerim var. O yüzden pop ile alakalı çok şey konuşabiliriz. Pop yaptığını iddia eden insanlar ile ilgili çok şey konuşabiliriz. Ama nereye varabiliriz? Ben burada bir otorite olmaya çalışmıyorum.
Bu şarkıcılar sinirlerinizi bozuyor mu?
Onlar sinirimi bozmuyor ama bana gelen e-mailler ve hâlâ beni anlayamamış dinleyiciler sinirimi bozuyor. Jenerasyon değişti, yeni gelenler de beni dinlemek istiyor. Diğerleri kadar ortada olmadığımı düşünüyorlar. Televizyona çık, daha fazla popüler şarkı söyle diyorlar. Beni anlamalarını bekliyordum. Ama gördüm ki her jenerasyona kendimi tekrardan anlatmam gerekiyor.
Fazla özgüvenli bulunuyorsunuz?
Genelde doğru kararlar verip doğru adımlar attığıma inanıyorum. Çok küçük yaştan itibaren bu işi yapıyorum. Neredeyse bebeklikten beri bu işin içerisindeyim. Yani kalkıp da kendimle ilgili güven sorunum olamaz. Şarkı söylerken kendimi çok iyi hissediyorum. Hatta dünyada bile olduğumu düşünmüyorum. Boyut değiştiriyorum. Kendi kendimi eleştirdiğim dönemler olmuştur. Fakat hiçbir zaman özgüvenimi kaybetmemeye çalıştım.
Sevenleriniz mi fazla, sevmeyeniniz mi?
Beni sevmeyen kim olabilir ki? Bizim sektörde benim sesimi, fiziğimi ya da ne bileyim kendime verdiğim değeri çekemeyen kompleksli insanlar olabilir. Bir de beni kaybetmiş yapımcılar olabilir. Ben biliyorum ki ben televizyonda bir yerde bir şey söylediğimde artık “bu kız bir şey söylüyorsa doğru söylüyordur” diye kulak kabartıyor insanlar. Kimin ne yapmaya çalıştığını biliyorlar. O yüzden dürüst konuşmakta hiçbir sakınca görmüyorum.
98 yılında çıkış yaptığınızda sizi gençler dinliyordu. Uzun zaman geçti. Şimdi kimler dinliyor?
Yine gençler dinliyor. İlk albümde hep sevdiğim şarkıları koydum ve dinleyici kitlesi belirlemedim. Fakat konserlerden, internetten ne istendiğine dair efekti alıyorum. Ne yaptığımda etkiliyim, ne zaman iletişim kuramıyorum biliyorum. Gençler her yaptığıma o kadar açıklar ki. Fakat belli bir kitle var, özellikle halk konserleri için söylüyorum, onlar Türk halk müziği ya da daha yerel müzikler dinliyorlar. Daha dramatik şeyleri seviyorlar. Çünkü hiçbir çıkış yolu göstermezler insanlara. Böyle şarkılar söyleyebilirim. Çok da geldi bana böyle teklifler. Yapabilirdim de çünkü sesim acıklı yerlere de gidebiliyor. Ancak, insanlara daha sevgi ile her şeyin çözülebileceğini göstermek. Dinleyici üzerinde etkim olduğunu bildiğimden bu etkiyi güzel kullanmak istiyorum. |
Quote
Talking about BAYRAM
Quote
BAYRAM
| Bayram için gelen çocuklara, şeker yerine minik hediyeler verelim
| |
|
|
Çocukların kapı kapı dolaşıp şeker toplamaları adettendir. Siz bu bayram bir farklılık yapın. Çocuklara şeker yerine minik hediyeler hazırlayın. Bütçenizi sarsmadan alına-bilecek bir sürü güzel hediye var. Bu renkli hediyeler çocukları çok sevindirecektir. |
|
|
|
|
Ramazan Bayramı oruç tutan yetişkinlerden ziyade çocukların hak ettiği bir bayram gibidir. En güzel bayramlıklar onlara alınır, en lezzetli çikolata ve şekerler onlara ikram edilir. Ayrıca, birçok yerde çocukların bayram tebriği için gruplar halinde kapı kapı dolaşması karşılığında şeker çikolata, bozuk para toplaması âdettendir. Bu arada anneler de sık sık 'ikram edilen her şekeri, çikolatayı, tatlıyı yememesi' konusunda çocuklara tembihlerde bulunur. Buna rağmen çok şeker yediği için rahatsızlanan kimi çocukların bayramı acılaşır. Ayrıca Ramazan Bayramı'nda artan tüketim talebini fırsat bilip piyasaya bol miktarda kalitesiz şeker ve çikolata sürüldüğünü de unutmamak gerekiyor. Şeker tadının bile yapay tatlandırıcı ile elde edildiği, kimyevi katkı maddeleri ve boyaların kullanıldığı ucuza satılan şeker ve çikolatalar alerji başta olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına sebep oluyor. Oysa bayramda çocukları sevindirecek hediyelerin sadece yiyecek türünden olması gerekmiyor.
Maksadımız onların minik kalplerinde bayram heyecanını uyandırmak ise bunu sağlamanın çok güzel yolları da var. Bayram ziyaretlerinde elini öpüp bayramını tebrik ettiği büyüğünden gelecek minik bir araba veya renkli bir tokayı kocaman bir gülümsemeyle kabul etmeyecek çocuk var mıdır? Günümüzde her şehirde açılan hediyelik eşya dükkânlarında bütçeleri sarsmadan çocukları sevindirecek birbirinden güzel rengarenk hediye seçenekleri bulunuyor. Renkli kalemler, kalem süsleri, silgiler, kalemtıraşlar, defter veya kitaplara yapıştırılabilecek minik resimler, kıstırıcılar, anahtarlıklar, minik arabalar, tokalar, yüzük, bileklik gibi çocuk takıları... 1-2 YTL'lik bu küçük hediyeler çok miktarda alındığında fiyatları indirilebiliyor. Bayram süresince kapımızın ziline dokunup koro halinde 'iyi bayramlar' dileyen çocuklar, çoğunu yiyemeyeceği şekerler, çikolatalar yerine daima bayram sıcaklığını hatırlatacak birer küçük hediye ile uğurlanırsa, o evi de, o bayramı da bir daha unutmayacaktır. Minik bir hediye oyuncağın çocuk dünyasında hangi manaya geldiğini fark etmek için gönlünüzdeki hatıra sandığını aralamaya ne dersiniz?
|
| SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU | Aşağıda vereceğimiz ipuçlarını gözden geçirerek erkek arkadaşınızın size sahiden âşık olup olmadığını test edebilirsiniz.
İltifat eder Son söyleyeceğimiz sözü en bastan dile getirelim: Erkekler her ne kadar "Benim için iç güzelliği önemli, fiziki değerlere çok önem vermem" deseler bile mutlaka dış güzelliğe bakarlar, öncelikle bir erkek âşık olduğunu ilk olarak sizi baştan aşağı süzerek belli eder.
Giyiminize, makyajınıza, yüz hatlarınıza, kilonuza, el- ayak bakımınıza, saçlarınıza, kalçalarınıza, göğüslerinize, gözlerinize… Kısacası onun tarafından baştan sona fiziksel bir sınavdan geçirilirsiniz. Sınav bitiminin ardından, "Ne güzel gözlerin var", "Saçlarını çok beğeniyorum", "Mini etek sana çok yakışıyor" gibi iltifatlarla karşılaşmaya başlarsınız.
Sözün kısası, iç güzelliğiniz de olsun ama yine de siz her zaman güzel ve bakımlı olmaya gayret edin. Çünkü bir gün mutlaka bir erkek tarafından iltifat alacaksınız.
Dinler Eğer bir erkek sizden hoşlandıysa ses tonunuzu, diksiyonunuzu; kısacası onu sözlerinizle nasıl etkileyeceğinizi merak eder. Yanınıza gelip sizinle konuşmak ve sorular sormak ister. Mümkün olduğunca ikinizin de hoşuna gidecek güncel konular bulmaya çalışın. Ona soracağınız sorular hem kendisiyle ilgilendiğinizi gösterecek hem de onun nelerden zevk aldığına dair size ipuçları verecek.
Erkekler güldüren ve zeki kızlardan hoşlanırlar. Örneğin ona çocukluğunuzun komik anılarını anlatabilirsiniz. Ayrıca tane tane konuşmaya gayret edin. İyi bir diksiyon ve etkileyici bir ses tonuna önem verdiklerini de unutmayın.
Fedakâr olur Eğer bir erkek sizden hoşlanıyorsa içgüdüsel olarak sizi korumak ister, örneğin kalabalık ortamlarda rahatsız olduğunuzu düşünürse sizin için tartışmaya girebilir. Size sorular sorarak ihtiyaçlarınızı anlamaya çalışır.
Sağlığınızın ve keyfinizin yerinde olmasını herkesten çok o ister. Sizi her koşulda korumaya çalışıp üzülmemeniz için elinden geleni yapar.
Zaman ayırmanızı ister Bir erkeğin hayatta en önem verdiği şeylerden biri de ilgilenilmektir. Kısacası ona önem vermenizi ve onunla vakit geçirmenizi bekler. "Bu akşam ne yapıyorsun?", "Kiminle çıkıyorsun?", "Seni evine bırakmamı ister misin?" gibi hafif kıskançlık kokan sözlerle de hayatınıza dâhil olmaya çalışır.
Onunla ilgilendiğiniz zaman mutlu olup, ona vakit ayırmadığınız zamanlarda ise kıskançlık duyguları ön plana çıkar. Eğer bir akşam eski aşkınızla yemeğe çıkacak olursanız, "Neden, ne gerek var ki?" veya "Ben varken neden onunla yemeğe çıkıyorsun?" gibi onlarca soruyla karşılaşabilirsiniz. Yani dikkat! İlişkinizin tehlikeye girmesini istemiyorsanız eski sevgililerinizle görüşmemeye çalışın. Eğer görüşecekseniz de bunu ölçülü tutmaya çalışın.
Bilin ki o sadece sizin tarafınızdan ilgi görmek istiyordur. Ona olan konsantrasyonunuzun azaldığını hissettiği andan itibaren aklına "Acaba başka bir erkek mi var?" sorularını getiriyor olabilir.
Her halinizle güzel bulur Elbette ki de saçlarınız yapılı olduğunda ve ışıl ışıl parladığınızda size iltifat etmesini doğal karşılıyor olabilirsiniz. Yataktan kalktığınız andan gece uyuyana kadar geçen her saniyenizde, ister bakımlı görünmek için tonlarca para harcayın isterseniz de en doğal halinizle, makyaj bile yapmadan gezin, o sizi yine de güzel bulacaktır. Bu durumda gözü sizden başkasını görmüyor demektir.
Öncelik sizsinizdir Seven erkek sevgilisine öncelik tanır. Onun için siz, zaman zaman ailesinden ve en yakın arkadaşlarından bile önce gelirsiniz, örneğin kız kardeşiyle ve sizinle alışverişe çıktığında en güzel kıyafetleri öncelikle size alır. Önce sizin iyi olmanızı, sizin gülmenizi ve mutlu olmanızı ister.
Soğuk bir yerde sizden başka üşüyen biri varsa ceketini önce size verir, hasta olduğunuzda işine gitmek yerine önce sizi ziyaret eder, hafta sonlarını ailesiyle geçirmek yerine sizinle program yapmaya çalışır. Çünkü siz onun hayatının en önemli değerisinizdir.
Arzular Seven erkek sizinle vakit geçirdikten ve özel pek çok şey paylaştıktan sonraki aşamada sizi yatakta da tanımak ister. Düzenli bir seks hayatı arzular ve sizden uzakta kalmaktan hiç hoşlanmaz. Bu yüzden siz, siz olun, onunla baş başa kalabileceğiniz tekliflere "Hayır" demeyin.
Birlikte olduğunuz erkek tarafından arzulanmanın kendinizi çok iyi hissettireceğinden ve bu özel anların ilişkinizi daha da güçlendireceğinden şüpheniz olmasın.
Siz de onu özlediğinizi belli etmek için iş dönüşünde onunla romantik bir yemek planlayabilir, hatta yemeği kendiniz pişirebilir ve sonrasında da ona istemiş olduğu "sıcak" ortamı hazırlayabilirsiniz. Sizin tarafınızdan hazırlanmış bu küçük sürpriz, emin olun ki çok hoşuna gidecektir.
Aşık Erkek Neler Der? Gözlerin çok güzel, bakışların beni çok etkiliyor.
Hafta sonu benimle tatile çıkar mısın?
Cep telefonunda numarası olan Mehmet kim, arkadaşın mı?
Aşkım beğendiğin ayakkabıların siparişini verdim.
Haftanın birkaç günü benim evimde kalmak ister misin?
Odamdaki dolabın bir bölümünü senin eşyaların için boşalttım.
Makyaj yapmasan bile sen her halinle bütün kadınlardan daha güzelsin.
| Hırsızlara bayram yaptırmayın
| |
|
|
Tatil günleri hırsızlar için bulunmaz fırsat. Emniyet yetkilileri, bayramda tatile çıkacak vatandaşları, evlerini tedbirsiz bırakmamaları konusunda uyarıyor. |
|
|
|
|
Ramazan Bayramı'na sayılı günler kaldı. Minikler birbirinden güzel şeker ve çikolataları yiyeceği için, büyükler ise evlat ve torunlarına kavuşacağı için heyecanlı. Bu yıl bayram tatilinin 9 güne çıkarılması da ayrı bir sevinç kaynağı oldu. Memleket ve turizm merkezlerine gitmeyi planlayanlar hazırlıklarını tamamladı. Birçok kişi ise tatil yerine ulaştı bile. Ancak henüz evden çıkmamış olanların hazırlıklarına önemli bir maddeyi eklemesi gerekiyor: Hırsızlara karşı tedbir.
Uzun tatil günleri hırsızlar için bulunmaz fırsat oluyor. Tedbirsiz bırakılan evde bu kez onlar bayram ediyor. Tatil dönüşü soyulduğunu fark eden ev sahibi ise hüsrana uğruyor. Sevincin üzüntüye dönüşmemesi için şimdiden uyarılara kulak asmak gerekiyor. Emniyet yetkilileri, tatile çıkmadan önce alınacak önlemler konusunda vatandaşları uyardı. Girecekleri evi tespit etmek için birçok yol deneyen hırsızların, ilk önce posta kutusuna baktıkları ortaya çıktı. Kutunun dolu olması, o daire sahibinin evde olmadığı şeklinde değerlendiriliyor. Evlerin gündüz saatlerinde bile soyulduğuna dikkat çeken yetkililer, hırsızların eşyaları battaniye ya da çarşafa sararak taşıdığını belirtiyor.
Kayseri Emniyet Müdürü Orhan Özdemir, önemsiz görülen detayların hırsızlar için bulunmaz fırsat olduğunu söylüyor. Posta kutusunun anahtarının komşuya verilmesini tavsiye eden Özdemir, gelen postaların günlük boşaltılması gerektiğini vurguluyor.
Ev ve otomobillerde hırsızlığa karşı alınması gereken önlemler şunları:
- Posta kutusunun anahtarını komşuya verin. Günlük boşaltmasını isteyin.
- Evde değerli eşya, altın veya para bırakmayın.
- Kıymetli eşyalarınızı çelik kasada ya da banka kasasında saklayın.
- Evin giriş kapısı ve balkon kapısına mutlaka alarm taktırın. Mümkünse pencerelere de ilave edin.
- Kapınızı çift kilitle emniyete alın. Birden fazla kilit varsa tamamını kilitleyin.
- Kapı, pencere, balkon-teras ve garaj kapılarına demir koruyucu taktırın.
- Balkon ve teras kapılarına kilitlenebilen bir sistem taktırın.
- Pencerelere, dışarıdan itmelere karşı ek kilit sistemi yaptırın.
- Bodrum pencerelerine mutlaka demir parmaklık taktırın.
- Parmaklıkları, sağlam, içi dolu madenden seçin. Parmaklık aralıkları sık olsun.
- Evde olmadığınıza dair kapınıza sakın not yazmayın.
- Evde birisi varmış izlenimi vermek için bir odanızın ışığını açık bırakın. Bunun için zaman ayarlı lamba kullanabilirsiniz.
- Komşunuzdan evinizi gözetlemesini isteyin. Size ulaşabilecekleri telefon numarası bırakın.
- Aracınızı götürmüyorsanız, mümkünse kapalı parka bırakın. Ya da 24 saat güvenli olan bir otoparka koyun.
- Buna imkanınız yoksa alarm sisteminin yanında direksiyonun çevrilmesini engelleyen özel emniyetli direksiyon kilidi kullanın.
- Mümkünse arabanıza kırılmayan cam taktırın.
- Komşunuzdan zaman zaman aracınızı kontrol etmesini isteyin.
- Hiçbir zaman yatak odasında değerli eşya saklamayın. Evin çeşitli yerlerine koyun.
- Yalnız yaşayan bir bayansanız, kapınızda ve telefon rehberinde adınızın ilk harfiyle soyadınızı kullanın. Yabancı biri o adreste bayan kaldığını anlamasın.
- Bir evden battaniye veya çarşafa sarılmış eşya çıkartan birini görürseniz polise bildirin. |
| YARDIMI KESMEYE MAZERET YOK!
|
|
Yer: Bir insani yardım kuruluşu. Zaman: Manevi hava nedeniyle yardımlaşma duygularının daha da yükseldiği bir dönem; Ramazan ayı. Kuruluşun merkezine giden bağışçı, kimsesiz bir çocuğa, bir yetime yardım etmek için başvurur. Yardımını yapar, arkasından da kendi hayatına döner.
Aradan 10 gün geçmiştir, telefonu çalar. Arayan yardım kuruluşunun görevlisidir: “Efendim, bağışınızı Açe’de tsunamide anne ve babasını kaybeden Zeynep’e ulaştırdık. Kendisi şu anda orada açtığımız bir yurtta kalıyor. Fotoğraflarını da size gönderiyorum.” İnsani Yardım Vakfı İHH, 5 bin 650 kişiye ulaşan, ‘Her yetime bir sponsor aile’ kampanyasında bu titizlikle çalışıyor. Bağışın hangi alanda ve kime yapıldığı biliniyor, tüm kayıtları da kişiye bildiriliyor. Bu yöntemi artık, hem banka kayıtları hem de nakdi yardımlarda ‘barkod sistemi’ uygulayan pek çok insani yardım kuruluşu kullanıyor. Özellikle Ramazan ayında yoğunlaşan yardımlar, Türkiye’nin 81 iline ulaşmakla kalmıyor, dünyanın pek çok ülkesine de bu insani yardım kuruluşları eliyle ulaştırılıyor. Bu güzel, övünülesi tablo Almanya’daki Deniz Feneri davası ile birden karanlık, toz bulutlarıyla örtülü bir tabloya dönüştü. Biz de insani yardım kuruluşları, vakıflar ve dernekler üzerinden, yardımların kayıtlarının nasıl tutulduğu, bağışı yapanlara nasıl ulaştırıldığı ve nasıl denetlendiği sorularını dernek yetkilileri ile konuşarak sorularımıza cevap bulmaya çalıştık. İnsani Yardım Kuruluşu (İHH), Kimse Yok mu Derneği, Deniz Feneri Derneği, Dost Eli Derneği ve Cansuyu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin yetkililerini de dinledik. Onlar, ısrarla dava konusu olan dernek ve yanlış yapan kişiler üzerinden, yardımlaşmada büyük boyutlara ulaşan sivil toplumun gücünün kırılmaması ve yardımlaşma duygusunun zarar görmemesi gerektiğini ifade ediyorlar.
Tartışmalara rağmen yardımlar kesilmedi
SİZ YARDIM EDİN, ONLAR BAYRAM ETSİN
Dünyada hiçbir şey güllük gülistanlık değil. Bu hem devam eden savaşlar, çatışmalar, şiddet, açlık ve yoksulluktan anlaşılıyor hem de uluslararası kuruluşların raporları bunu söylüyor bize. BM Nüfus Fonu, Gıda ve Tarım Örgütü, UNICEF ve Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, çoğunluğu Afrika ülkelerinde dünyada 800 milyon kişi yetersiz beslenme ve açlık tehdidi altında yaşıyor. Yani neredeyse dünyadaki her 8 kişiden biri bu durumda. 21 Afrika ülkesi, çatışma, iç savaş, iklimsel koşullar nedeniyle dışarıdan gıda yardımı alıyor. 9,7 milyon çocuk yetersiz beslenmeden dolayı daha beş yaşına gelmeden ölüyor. İşte insani yardım kuruluşları burada devreye giriyor. Hem uluslararası alanda hem de Türkiye’de faaliyet gösteren insani yardım kuruluşları, yoksulların ve kimsesizlerin imdadına yetişiyor.
Profesyonel olarak son 10-15 yılda gündemimize giren ‘insani yardım’ kavramı ve bu yardımın işleyişi daha düne kadar çok normaldi. Ne zaman ki, eylül ayı başında Deniz Feneri Derneği’nin üç yöneticisi Almanya’da hakim karşısına çıktı ve mahkumiyet aldı, o zaman sihir bozuldu. Kişilerin yanlış yapma olasılığı, bireysel bir suçun varlığı ve bunun kurumları bağlamayacağına dikkat çekilmedi. 18 Eylül’de mahkum edilen sanıklarla, insani yardım faaliyetleri de mahkum edildi veya o kadar olmasa bile zan altında bırakıldı. Türkiye’de, bugün irili ufaklı pek çok insani yardım kuruluşu faaliyet gösteriyor. Bunların bir kısmı, ulusal hatta uluslararası boyuta taşınırken, bir kısmı da yerelde ve daha küçük kapasitede kalıyor. Ama hepsi de profesyonel çalışmanın bir gereği olarak aldıkları bağışları kayıtlara geçiyor, nerede nasıl kullanıldığının kaydını tutuyor ve istediği takdirde bağışçıya açıyorlar. İçişleri Bakanlığı denetimi başta olmak üzere, ulusal ve uluslararası denetim geçiren bu kuruluşlar, hesaplarını açık ve şeffaf tutmanın yanı sıra yardımda bulunanlara, gönüllülere ve kanaat önderlerine çalışmalarında yer alma şansı tanıyorlar.
Yurtdışında, 112 ülkede bulunan İHH, Ramazan ayı boyunca da yurtdışında 65 ülke, Türkiye’de de 65 ilde çalıştı. Filistin kampanyası, Afrika’daki katarakt ameliyatları ve yetim kampanyaları gibi büyük çaplı kampanyalar düzenliyor. Bağışçılara paranın hangi alanda ve nerede kullanılmasını istediğini sorduktan sonra o çerçevede değerlendiriyor. 16 yıllık bir insani yardım kuruluşu olan İHH’nin, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından verilen kaynaklarını amaçları doğrultusunda en iyi kullanan vakıf ödülü (2005), TBMM Üstün Hizmet Ödülü (2007) ve BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne danışman statüsünde üyeliği bulunuyor. Almanya’daki Deniz Feneri davası, derneğin çalışmalarını sekteye uğratmadığı gibi yüzde 35’lik bir artış da olmuş. Başkan Bülent Yıldırım, net rakamların Ramazan’dan sonra açıklanacağını söylüyor.
2002 yılında Samanyolu Televizyonu’ndaki ‘Kimse Yok mu’ programından yola çıkarak kurulan Kimse Yok mu Derneği, o günden beri yoksul ve muhtaç insanlara yardımları ulaştırıyor. Türkiye’de gıda yardımları, kardeş aile kampanyası, eğitim yardımları yaparken yurtdışında da özellikle felaket bölgelerinde yardımda bulunuyor. Güney Asya depremi ve Pakistan depremi sonrasında hayırseverlerin yardım elini uzatmasına aracılık etti. Lübnan, Filistin ve Afrika ülkelerinde de bu amaçla bulunuyor. Dernek Başkanı Mehmet Özkara, kendilerine yardım için başvuranları, özellikle kardeş aile kampanyasında olmak üzere, bire bir yardıma yönlendirdiklerini aktarıyor. Yardımın uzun süreli ve aracısız olmasını istiyorlar.
12 yıl önce kurulan ve ayni yardımlarda Türkiye’de ilk defa barkot sistemini başlatan Deniz Feneri Derneği, nakdi yardımlarda ise kayıtlarını hayırseverlere açıyor. İSO 9001 kalite belgesi ile çalışan derneğin, TBMM’den üstün hizmet ödülü, Bakanlar Kurulu, ‘kamu yararı’ statüsü ve BM Ecosoc üyeliği yanında pek çok ödülü bulunuyor. Almanya’daki davayla birlikte kendilerine karşı bir linç kampanyası yürütüldüğünü belirten Dernek Başkanı Enver Yılmaz, “Türk halkının Deniz Feneri’ne karşı güvenini yitirmesini beklemektedirler. Yıllardır toplumu kamplara bölmeye çalışanlar, bu sefer kendilerine insanlığın en masum alanı olan yardım konusunu seçmişlerdir. Bu da Türkiye’yi çok kötü bir yöne götürmektedir.” diyor.
Cansuyu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Ankara merkezli olarak çalışan bir dernek. 5 ilde merkez ve 20 ilde temsilciliği bulunan dernek, Türkiye içindeki bölgesel yardımlarının yanı sıra Filistin’de ve bazı Afrika ülkelerinde de faaliyet gösteriyor. Dernek Genel Başkanı Mustafa Köylü, Almanya’daki Deniz Feneri davasından sonra derneğe gelen bağışlarda artış olduğunu söylüyor. Güven kayıplarının önüne geçmek için de, devlet haricinde, ahlaki bir üst kurulun insani yardım kuruluşlarını denetlemesini istiyor.
Konya merkezli olarak faaliyet gösteren Dost Eli Derneği’nin başka herhangi bir yerde şubesi bulunmuyor ancak Türkiye çapında kurulan 43 gıda bankasına destek oluyor. Nakit yardımları kayıtlar üzerinden takip eden, ayni yardımlarda da barkot uygulamasını kullanan derneğin İdari ve Mali İşler Müdürü Uğur Balkı, gelen yardımlarda bir azalma olmadığını söylüyor, bunu da Konya’nın özel konumuna, yani nüfusun daha çok muhafazakar ve dindar olmasına bağlıyor. arim_sel@hotmail.com
Mehmet Özkara/Kimse Yok mu Derneği Gen. Bşk. Bayrama, insanları sevindirerek girelim
Bağışçılarımıza ‘yardımınızı bir dernek görevlimizle beraber adrese götürüp teslim edebilirsiniz’ diyoruz. Biz insanlar gönülden birbirleriyle görüşsünler, tanışsınlar, kalıcı dostluklar oluştursunlar istiyoruz. Bir süre sonra aradan çekilelim ve onlar uzun yıllar bu ilişkiyi sürdürsünler istiyoruz. Yardımlaşma duygusuna karşı bir hadise olsa da Türk milleti zengin bir kültüre sahip. Bizim bir yardımlaşma kültürümüz var, bu tür problemlerle bu duygunun zedeleneceği kanaatinde değilim. Bize gelen telefonlar, e-mailler devam ediyor. Teşekkür ediyorlar ve hizmetlerin devam etmesini istiyorlar. Herhangi bir durgunluk görmedim. Bizim dinimizde de bir düstur vardır, birinin hatasından bir başkası itham edilmez, kötülenmez, lekelenmez. Bu, kutsi bir düsturdur. Bir yerde, bir kurumda bir yanlış yapan olabilir ama tutup da siz onunla ilgili bütün camiayı itham edemezsiniz. Yardımların özellikle Ramazan’da etkilenmemesi lazım. Bayrama insanları sevindirerek girmemiz lazım.
***
Bülent Yıldırım/İHH Genel Başkanı Ahlakî bir üst kurul denetlesin
Bir kişi bize yardım verdiği zaman ‘Bunu bir yetime göndermek istiyorum.’ derse makbuz karşılığı alıp götürüyoruz. Daha sonra da o yetimin bilgilerini kendisine ulaştırıyoruz. Oraya medya mensuplarını, kanaat önderlerini, bağışçıları götürüyoruz. Bu dönem geçen Ramazan’a göre yardımlarda yüzde 35 oranında bir artış gözlendi. Çünkü yardımlaşma duygusuna yönelik bir saldırı oldu, bunun üzerine yardımlaşmanın önemini bilen insanlar yardımlarını daha da artırdılar ama geniş halkada bunu idrak edemeyen insanların kalbine bir sıkıntı girdi. Olumsuz imajı kırabilmek için öncelikle şeffaf olmak lazım. Vakıf ve derneklerin kâr amaçlı hiçbir çalışmaya girmemesi lazım. Bu derneklerin bir üst ahlaki denetim kurumuna sahip olması, herhangi bir kurum bir hata yapmışsa bile bunu genele yaymamak lazım. Çünkü yardım duygusu ile oynamak Türkiye’de ve dünyada pek çok insanın mağdur ve mahrum olmasına neden olur. Bundan sakınmak lazımdır.
***
Engin Yılmaz/Deniz Feneri Derneği Genel Bşk. Linç kampanyası yaşıyoruz
Nakit yardımlar banka dekontları üzerinden, ayni yardımlar ise Türkiye’de ilk defa derneğimiz tarafından kullanılan barkot sistemi sayesinde takip edilebilmektedir. Almanya’daki davayla ilgili olarak başlatılan kampanya ile insanlarımızdaki iyilik ve yardımlaşma duygusu yok edilmek isteniyor. Deniz Feneri Derneği, hiç de ilgisi olmayan bir konu üzerinden yıpratılmak isteniyor. Bu tamamen siyasi ve ekonomik çıkar gruplarının linç kampanyası haline dönüşmüştür, Türk halkının Deniz Feneri’ne karşı güvenini yitirmesini beklemektedirler. Konuyu gündemde tutmaya çalışan siyasi parti taraftarları, stantlarımıza ve yardım dağıtan ekiplerimize saldırmaktadır. Yıllardır toplumu kamplara bölmeye çalışanlar bu sefer kendilerine insanlığın en masum alanı olan yardım konusunu seçmişlerdir. Bu da Türkiye’yi çok kötü bir yöne götürmektedir. Bu olumsuz ve maksatlı kampanyadan etkilenen bazı bağışçılarımız bağışlarını göndermekte mütereddit davranmaktadırlar. Biz de bağışçı ve gönüllülerimizi çalışmalarımıza daha fazla katarak bu yanlış imajı kırmaya çalışıyoruz.
Mustafa Köylü/Cansuyu Derneği Genel Bşk. ‘Bağışlarımız düşecek mi’ endişesi taşıdık
Bir bireye tahsis edilen yardımlarda evrakları, kampanyalar için aktarılan yardımlarda ise bilgileri ilgili şahsa aktarıyoruz. Almanya’da bir olay oluyor ama bu Türkiye’de başka maksatlarla gündemde tutuluyor. Bu, yardım yapmayı kendisi için bir görev telakki etmeyen insanları etkiler. Zekâtını, fitresini, sadakasını vermeye inanmış insanları belki kızgınlığa sevk eder ama uzun vadede etkilemez. Ramazan başında bir durgunluk oldu birkaç gün. Ben bu endişeyi taşıdım, bir düşme mi olacak diye. Olmadı, tam tersine bir artış oldu gelen bağışlarda. Biz bireysel olarak hesaplarımızı şeffaflaştırabiliriz, günlük hesaplarımızı internete yükleriz, halka gösteririz. Daha köklü bir çalışma gerekirse belki dernek başkanlarının oluşturacakları bir meclis ve sekretarya kurulur. Bunu bir ahlaki üst kurul olarak düşünebiliriz. Derneklerin hesapları buraya bildirilir ve bu kurum hal ve gidiş notu verebilir.
***
Uğun Balkı/Dost Eli Derneği İdari İşler Müdürü Arkadaşlarımız hakarete uğradı
Nakdi yardımlarımız için banka dekontları var, onları görmek isteyen görebilir. Ayni yardımlar için de barkot sistemimiz var. Ürünlerin üzerindeki barkotta bağışçının kim olduğu rakamlarla yazılı. İzlemek isteyen kişi gelip sorduğunda, bilgisayarımızdan kayıtları alıyoruz. Kime ve nereye gittiği görünüyor. İsterse adreslere gidip görme şansı ve denetleme şansı bile var. Biz Konya’dayız. Yardım duygusu diğer şehirlere göre fazla. Almanya olayı diğer şehirleri yüzde 80-90 etkilediyse burada 50-60 etkilemiştir. Zekât vermenin bilincinde insanlar, bunu mutlaka yapıyor. Bizim de rakamlarımızda küçük bir oynama var. İnsanlar geliyor, bazen stantlarda arkadaşlarımıza çok ağır hakaretlerde bulunuyorlar, ‘Yemek için mi alıyorsunuz?’ diyorlar. Bu imajı kırmak için programlar düzenliyoruz, televizyonlarda, gazetelerde anlatıyoruz. | September 27
| Erkeğim benimle boks yapsın
|
| |
| "Erkeğin senin için ne yapsın" sorusuna sahne ve podyum dünyasından ilginç cevaplar geldi.
Bu aralar çok meşhur olan "Erkeğin dolgun saçların uğruna ne yapsın” sloganlı reklam kampanyasından esinlenip, televizyon, dizi, sahne ve podyum dünyasının birbirinden ünlü isimlerine “Erkeğin senin için ne yapsın?” sorusunu yönelttik. Fatoş Kabasakal, Tuğba Özerk, Ebru Destan, Burcu Esmersoy, İpek Tuzcuoğlu, Çağla Kubat ve Tuğba Özay birbirinden ilginç cevaplar verdi.
Galatasaray tribününde Fenerbahçe forması giysin
Fatoş Kabasakal
Erkek, kadını için ne yapsa azdır. Öyle bir tek şeyle kurtulamaz. Ama benim hoşuma şu gidebilir. Fanatik Fenerbahçeliyim. Galatasaray maçının olduğu bir gün üstüne Fenerbahçe forması giyerek Galatasaray tribünlerine çıksın. Hiçbir erkek böyle bir çılgınlık yapamaz. Aşkını ancak bana böyle ispatlayabilir.
Ayakkabılarıma karışmasın
Tuğba Özerk
Ben İzmir kızıyım. Kanım da, ruhum da delidir. Deliliğin sınırı yoktur. Bu konuda da isteğim farklı olabilir. Erkeğim benim için kaprislerimi anlayışla karşılasın. Ayakkabı koleksiyonuma karışmasın. Yemek sofrasını birlikte toplamamız benim için yeterli olacaktır sanırım.
Bana Hawaii’de sürpriz yapsın
Çağla Kubat
Sporcu ve çok seyahat eden biri olduğum için erkek arkadaşımın buna yönelik bir sürprizi hoşuma gidebilir. Hawaii’de yarışırken kafamı kaldırdığımda yanımdan sörfüyle geçmesi beni şok edebilir. Bana yapacağı en büyük sürpriz bu olabilir. Benim olduğum yere benden habersiz gelip bunu yapması harika olurdu.
Benden yemek beklemesin yeter
Ebru Destan
Erkeğin benim için bakımlı olması çok önemli. Beni motive etmeli, işime katkıda bulunmalı. Bir de tabii ki, lüks tutkum var buna karışmasını istemem ve yemek yapmak için beni beklemesin yeter.
Beni dansa götürsün İpek Tuzcuoğlu
Dans tutkunuyum. Benim için tüm programlarını, maçlarını, toplantılarını iptal ederek dansa götürebilir. Veya çok özel bir dans gösterisini de izleme programı hazırlayabilir. Birde tabii ki, sigara içmesin.
Tavla oynarken bilerek yenilsin
Burcu Esmersoy
Erkek arkadaşımın dakik olması çok önemli. Benim için çok şık giyinmesini isterim. Trafik canavarı olmasını istemem. Bana özel yemek yapabilir. Benle tavla oynarken de bilerek yenilmesini isterim
Benimle boks yapsın
Asena
Beni zorla tatile götürmesini istemem. Tatil yapmaktan nefret ederim. Benimle spor salonuna gelip saatlerce boks ve kickboks antrenmanı yapabilir. Tabii maç yaparsak benim galip gelmemi sağlayabilir.
Bana albüm yapsın
Seçkin Piriler
En büyük hayalim albüm yapmak. Benim için böyle bir girişim yapmasını isterdim. Romantizmi seviyorum. Kırmızı güllerle bir gün evi donatmasını isterim. Paris veya Venedik gibi atmosferi özel olan bir yerde de doğum günü sürprizi yaşamak isterim.
|
| Bayramda az yiyin öğünleri artırın
| |
|
|
Beslenme uzmanları, bayramda sağlık sorunu yaşamamak için yemek yerken ölçülü olunması gerektiğini söylüyor. Öğün sayısının artırarılmasını tavsiye ediyor. |
|
|
|
|
Ramazan ayıyla birlikte beslenme düzenimiz de değişiyor. Ramazan Bayramı'nın yaklaşmasına sayılı günler kala, evlerde telaş da artmaya başladı. Bayrama hazırlık yapılan bu dönemde ev ziyaretlerinde ikram edilecek tatlı ve şekerli ürünler karşısında beslenme uzmanları uyarıyor. Ciddi bağırsak problemleri ve buna bağlı rahatsızlıklar yaşanmaması için uzmanlar, yemeklerin ölçüsünün kaçırılmamasını ve öğün sayısının artırılmasını tavsiye ediyor. Bayramda hızlı ve fazla yememe çağrısında bulunan uzmanlar, üç ana üç de ara öğün yapmayı ve sütlü tatlılar yemeyi öneriyor. Konya Özel Selçuklu Hastanesi Diyetisyeni Mevra Çimili, birçok kişinin Ramazan sonrası beslenme düzenine dikkat etmediği için sağlık sorunları yaşayabildiğini ifade etti. Özellikle kalp, şeker, tansiyon, mide, bağırsak sorunu olanların oruç sonrası beslenmeye dikkat etmesi gerektiğini belirten Çimili, hızlı ve fazla miktarda tüketilen besinler, yağlı yiyecekler, hamur işi tatlılar, kalori içeriği yüksek içecek ve gıdaların bayram sevincine gölge düşürebileceğine dikkat çekiyor.
Gerektiğinde ikramları çevirin!
Medicana International Hastaneleri Beslenme ve Diyet Uzmanı Doktor Serap Andaç Öztürk ise Türk toplumu olarak bayram ziyaretlerinde ikram edilen tatlıları genellikle geri çeviremediğimizi hatırlatarak, "Yaklaşık bir aylık Ramazan sonrasında beslenme düzenimiz değişti. Ramazan'ın hemen sonrasında bayramda fazla tüketilen yemekler mide ve bağırsak sorunlarının yaşanmasına sebep oluyor." dedi. Öztürk, ev sahiplerinin genellikle 'bir seferden bir şey olmaz' sözüne karşı misafirlerin ölçüyü kaçırmamalarını ve ikramları gerektiğinde geri çevirmelerini tavsiye ediyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Öztürk, Ramazan sonrasında güne mutlaka kahvaltı ile başlanmasını öneriyor. Gün içinde bal, reçel gibi şekerli ürünlerin tüketilmemesi gerektiğine dikkat çeken Öztürk, şu tavsiyelerde bulunuyor: "Domates, salatalık gibi hafif besinleri bolca tüketmeli, peynir olarak yağ miktarı az olan beyaz peynirleri tercih etmeliyiz. Ekmek için kepekli, tam buğday unu ya da çavdar ekmeğini tercih etmeliyiz. Unutulmamalıdır ki; atlanan öğünler ve ara öğünler sizin tatlıya olan düşkünlüğünüzü artıracaktır." SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU |
| Söyleşi
|
AMERİKA ORDUSUNDA... İLHAKIN TAM ORTASINDA BİR TÜRK KIZI ANLATIYOR “Bu oyunun parçası olma fikri çok ağır geliyor” Yazan : NeSiBe KaRaMaN
AMERİKA ORDUSUNDA... İLHAKIN TAM ORTASINDA BİR TÜRK KIZI ANLATIYOR
“Bu oyunun parçası olma fikri çok ağır geliyor”
“Bu savaşın bir parçası olduğum için çok utanıyorum!”…
NK: Bir Türk kızı olarak, Amerika’da askerlik yaptın… Seni orduya teşvik eden etkenler nelerdi?
EK: Bir nevi çaresizlik. Ordu bir aileydi bende ailemden uzak yaşadığım için o aileye katılmak istedim. Her turlu desteği gördüm. Başım sıkıştığında benimle ilgilenen çavuşlarım, komutanlarım oldu. Her türlü ihtiyaçlarımı karşılayabildim yalnız değildim bir aileydik ve benim için gözünü kırpmadan birilerinin canini verebilecek olması beni çok sevindirdi çünkü hayatim boyunca ailemden maddi manevi destek almadan ilgi görmeden yaşamıştım…
NK: Orduya girdiğinde ailenin ve çevrenin tepkisi ne oldu?
EK: Kara kuvvetlerine mensup bir askerdim. Orduya katılmayı düşündüğümü söylediğimde ailemden çok destek aldım hatta ilk defa beni bir konuda desteklemişlerdi… ve benimle gurur duyduklarını söyledikleri çok oldu ama ordudan çıktıktan sonra bana destek olan herkes kafama ekşimeye başladı sanki beni orduya katılmaya zorlayanlar onlar değilmiş gibi. Bana tek karşı çıkan sen oldun başından beri Nesibe.
NK: Sence Amerika ordusunun mu, Türk ordusunun mu eğitimleri ağır?
EK: Gördüğüm kadarıyla Türkiye’deki acemilik eğitimi oldukça zayıf. Eğitimden geçip silah kullanmayı bilmeyenler var. Eğitim sonrası görev yerlerine göre dağılımlarda tekrar gerekli eğitimden pek fazla geçmiyorlar.
Tabii ki bu nerede görev yaptıklarına da bağlı. Ama Amerikan ordusunda 9 haftalık siki bir eğitimden geçtik. Bizi eğitim alacağımız üsse götüren otobüsten iner inmez kötü bir şekilde başladı. Psikolojik ve fiziksel zorluklar yasadık. Her turlu silahı kullandık.
El bombasından, ağır silahlara kadar birçok silahı kullanmayı öğrendik. Zaten basarisiz olanlar aynı eğitimi bastan 9 haftalık olarak tekrar gördüler. Gaz odasında bırakıldık, iplere tırmandık, duvarlardan atladık, 5 katli bir binaya takım halinde birbirimizden destek alarak hiçbir yardımcı araç olmadan çıkıp indik.
Bana göre eğitimin en zor aşaması buydu oldukça zorlanmıştım. Eğitimde de sakatlananlar çok oldu ben mesela 5 hafta koltuk değneklerine maruz kaldım. Ormanlarda kamplar kurup orda kazıdığımız siperlerde yaşadık. Askerlikle yeni tanışan birileri olarak zor gelmişti. Ama tabi daha sonra gorev yerlerimizde de devamlı olarak eğitildik bütün askerliğim boyunca.
Irak’a gönderildiğimizde bunların faydasını çok gördük. Bu Amerikan ordusunun genel eğitimi. Amerika’nın neresine giderseniz gidin aynı eğitimi görürsünüz. Çevremden gördüğüm kadarıyla Türkiye’de bu derece bir eğitim söz konusu değil, yanılıyor da olabilirim.

NK: Amerika ordusunu milletlere ayırırsak en çok hangi ülkenin vatandaşları ordu içinde yer alıyor?
EK: Çok karışık milletlerden oluşuyor. Genelde İspanyollar ve sonrasında siyah irk çok var. Türk olarak sadece 2 kişi tanıdım ordudaki zamanım boyunca. Yani çok az Türk var. Ama Türk çoğunluk genelde reserve dediğimiz askerlik grubunda var. Ben aktif askerdim 7/24 askerlik demek ama reserve (yedek asker) askerler ayda bir hafta sonu yani iki gün askerlik yapıyor, yılda da 2 haftalık eğitime gidiyor. Onlarda gerek olduğu takdirde aktifleştirilip Irak’a yada Afganistan’a gönderiliyor. Orduda savaşa gönderilmeyen asker zor bulunur herkes en az bir defa gider oralara.
NK: Sizleri Irak’a göndermeden önce verdikleri eğitim içerisinde üsleriniz; Türkiye, Suriye ve İran aleyhine konuşmalar yaptılar mı?
EK: Kesinlikle hayır. Irak’a gönderilmeden önce aynı eğitimleri daha sık hale getirdiler. Irak’ın kültür yapısını anlatan ve öğreten dersler aldık. Önemli Arapça kelimeleri öğrettiler. Hatta Müslüman olduğum için benim bile fikrimi aldılar çoğu zaman. Iraklılarda bizim kültürümüze yakın oldukları için, aynı dine mensup olduğumuz için, onlara yapmamaları gereken konularda uyardım. Mesela kadınlara dokunmamalarını, nasıl bir tepki ile karşılaşabileceklerini söyledim. O yüzden beni kadınları aramalarda kullanabileceklerini söylediler ama hiç olmadı.
NK: Irak’ta ilhak yaparken neler yaşadın… Neler hissettin… Başına gelen iyi ve kötü ilginç anıların nelerdir?
EK: Başıma gelen kötü anılarım orada verdiğimiz kayıplardır. Çoğunu yollara döşenen bombalarda kaybettik. Benim bulunduğum konvoyda saldırıya uğradı. Ama şans eseri kimse yaralanmadan atlatıldı. Çok kotuydu. Ne hissedeceğimi sasırmış durumdaydım, tek istediğim kimsenin zarar görmemiş olmasıydı. Sonuçta hepimiz insanız.
NK: Irak’ta ilhakın ortasında; ölen yada yaralanan kadınları, adamları, gençleri ve çocukları gördüğünde… Benim ne işim var burada diye düşünüp pişmanlıklar yaşadın mı hiç?
EK: Ne ölü ne de yaralı gördüm. Benim bildiğim kadar benim taburumdan kimse kimseyi öldürmedi aksine taburumdan ve diğer taburlardan çok kayıp verdik. Onları öğrendiğimde de yaşadığım üzüntünün tarifi yok!
Çünkü Amerikan askerleri oraya isteyerek değil mecburiyetten gidiyor. Oranın zorluklarından çok yaşanan psikoloji, aileden sevdiklerinden ayrı kalma psikolojisi herkesi derinden etkiliyor. Bir daha onları gurup göremeyeceklerini bilemiyorlar. Her konvoya çıkışımızda donup dönemeyeceğimizi bilemiyoruz.
Kuveyt’te gördüğüm tablo çok etkileyiciydi. Çadırda kaldığım amerikan askeri bir anne lap topuna koyduğu oğlunun resmine saatlerce gözleri dolu baktı hiç ayırmadan. Elinde olsa hiç bırakır mıydı?! Onun gibi yüz binlercesi var… Ve Bush’un bunu ne askerlerine ne de savaş bölgesindeki sivillere yapmaya hakki yok!!!
“Bu savaşın bir parçası olduğum için çok utanıyorum!”
NK: Orduda tanıştığın bir erle evlendin ve Irak’a birlikte gittiniz… İzinden döndükten sonra hamile kaldığını öğrendiğinizde sen Amerika’ya geri gönderildin ve eşin Irakta kaldı… Bu durum evliliğinizi nasıl etkiledi?
EK: Evliliğimizi kötü yönde etkilemedi… Sadece birbirimizi çok özlüyorduk. Onun güvenliği konusunda çok endişelendim. Hamileliğimin son 1 ayında geri döndü. Oğlumuzun doğumuna yetişmesine çok sevindim. Esim su anda Irak’ta ve yine onu çok özlüyor ve endişeleniyorum. Maalesef bu onun Irak’a 3. gidisi. Bu durumdan ikimizde nefret etmiş durumdayız.
“Bu oyunun parçası olma fikri çok ağır geliyor.”
Onun için hep dua ediyorum. Fırsat buldukça beni arıyor yada Internet ten görüşüyoruz. Neyse ki orada telefonlar ve Internet kefemiz mevcut. Her asker fırsat buldukça yakınlarıyla iletişim sağlamak iyi olduklarını bildirmek için telefona yada Internet’e gidiyor.
NK: Mutlaka Irak’ta yaşadıklarınız, sizde derin izler bırakmıştır… Eşin ve sen Amerika’ya döndüğünüzde normal hayata tekrar adapte olmanız ne denli zor oldu… Bunun sıkıntılarını atlatabildiniz mi?
EK: Şuan ki oturduğum yer üssün ve havaalanının çok yakını. Ne zaman bir helikopter yada uçak geçse eğer yakından uçtuklarını hissedersem ister istemez endişeleniyorum ama döndükten sonra esime kıyaslanınca ben pek zorlanmadım diyebilirim çünkü esim çok etkilendi. Onun Irak’a ilk gidisi oldukça zorlu geçmiş. Devamlı dışarıda güvenliği sağlamışlar, çatışmalara girmişler, kayıplar vermişler. Psikolojik olarak çok etkilendi. Özellikle geceleri kabuslar görüp yataktan fırladığı çok oldu. İçkiyi de aşırıya kaçırdığı zamanlarda oldu. Tam düzeliyor derken tekrar gönderdiler. Umarım bu son olur!
NK: Orduya yazıldığın ilk güne geri dönme şansın olsaydı tekrar yazılır mıydın?
EK: O zamanlar Irak’a gidiş amacının tam anlamıyla farkında değildim. Bize söylenen terörle mücadeleydi. Ne kadar doğru bilemem ama oraya gönderilen Amerikan askerlerinin bu haberlerde sözü edilen 3-5 vicdansızla kıyas edilmelerine bir tutulmalarına karsıyım çünkü ben oradaydım ve ne arkadaşlarımın ne de üstlerimin hiçbiri o kişilikte insanlar değildi.
Biz kimseye işkence yapmadık, zarar vermedik. Yapanlarda olmuştur, inkar edilemez ama oraya yüz binlerce asker gidiyor, sözü edilen 3-5 vicdansızla yüz binlerin bir tutulmasına hak veremem. Ben savaş karşıtıyım. Bugün haberleri izlerken bile her seferinde ağlarım, isyan ederim. Oraya gitmeden öncede, oradayken de elimden geldiğince Iraklılara yakın olmaya çalıştım çünkü onları çok seviyorum.
Bizim için çalışan ıraklılarla oldukça samimiydim, onlar tarafından çok sevildim. Onlara selam vermeden asla geçmedim. Amerika’nın dış politikasını değiştirmesi gerektiğine inanıyorum bu her ne kadar uzak bir ihtimal olsa |
| Sağlık
|
Sağlık Bakanlığından grip ve aşı uyarısı...  Sağlık Bakanlığı grip aşısının gecikmeden yapılması uyarısında bulundu.
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seraceddin Çom, gribin özellikle çocuk ve yaşlılarla kalp, akciğer, böbrek ve şeker hastalığı olanlarda daha ağır seyrederek ölüme varabilen ciddi sonuçlara yol açtığını belirtti.
Grip aşısının en geç Kasım ayında yaptırılması gerektiğini bildiren Çom, "Yüksek riskli kişilere grip hastalığını taşıma ya da bulaştırma ihtimali bulunan sağlık personeli, kronik hastalık bakım üniteleri veya yaşlı bakım evlerinde çalışanlar ve evinde yüksek riskli kişi bulunanlara da aşı yaptırmaları öneriliyor" dedi.
Çom, gribin, ani olarak 39 derece üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtilerle başlayan influenza virüsünün yol açtığı bir hastalık olduğunu söyledi.
Bu tabloya daha sonra boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, göz yaşarması ve kanlanması gibi belirtiler eklendiğini, bazı vakalarda karın ağrısı, bulantı ve kusma görülebildiğini anlatan Çom, bulaştığı kişileri yatağa mahkum eden hastalığın belirtileri 1 hafta içinde kaybolsa bile halsizliğin 2 haftaya kadar sürebildiğini belirtti.
"Grip, özellikle çocuk ve yaşlılarla kalp, akciğer, böbrek ve şeker hastalığı olanlarda daha ağır seyreder ve ölüme varabilen ciddi sonuçlara yol açar" uyarısını dile getiren Çom, "Bu kadar ciddi tablolara yol açabilen grip, halk arasında sıklıkla soğuk algınlığıyla karıştırılıyor. Oysa soğuk algınlığı, ateş yükselmeden hafif kırgınlık, burun akıntısı ve hapşırma gibi belirtilerle kendini gösteren, halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati de gerektirmeyen bir hastalık olduğu için, kesinlikle grip ile karıştırılmamalıdır" diye konuştu.
Hastalığın tedavisinin, belirtilerin giderilmesine yönelik olduğunu kaydederek yatak istirahati öneren Çom, bol sıvı, ateş düşürücü, ağrı ve öksürük kesici ilaçlar alınabileceğini söyledi.
Grip aşısı
Gripten korunmada en etkili yollardan birinin aşı olduğunu, aşının salgın başlamadan yapılması gerektiğini ifade eden Çom, şu kişilere grip aşısı önerdi:
"-65 yaşından büyükler, -Astım ve diğer kronik solunum sistemi hastalığı olanlar, -Kronik kalp ve dolaşım sistemi hastalığı olanlar, -Kronik metabolik hastalığı olanlar, -Hemoglobinopatisi olanlar, -Uzun süreli aspirin tedavisi alan bebek ve çocuklar, -İmmünosupresif tedavi alanlar, -HIV enfeksiyonu olanlar."
Çom, "Yüksek riskli kişilere grip hastalığını taşıma ya da bulaştırma ihtimali bulunan sağlık personeli, kronik hastalık bakım üniteleri veya yaşlı bakım evlerinde çalışanlar ve evinde yüksek riskli kişi bulunanlara da aşı yaptırmaları öneriliyor" şeklinde konuştu.
6 aydan küçük bebekler, yumurta yediğinde alerjik şoka girenler, doktorun öneride bulunmadığı hamileliğin ilk 3 ayı içindeki kadınların grip aşısı yaptırmamaları gerektiğini bildiren Çom, "Aşı, grip mevsimi başlamadan uygulanmalıdır. Uygulamadan sonraki 2 hafta içinde koruyucu antikor geliştiği ve ülkemizde gribin Kasım-Mart aylarında salgın yaptığı düşünüldüğünde, aşı Eylül, Ekim ya da en geç Kasım ayında yaptırılmalıdır. Ancak, zorunlu hallerde aşı Mayıs'a kadar da yaptırılabilir" uyarısında bulundu.
|
| Yaşam
|
İkizlerden biri asker, diğeri terörist! İkizlerden biri asker, diğeri terörist!  PKK terör örgütü nedeniyle Türkiye'de 24 yıldan bu yana devam eden olaylardan en çok Diyarbakır'lı aile etkilendi.
Diyarbakırlı kardeşlerden İbrahim Çelebi eli kanlı terör örgütünün PKK kampı olan Kandil'de görev yaparken, ikizi Muharrem ise İstanbul Tuzla'da vatani görevini yapıyor. 70 Yaşındaki baba Zülfü Çelebi PKK'lıların öldürdüğü asker ve polisler için üzüntüden ağladığını ve günlerce yemek yemediğini belirterek," Çünkü onlarında aileleri var hepsi mahsum, ancak ölen PK'lılarında anne ve babalarını da unutmamak lazım"dedi.
Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan Kürt kökenli bir çok aile erkek çocuklarını askere gönderirken sevinç duydukları kadar bir o kadar endişeye kapılıyor nedeni ise silah altına giren bir çok askerin aynı zamanda kardeşi, ağabeyi veya amca, dayı çocukları terör örgütü saflarında yer alıyor. Durum böyle olunca kardeşler kimi zaman farklı mevzilerde düşmanca karşı karşıya geliyor. Dış mihrakların oyunları ile Türkiye'de 24 yıldır süren Türk Kürt kardeş kavgasının en somut örneği ise Diyarbakırlı Çelebi ailesi yaşıyor. Dicle ilçesinde yaşayan Çelebi, ailesinin ikiz çocuklarından İbrahim 3 yıl önce PKK terör örgütü saflarına katılmış, kardeşi Mehmet ise vatani görevini yapmak için silah altında. İstanbul Tuzla'da askerlik yapan Muharrem 1 ay sonra terhis olup çok sevdiği ailesine kavuşacak, ancak kandırılarak dağa çıkan İbrahim onun kadar şansı delil. Oğlu İbrahim'in PKK terör örgütü saflarına katılmasından sonra bunalıma giren 70 yaşındaki baba Zülfü Çelebi o günden sonra insanlardan kopup kendini hayvanlarına adamış, dağda tek başına beslediği hayvanalara çobanlık eden yaşlı adamın acısı yüreğini parçalıyor.
İŞE GİDİYORUM DİYE DAĞA ÇIKTI Oğlu İbrahim'in kendisinden habersiz kandırılarak dağa çıktığını ifade eden Zülfü Çelebi, Türkiye'de kardeş kavgasının son bulması için her gün dua ettiğini belirterek. "Oğlum İbrahim 17 yaşında İstanbul'a işe gidiyorum diye evden çıktı. 3 ay geçti her hangi bir haber alamadık. Büyük çocuklarıma akrabalarıma söyledim çocuk gitti neden bir telefon bile açmıyor. Sonra aile dostlarım İbrahim'in dağa çıktığını söyleyince o dakikada yıkıldım ve hayatım zindan oldu. Dünya ile olan bağlantım koptu çünkü çok sevdiğim canımın parçası dağa çıkmış devlete isyan bayrağını çekmişti."dedi.
HZ. DAVUT'UN YAŞADIĞI ACIYI ÇEKTİM Silahlı kavganın son bulmasını için çağrıda bulunan PKK'lı ve asker babası Çelebi, yaşadıklarını şöyle anlattı:"İbrahim'in dağa çıkmasının ardından benim için dünyada yaşamak haram olmuştu yerimde duramıyordum, günlerce gözüme uyku girmedi kendimi tıpkı Hz. Davut'un Hz. Yusuf'u kaybetiğinde yaşadığı ızdırabı çektim çocuğumu bulurum diye dağda günlerce kaldım. Şimdi hayvanlarımı dağda otlatıyorum, bir keresinde PKK'lıları dağda gördüm gelin silahlarınızı bırakım dedim, askerleri görsemde bu kardeşlik savaşını bitirin diyorum"dedi.
PKK'NIN ÖLDÜRDÜĞÜ ASKER VE POLİS İÇİN AĞLIYORUM Bir oğlunun PKK saflarında diğer oğlunun ise askerde olduğunu ifade eden Zülfü Çelebi; çocuklarının hayatı için endişe ettiğini söyledi. Allah çocuklarımı karşı karşıya getirmesin diyen Çelebi, "PKK'lıların öldürdüğü asker ve polisler için üzüntüden ağlıyorum günlerce yemek yiyemiyorum. Çünkü onlarında aileleri var hepsi mahsum ancak ölen PKK'lılarında anne ve babaları var. Benim en büyük korkum ikiz çocuklarımın bir birinin katili olması çünkü kardeşi kardeşe kırdırıyorlar. Türkiye'de bu kavga son bulmalı insanların yüreği çok parçaladı yeter artık. Bu bir felakettir ciğerim parçalanıyor. Devlet bu sorunu çözmeli artık. Gelecek nessiller de bizim gibi büyük ızdıraplar çekmemeli, ben inanıyorumki devlet şefkatli ve merhametli davranırsa dağdakiler gelip teslim olur. PKK'lılar teslim olmaktan korkuyorlar kalıcı bir çözüm olursa sorun çözülür"diye konuştu.
DEVLET BANA BABALIK YAPTI BENDE ÇOCUKLARIMA BABALIK YAPMAK İSTİYORUM Hiç okula gitmediğini ancak devletin mevcut soruna daha ılımlı yaklaşması gerektiğini belirten Zülfü Çelebi,"Ben bu güne kadar hep devlet babanın desteğini gördüm sadece bir keresinde genç bir astsubay bana kırıcı davrandı. Onun dışında gittiğim her kapıda büyük hürmetle karşılandım, ben ülkeme bağlıyım çünkü devlete miletle vardır. Türkiye dış bir ülke ile savaşsa ben bu yaşımda çıkıp cepheye koşarım"dedi. En büyük hayalinin çocuklarının eve dönmesi olduğunu kaydeden Çelebi, "Askerdeki oğlum 1 ay sonra terhis olup yanıma gelecek ancak ikizi İbrahim'den 3 yıldır haber alamıyoruz. Onun ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Şayet ikiside yanımda olsa her biri için birer kurban keserim"diye konuştu.
İLKER BAŞBUĞ, SORUNU ÇÖZER Bölgede devam eden operasyonlara askere bazen hak verdiğini ifade eden baba Zülfü Çelebi"Genelkurmay Başkanı bir taraftan haklı diğer tarafta haksızdır. Bir trafta ölen asker için İlker Başbuğ'un yüreği yanıyor. Ama diğer tarafta dağdakilerin yakınlarının ciğeri yanıyor. Ben tarafsız düşünüyorum siyasetçiler ve askerlerde benim gibi düşünse bu sorun hal olur. Devlet bir af çıkartmalı ki dağdakiler silahlarını bıraksın, çünkü PKK'lılar birer tavşan gibi devleti canavar olarak görüyor. Genelkurmay Başkanı benim gibi barış mesajları verse dağdakiler gelip teslim olur, biz sorunu dağda aramak yerine gençlerimizi bu kötülüğü aşılayanları tespit etmemiz gerekir. Kim bu çocuklarımı aşılıyor."dedi.
SORUN PARMAKTIR Kandırılıp dağa çıkan PKK'lıların gelip teslim olmasını isteyen, Çelebi; Türkiye'de bu acı bitsin çağrısında bulunarak problemin yanlış gösterilen parmaktan kaynaklandığını eleştirerek "Kimisi bozkurt işareti , kimisi ise zafer işareti yapıyor. Nedir bu ayrı gayrı parmak işaretleri hepimizin dini Allah'ı, ülkesi birdir ozaman sadece şahadet parmağınında buluşmalıyız. Zaten bütün fitne fesad yanlış gösterilen parmaktan kaynaklanıyor"dedi. Şimdi dağlarda hayvanlarını otlatan Zülfü Çelebi çocuğunu görür umuduyla dağları taşı karış karış geziyor. SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
| September 21
|
|
|
| İnsan neden sırdaşı, can yoldaşı, hayat arkadaşı olan eşini aşağılar?
| |
|
|
| Bir erkek neden eşini sürekli küçümseyip onu hor ve hakir görerek acı çektirip yıpratır? Bu varsa bile hataların düzeltilmesi adına gidilebilecek bir yol değildir. | Yıllardır dört çocukla birlikte evlilik yükünü taşımaktan yorulmuş, omuzları çökmüştü. Eşinin her akşam, çocuklarının yanında onur kırıcı, küçük düşürücü sözleri onu bitirmişti. Kendisi "a" dese eşi mutlaka "b" diyor, hiçbir konuda anlaşma sağlayamıyorlardı. |
|
|
|
|
Eşine göre o, evde oturup, sadece tüketirken kendisinin işyerinde canı çıkıyordu. (Zaten ekser erkekler de böyle düşünmüyor mu?) "Madem öyle ben de çalışayım." dediğinde ise, "Sen doğru dürüst evinin işini becerdin de bir de çalışman mı kaldı?" diye alay ediyordu.
Ne yazık ki, böyle düşünen erkeklerin sayısı az değil. "Ben erkeğim" diyerek kendisini özel, eşini ikinci sınıf gören, hatta onların saçlarını süpürge bile etmelerini hiçe sayanlar...
Peki kadınlar evde oturuyorsa evi kim silip, süpürüp temizliyor? Camları kapıları siliyor? Çamaşırı yıkayıp ütülüyor? Yemeği pişirip, sofrayı kurup, çay-kahve servisi yapıyor?
Bunlar neden görülmüyor? İyilikler takdir edilmek yerine tekdir ediliyor? ...Ve en önemlisi acaba neden bir insan, hayat arkadaşı, can yoldaşı, sırdaşı olan eşini aşağılıyor? Onu sürekli küçümseyip hor ve hakir görerek yüreğini kanatıyor? Acı çektirip, yıpratıyor? Canını yakıp ağlatıyor? Yıllarca aynı yolda yürüyüp, birbirini hırpalayarak geriye ruh sağlığı bozuk çocuklar bırakıyor?
Acaba bu hayat birbirini kırarak yaşayacak kadar uzun mu? "Sen-ben" tartışmasından kafasını kaldıramayanlar görmüyorlar nasıl da sevdikleri yıldızlar bir bir kayıyor zaman atmosferinden. Dünya bahçesinden her gün bir fidan ötelere uçuyor. Gül dalından bir bülbül ebediyet semalarına kanat çırpıyor. Sayısız gemiler sessizce hayat limanından demir alıyor. Bu kadar kısa ömür sofrasında sevgi tabağından yemek, sevgi güllerini dermek varken; yeller estirip fırtınalar koparmak niye?
Niye akıtılıyor gözlerden yaşlar?
Niye yaralanıyor o narin gönüller?
Niye lime lime ediliyor yürekler?
Kadın erkeğe verilen bir emanet ve bir ana-babanın ciğerparesi değil mi? Peki emanet böyle mi saklanır? O ciğerpareden her gün bir parça kesip ateşlerde mi pişirilir? Ayrıca "Siz birbirinize elbisesiniz." emrediliyor.
Hangi akıllı insan kendi elbisesini yırtar? Kirletir? Parçalar? Onu bütün tehlikelerden korumaz mı? Yanmasını, yırtılmasını ve kirlenmesini engellemez mi? Güllerin Efendisi "İki şeye dikkat edin; biri kadın hakkı, diğeri yetim hakkı." diyor.
İnsanların en kötüsünün eşi üzerine baskı yapan, ona şiddet uygulayan olduğunu söylerken; kadının bir cam gibi nazik olduğunu ve onun kırılmaması için özen gösterilmesini tembihliyor. Dünyaya veda ederken kadınlara iyi davranılmasını vasiyet ediyor.
Ölüm anında bile bunu tekrarlıyor. Peki, Güllerin Efendisi'nin yolundan gidenler, ne dersiniz? İsterseniz bugün evinize güllerle gülümseyerek girin... Gözünüz kötü şeyleri görmesin. Kulağınız çirkin sözleri işitmesin. Eviniz gül bahçesi olsun. Eşiniz gönül sultanınız...
O sultana buket buket sevgi gülleri sunun. Kulağına sevgi türküleri mırıldanın. O gün olsun onun gönül akordunu bozmayın. Gönül mızrabını inceden inceye sızlatmayın... Bakalım o gün zararınız (!) ne olacak? | |
| Bugüne kadar darbe olmadıysa nedeni Özal. İşte ilginç analiz:
| |
|
|
12 Eylül askerî darbesinin yıldönümünde demokrat kalemler 12 Eylül'ü eleştiren, yerden yere vuran yazılar yazdılar. Şüphesiz bu yazılar yararlıdır ve olmalıdır. |
|
|
|
|
Fakat aslında eleştirilecek, taşlanacak esas şeytan 27 Mayıs darbesidir. 27 Mayıs darbesi tüm darbelerin anasıdır; tüm darbelerin doğduğu ana kaynaktır. O kaynak kurutulmadan, o şeytan (hâlâ yaşayan) kurum ve kuruluşlarıyla bertaraf edilmeden Türkiye'de darbelerin ve müdahalelerin önü alınamaz. Özal'a kadar, vurulması gereken esas nokta es geçilerek ikinci dereceden hedeflerle zaman kaybedilmiştir. Unutmamak gerekir ki; darbelere zemin hazırlayan statüko (establishment) 27 Mayıs tarafından inşa edilmiştir; hem de kan ve gözyaşı ile... Sivil siyasetçilere ait alan, vesayet kurumlarının atanmış bürokratlarınca gasp edilmiştir... Bu suretle, "kayıtsız şartsız millî egemenlik" esasına dayanan, Atatürk tarafından kurulmuş I. Cumhuriyet ilga edilerek "kayıtlı şartlı millî egemenlik" esasına dayanan II. Cumhuriyet kurulmuştur. Taşlanması gereken bir II. Cumhuriyet varsa o da 27 Mayıs cuntası tarafından kurulan II. Cumhuriyet'tir...
27 Mayıs'ın kurduğu düzenin temelinde şu yatar: Askerî ve sivil bürokrasi, tüm siyasal, sosyal ve ekonomik düzenin üzerinde, genel bir gözetleyici ve gerektiğinde müdahale edici genel bir vesayet kurumu haline getirilmiştir. Bu, işin görünen tarafıdır. 27 Mayıs cuntasının bir de görünmeyen, gizli ve derin yapılanmaları vardır. Bu yapılanmalar, yeni darbelere zemin hazırlayıcı eylemler organize eden gizli çetelerdir. Bu konuda Ergenekon'u hatırlamak yeterlidir... Ergenekon davası ilerledikçe bu görünmeyen yapının marifetlerini daha iyi görmemiz mümkün olacak...
27 Mayıs'tan sonra iktidara gelen sivil iktidarların hiçbirisi bu yapıyı/düzeni değiştirmemiş ya da değiştirememiştir. Ta ki Özal'a kadar... Özal, Donkişotvari bir şekilde bu yapının üzerine doğrudan doğruya gitmemiş, bu yapının altını oymuştur. Özal'ın tüm politikaları, sivil toplumun gelişmesini, piyasanın güçlenmesini sağlayacak altyapı reformlarına yönelmiştir. Serbest piyasayı, borsa dâhil, tüm kurumlarıyla kurmuş; TRT tekelini kırarak özel televizyonların önünü açmış, en önemlisi, darbeciler tarafından bir bekçilik kurumuna indirgenmiş polis teşkilatını güçlendirmiş ve profesyonelleştirmiştir... Özünde Özal'ın değişim politikaları iki eksen üzerinden gerçekleşmiştir: 1. Serbest piyasanın kurulması ve güçlendirilmesi, 2. AB sürecinin başlatılması ve sürdürülmesi. Altyapıdaki bu çok da göze batmayan değişimler yavaş yavaş, kırıp dökmeden üstyapıyı fiilen işlemez hale getirmiş ve darbelerin zeminini yok etmiştir. Bu derin değişikliklerin nasıl gerçekleştiği ve ne tür sonuçlar doğurduğu ancak yıllar sonra hakkıyla anlaşılabilmiştir.
Kimileri 12 Eylül cuntasının yargılanmasından, hesap sorulmasından bahsediyor. Bunlar gerçekçi değil. Bir darbe galip gelmişse yargılanamaz, yargılar. Başarısız olmuşsa zaten yargılanır. 12 Eylül, hedeflerine ulaşma açısından en başarılı darbedir. Dolayısıyla yargılanamamış, tersine kendisi başkalarını yargılamış, daha sonra da kendisine anayasal bir zırh hazırlamıştır. Darbeleri bertaraf etme, mahkeme ile kanun ile olmaz; darbelerin gerçekleşme zeminini, altyapısını ilga etmekle mümkün olabilir. Özal'ın yaptığı da tam budur; Özal darbecilerin çanına ot tıkamıştır...
Eğer Özal'ın altyapı değişimleri olmasaydı 28 Şubat süreci bir post-modern darbe değil, basbayağı kanlı-canlı bir sıcak darbe şeklinde tezahür ederdi. Özal'ın reformları olmasaydı 27 Nisan bir e-bildiri düzeyinde kalmazdı. Özal'ın reformları olmasaydı AK Parti tek celselik bir davayla kapatılırdı... Özal'ın teknolojik atılımları ve polisi güçlendirme reformları olmasaydı Ergenekon bu derece ayrıntılı takip edilemez ve izlenemezdi... Eğer bugünün siyasetçileri daha güçlü ise ayakları yere daha sağlam basıyorsa, sesleri daha gür çıkıyorsa... bunda en büyük pay Özal'ındır... Sivil politikacılar içinde, pansuman tedbirlere, cuntacılarla iyi geçinme türünden mıymıntı politikalara yönelmeyen, topu taca atmayan, fundamental değişiklikler yaparak darbelerin zeminini berhava eden esaslı bir siyasetçi olarak Özal'ı rahmet ve minnetle anıyorum. Biliyorum kimileri Özal'ı 12 Eylül'ün adamı olmakla, cuntacılarla işbirliği yapmakla suçlayacak. Onlara ise sadece şunu söylemek lazım: Özal'a bu suçlamayı yöneltenler tarihin gramerini bilmeyenlerdir... Tarihin gramerini bilmeyenlerle ise konuşmak mümkün değildir.
|
| DR. CEMAL FEDAYİ |
|
Şimdilerde de tarihî tekerrürler devr-i dâiminin böyle uğursuz bir faslıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Öyle ki, olup bitenlere dönüp bakınca kendimizi âdeta bir karanlık tünelde yol almaya çalışıyor gibi görüyor ve ümit-recâ dengesini koruyamaz hâle geliyoruz -en azından bazılarımız için bu böyle- ve yeniden toparlanıp yola devam etme adına ne gayretler ne gayretler sarf ediyoruz. |
|
|
|
|
Bazen üst üste öyle zifirî karanlıklar yaşıyoruz ki, bu türlü durumlarda devrilip gidenlerin hadd ü hesabı yok; ayakta kalanlar ise meseleyi Rahmeti Sonsuz'a havale ederek "Kim bilir, belki de bu sis ve duman, bu ifritten hâdise ve müterâkim karanlıklar umumî bir uyanış ve aydınlanmanın vesilesidir." deyip teselli oluyorlar.. İnşaallah böyleleri düşüncelerinde doğrudurlar!.. Herkesin kendi inanç ve karakterinin gereğini sergilemesi tabiîdir ve bu itibarla da, onların öyle, bunların da böyle olmasını normal görmek gerek...
Olup biten şeylerin arka plânına kapalı olanlar değişik kâbuslarla inleyedursun; biz, bu üst üste zulmetler ve çözülmeler karşısında her gün biraz daha bilenen bir azm ü ikdamla: "Ey ümidini yitiren tali'zedelere "leyl-i mâtem"! "Karar kararabildiğin kadar, zira karanlığın en amansızlaştığı an, şafakların da sökün edeceği andır." deyip, ümitle dört bir yanın aydınlanacağı "Eyyâmullah"ı bekleyeceğiz. Aslında bizler, dünden bugüne bu iman ve ümit sayesinde hiç mi hiç mütemâdî inkisar yaşamadık, kalkıp doğrulamayacak şekilde devrilmedik ve devrilmeyeceğimiz inancıyla Allah'a dayanarak hep ayakta kalmaya çalıştık.. evet, en fırtınalı durumların her şeyi yerle bir ettiği dönemlerde bile, bir gün mutlaka göklerin rahmetle üzerimize boşalabileceğiyle soluklandık.. ve Sûr sesi almış gibi hep bir "ba's ü ba'de'l-mevt" heyecanı yaşadık.
Kan ve gözyaşlarının çağlayanlara dönüştüğü, mazlum âh u efgânı ve zâlim hayhuylarının gidip "arş-ı gayret"e dayandığı -bizler öyle görüyor olabiliriz- şu kasvetli günlerde de ilâhî rahmetin değişik tecelli dalga boyundaki farklı teveccühlerinin, her zaman olduğu gibi bir kere daha bizleri kendi yalnızlık ve gurbetlerimizle baş başa bırakmayacağına dair inanç ve ümidimiz tamdır. Aslında, bunun böyle olmasını gerektiren sâikler de yok değil; bugün pek çok kimsenin uzlaşma arayışı içinde olması, bazı kesimlerin bir sevgi dili oluşturma peşinde koşması, kitlelerin sürekli bir diyalog hummasıyla oturup kalkması yanında, Ramazan'ın o bin bir rahmet esintisiyle gelip ufkumuzda tüllenmesi ve kendine has vâridâtı, rengi, deseni ve şivesiyle bir kez daha bizliğimizi hatırlatması... bu sâiklerden sadece birkaçı.
Değişik hâdiselerin "cebr-i lütfî" çerçevesinde bizi daha anlayışlı olmaya çağırdığı şu günlerde, Ramazan'ın da sürprizler yapıp kalblerimizi yumuşatacağını ve bize bir kere daha "ahsen-i takvîm"e mazhariyetimiz ufkundan sesleneceğini düşünüyor ve ümitleniyoruz.. zaten hep ümit edegeldik bu rahmet ayında fena duygu ve düşüncelerden sıyrılabilmeyi, arınıp kendimiz olmayı ve bir kez daha "birlik" ve "beraberlik" diyebilmeyi.. evet, bu ayda şimdiye kadar pek çok sivri yanlarımız törpülendi, sertliklerimiz kırıldı ve insanî taraflarımız öne çıktı. Öyleyse bir kere daha neden olmasın ki! Her şeyden evvel Ramazan, insanların, insanî derinliklerini ortaya çıkaran, zamanın ötelere açık en bereketli, en sihirli bir buududur. Öyle ki onu tam yaşayan ve duyan ruhlar, kendilerini gökler ötesi âlemlerin üveykleri gibi hisseder ve meleklerin hayhuyunu duyar gibi olurlar.
Evet, Ramazan'ın o sihirli, canlı, pırıl pırıl gündüz ve gecelerinde insanların pek çoğu kendilerini âdeta bir uhrevîlik içinde hisseder, bir saadet rüyası görüyor gibi olurlar; olur ve her şeyin bir çocuk neş'e ve sevincine büründüğü o aydınlık zaman diliminde daha bir mûnisleşir, daha bir derinleşir ve birbirleriyle kucaklaşabilecek safvete ulaşırlar. Öyle ki, o güne kadar çok defa tesirini sürdüregelen nefsânî ve şeytânî dürtüler ve bunlardan kaynaklanan kinler, nefretler büyük ölçüde yatışır, sonra da onların yerlerini sımsıcak bir mülâyemet ve masmavi bir ruhânîlik alır.
Her zaman olagelenlerin üstünde bilhassa bu ayda, imanın herkesi evirip çevirip kendine benzetmesi, ibadet ü taatin Ramazan'da daha netçe duyulan ışığı ve uhrevî albenisi; orucun insanı ruhânîleştiren o büyülü tadı, şivesi; minarelerden yükselip dört bir yanda yankılanan ezan, temcid ve salâların ruhlara işleyen o lâhûtî sesi.. ve bütün bunlarla metafizik gerilimlerini tamamlayan mü'min gönüllerin heyecanlarından süzülüp gelen ve her tarafta kendini hissettiren bir semâvîlikle umumî atmosfer öylesine yumuşar, öylesine büyülü bir hâl alır ki, inanan insanlar kendilerini âdeta cennetlerin koridorlarında seyahat ediyor sanırlar. Aslında, hemen her zaman Ramazan'ın o uhrevî neş'esine, o ruhânî lezzetine ve o ilâhî enginliğine açık ruhlar, onun atmosferinde öylesine derinleşir, öylesine onunla bütünleşirler ki, günün her faslı böyleleri için âdeta bir Reyyân1 olur.
Evet, her sene Ramazan hilâli o ince ve nazlı hâliyle ufukta belirince, inanan ruhlarda da bir yenilenme duygusu belirir.. ardından da bir değişim ve dönüşüm sürecine girilir; girilir de pek çok mü'min, gerçek insan olma farklılığını daha bir derince duymaya, daha bir disiplinli olmaya gayret eder.. ve elden geldiğince hep kalb ve ruh şehrahında yürümeye çalışır. Derken, böylelerinin dünyasında hayat uhrevî bir renk alır.. dört bir yan masmavi kesilir.. hemen her bucak, o idrâk edilemez nefâsetiyle ötelerin o enfes desenine bürünür.. ve mü'min gönüllerde âdeta ebedî ferahlamanın çağlayanları duyulmaya başlar. Bu sayede onların saat, dakika ve saniyeleri birer eşref saate dönüşür.. ve zamanın her parçasıyla öbür âlemden neler peylenir neler peylenir!..
Ramazan, bir yandan ezanı, temcîdi, iftarı ve sahuruyla hep gürül gürül bir zaman dilimi olmasının yanında, aynı zamanda inanan ruhlarda hâsıl ettiği sükût ve temkîn hâli, murâkabe ve muhâsebe duygusuyla da, mü'minlerin tavır, davranış ve düşüncelerinin kontrol altına alındığı ve insanların kendilerini ifadede "kelâm-ı lafzî"den "kelâm-ı nefsî"ye geçtikleri çok derinlikli bir sessizlik mevsimidir. Öyle ki, derecesine göre hemen her mü'min, onda elde ettiği ve edeceği mârifet vâridâtı ve aşk u iştiyak mevhibesiyle, muvakkaten dahi olsa fâniyât ü zâilâta bütün bütün kapanır.. kalbindeki, kafasındaki kiri-pası siler, atar; ufkunun derinliği ölçüsünde farklı bir mahiyet kazanıp, potansiyel olarak "ahsen-i takvîm" numara ve drobuna göre durduğu yerle durması gerekli olan yeri bir kere daha gözden geçirir ve o muhteşem mahiyetine yeni inkişaf alternatifleri aramaya durur; durur da daha çok ruh ayağıyla yürümeye başlar.. kalb diliyle konuşur.. varoluş gâyesi etrafında daha net, daha açık mülâhazalara ulaşır ve görüldüğünde hep Hakk'ın hatırlanacağı büyülü bir mahiyet alır.. derken, Ramazanlaşan bu insanları gören hemen herkes, "Allah" der, duygularını haykırır ve onlarla beraber bulunmayı Hakk'ın kendisine bir lütfu sayar, şükranla gerilir.
Aslında, Ramazanlaşan bu mü'minlerin her hâlleri, en katı kalbleri dahi yumuşatıp rikkate getirecek kadar anlamlı, derin ve tesirlidir. Onlar, atmosferlerini paylaşanlara hâl diliyle neler fısıldar neler fısıldarlar; fısıldar da ne yapıp yapıp onların ruhlarına mutlaka bir şeyler aşılayıp hemdemlerini şöyle-böyle kendilerine benzetirler.
Bizler ne zaman bu pırıl pırıl simalara baksak, aydınlık dünlere ait ruh ve mânânın asâlet ve nefâsetini görmenin yanında, nûrefşân geleceğimizin de yanıltmayan emâreleriyle karşılaştığımız kanaatine varır ve âdeta kendimizden geçeriz. Bu hâlleriyle çok defa onlar alır götürürler bizi olağan olandan, olağanüstü güzelliklere; aradığımız huzur ve güvene; gönülden birlik, beraberlik ve kardeşliğe.. sükût ve incelikleri sözlerinden daha parlak ve tesirli bu hâl insanları, istesek de istemesek de ruhlarımızın derinliklerine öyle nüfûz ederler ki, önyargısız olanlarımız için onlara hayran kalmamak mümkün değildir. Aslında Ramazanlaşan insanlar o kadar nurânîdirler ki, bazı densizler onları görmezlikten gelseler veya onları karalamaya çalışsalar da onların çehrelerindeki aydınlığı karartamayacak ve onların yürüdüğü yolun ışıklarını asla söndüremeyeceklerdir.
Her şeyden evvel, Ramazanlaşan bu mü'minler, hep Hak'la irtibat içindedirler; sürekli ziya avlama peşindedirler ve peygamberlerin de yedeğindedirler; bu itibarla da yolları aydın, ufukları nurlu ve iradeleri de ilâhî meşîet vesâyetindedir. Bu açıdan onlar, başkalarının maruz kaldığı boşluklara maruz kalmaz, endâzesizliğe düşmez ve mütemâdî karanlık derbederliği de yaşamazlar. Bazen sendelese veya ise-pasa bulaşsalar da, arkadan hemen bir imsak ve iftarla, bir namaz ve niyazla yeniden toparlanır ve kendi derinliklerine yönelirler.
İfadelerin, düşüncelerin tamamen şirâzeden çıktığı, toplumun hemen her kesimiyle gerilimlerin gel-gitlerine çekildiği, her yanda garazların, nefretlerin avaz avaz yükseldiği şu alacakaranlık günlerde, Ramazan'ın hepimize kendi şivesiyle seslenerek, milletçe bizi kendi ruh asâletimiz ufkunda bir araya getirip kaynaştıracağını ümit ediyoruz. Hak rahmetinin ondaki engin tecellisini hiç yanıltmayan bir referans ve insanımızın yanlışlıklarda inat etmeyeceğini de bir esas kabul ederek şu nurlu Ramazan atmosferinin gölgesinde insanımıza son bir kez daha sesleniyoruz: Gelin, en azından şu rahmet ayında kendimiz gibi olalım.. ve bizi bizlikten çıkaran kinlerden, nefretlerden sıyrılarak millî karakterimizin gereklerini dost-düşman herkese bir kere daha haykıralım...
Dipnot; 1. Lügat itibarıyla "susuzluğunu gidermiş, suya kanmış" demek olan "Reyyân", orucun hakkını verenler için tahsis edilen cennet kapısının ismidir.
|
| M. Fethullah Gülen |
| İnönü’nün annesi irticaya nasıl geçit vermişti?
|
|
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın beyaz tülbentli resmini her Atatürk köşesinde gördüğümde şu fikre kapılırım: Acaba İnönü’nün şevket devrinin önü 1950’de kesilmemiş olsaydı bugün biz okul köşelerinde Zübeyde Hanım yerine Cevriye Hanım’ın resmini mi görecektik?
Cevriye Hanım da kim mi? İsmet İnönü’nün siyah başörtüsünü son nefesine kadar çıkarmayı reddetmiş olan sevgili annesinden bahsediyorum.
Bir: Okullarımızın olmazsa olmazı ‘Atatürk köşesi’, büyük ölçüde 27 Mayıs’tan sonra yaygınlaşan nevzuhur bir uygulamadır. İnönü devrinde yoktur. İki: İnönü’nün, kendi resimlerini Atatürk’ünkiler yerine resmi dairelere astırdığı gibi, eğer kendisinden önce ‘Atatürk köşesi’ uygulaması olsaydı bunu da derhal ‘İnönü köşesi’ne çevireceğinden kuşkunuz olmasın. Üç: Orada oğullarının iki yanında Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın resimleri yerine Reşit Efendi ile Cevriye Hanım’ın resimlerini görüyor olacaktık.
Cumhuriyeti kuran büyüklerimizin, Atatürk ve İnönü’nün hayatları hakkında çok sayıda yayın yapıldı gerçi ama eşlerine sıra gelince, bir iki derleme dışında yayın yoktur neredeyse. Hele anneler? Bir Zübeyde Hanım biyografisi neden yoktur? Ya Cevriye Hanım neden gözlerden saklanır ısrarla? Başı örtülü olduğu için olmasın sakın!
Kimdir Cevriye Hanım? Torunu Gülsün Bilgehan’ın yazdığı “Mevhibe” isimli kitaptan öğrendiğimize göre Rumelili bir aileye mensup. Babası, bugünkü Bulgaristan’ın Razgrad şehrinde medrese hocası. Bitlis’te Kürümoğulları diye bilinen bir aileden Hacı Reşit Efendi’yle 1880’de evlenmişler. İsmet ailenin ikinci evladı. Kocası Reşit Efendi 1920’de ölünce Cevriye Hanım dul kalıyor.
Bilgehan, ninesini şöyle takdim ediyor: “Hepsini [yani bütün aileyi], akıllı, otoriter bir Osmanlı kadını olan Cevriye Hanım yönetirdi.” Bunu bir kenara not edin, zira Cevriye Hanım öyle kolay pes edecek bir kadın değildir; oğlu üzerindeki nüfuzunu da son yıllarına kadar sürdürecektir. Tabii gelini Mevhibe Hanım’ı huysuzlukları ve hükmetme tutkusuyla nasıl çileden çıkardığını da öğreniyoruz kitaptan.
İşte bu Cevriye Hanım, 1949 yılında öyle bir olayın altına imza atmıştı ki, kelimenin tam manasıyla ortalığı ‘duman etti’. Bunun nasıl olduğunu görmek için 13 Ekim 1949 tarihli “Hürriyet” gazetesine uzanmamız gerekecek.
Türkiye CHP iktidarının ellerinden hızla kaymakta, Batı Bloku’nun de zorlamasıyla ilk kez tek dereceli ve hür seçimlere doğru gitmektedir. Bu sırada CHP’lilerin nasıl dini bütün Müslüman kesildiğini imam-hatipleri açmaktan türbelerin kapısına vurulmuş olan paslı kilitleri sökmeye kadar pek çok olayda gözlemlemek mümkün. Müslümanlığı Demokratlara kaptırma telaşı bacayı sarmış durumdadır anlayacağınız.
İslamî konulardaki serbestleşmeye basın da ucundan kıyısından ayak uydurmuş, eskiden geçiştirilen Ramazanlara, hacca geniş yer ayırmaya başlamıştır. İşte “Hürriyet” gazetesinden Hikmet Feridun Es, o yıl özel olarak hacca gönderilmiş ve “Hürriyet” reklama asılmış, okurlarına yılın yazı dizisi olarak duyurmuştur hac hatıralarını.
Yayın başlamıştır ama daha ilk günden bomba da patlamıştır. Hikmet Feridun Es Kabe’nin anahtarcıbaşısı Şeyh Şeybî ile görüştükten sonra onun şu sözlerini aktarmıştır:
“Cumhur Reisiniz İsmet Paşa’nın validesinden bir mektup aldım. Kâbe örtüsünden bir parça istemiş!.. Güzel bir parça hazırlatıp gönderdik.”
Kâbe örtüsü eskiden beri halk arasında her derde deva olarak bilinir. İnanışa göre görmeyen gözleri açıyor, tutmayan ellere ayaklara hareket getiriyormuş.
Bunu yapan halktan biri olsaydı CHP’lilerin tavrı malumdu. Basardınız batıl inançlı, hurafeci, üfürükçü… damgasını, olur biterdi. Ama iş, kendi genel başkanlarının annesine gelip dayanınca fena halde sıkışmışlardı.
Fakat bu hava içinde hiç yapılmaması gereken bir şey yapıldı ve hükümet Cevriye Hanım’ın Kâbe örtüsünü istediği ve örtünün geldiği haberini resmen yalanladı. 6 Aralık tarihinde Başbakanlık’ın yayınladığı resmi tebliğ, aslında CHP’nin nasıl büyük bir panik içinde olduğunun en güzel belgesiydi.
İşin garip tarafı, bu haberin hükümeti ilgilendirmiş olmasıydı. Hadi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği bir açıklama yapıp yalanlasa anlaşılabilirdi ama hükümetin, cumhurbaşkanının annesiyle ilgili konularda resmi tebliğ yayınlamaması da ne demek oluyordu?
Nitekim konu TBMM’ye intikal etmiş ve Afyon Milletvekili Hasan Dinçer, “Bir gazete ile bir vatandaşı alakadar eden bu işe bir devlet olayı mahiyeti verilerek resmi tebliğ neşredilmesinin sebebi nedir?” diye sözlü bir soru önergesi vermiştir. Hikmet Feridun Es ise cevap olarak aynı yazı dizisinde haberinin arkasında olduğunu duyurmuştur.
Bu arada olay şaşırtıcı bir mahiyet almıştır. Cevriye Hanım’ın Kâbe örtüsü istediğini okuyan dertli insanlar yazara mektup yağdırarak ondan kendilerinin nasıl edineceklerini sorarlar. Bunun üzerine Hikmet Feridun Es şu muzip cümleleri döktürür gazeteye:
“Acaba İnönü’nün pek sayın anneleri -ki hakikaten hayırsever bir hanımefendi olduğunu daima işitiriz- bu dertlilere, getirttikleri örtüyü taksim edemezler mi? Benim aldığım mektupları bu sayın hanımefendi okumuş olsa, eminim ki tereddüt dahi etmez; ve bunu yaparsa Kâbe’ye gitmiş kadar sevaba gireceğine ve hudutsuz dua kazanacağına eminim. Nihayet kendisi için bir kere daha örtü isteyebilir. Zaten Şeyh Şeybî ile gıyabî ahbaplık tesis etmiş sayılır.”
Bitmedi. Bu defa yeni bir skandala açılır bu kapı. Aylar sonra, 16 Ocak 1950’de Fevzi Çakmak’ın not defterine yazdığı bir cümleye dayanarak seçim sath-ı mailine girilen Türkiye’de CHP’lilerin Cevriye Hanım’ın Kâbe örtüsünden yararlanmak istediklerini ve dine ne kadar bağlı olduklarını cumhurbaşkanının annesini örnek göstererek seçim propagandası yaptıklarını öğreniyoruz.
Ah iktidar, sen nelere kadirsin. Yıllar yılı ninelerimizi, analarımızı hurafeci diye diye aşağıla, sonra kendi devlet başkanının annesi aynısını yapınca bunu üstelik kullanmaya kalk. |
Tarih : 12 Eylül 2008 Sayı : 2008/135 Konu : Duyuru
Sayın Abdullah GÜL T.C. Cumhurbaşkanı
Sayın Cumhurbaşkanı,
Malumlarınız olduğu üzere milliyetçi ve şoven Gürcü yönetiminin ve de özellikli yönetimin başındaki Mikhael Saakaşvili’nin yıllardan beri tırmandırarak sürdürdüğü saldırgan ve yıkıcı yaklaşımları, 7–8 Ağustos’ta Güney Osetya’da girişilen katliamlarla en üst düzeyine taşındı. Bu girişime Rusya Federasyonu’nun verdiği cevapla Kafkasları ve bu meyanda Abhazya’yı ilgilendiren süreç, büyük bir ivme kazanarak küresel gelişmeleri de etkileyen bir çerçeveye oturmuştur. Sonuçta Gürcistan’ın tek yanlı, güç kullanımı ve sertlik dolu, Kafkasya’da yaşayan halkların tamamını yok sayan yaklaşımları sadece Gürcistan’ı değil Kafkasya’nın tamamını büyük bir istikrarsızlık, güvensizlik ve belirsizlik içerisine sürüklemiştir. Gelişmelerin ne yönde bir seyir izleyeceği tüm dünyaca yakından merakla izlenmektedir.
Bu olumsuz hava içerisinde, Abhazya’nın ve Abhazların, size de defalarca ilettiğimiz haklılıkları bir kere daha açıkça gözler önüne serilmiştir. Gürcistan’ın hâlihazırdaki yönetiminin yaklaşımları Abhazlara ve diğer Kafkas halklarına olduğu kadar artık kardeş Gürcü halklarını da ölüm, yıkım ve mutsuzluk getirmektedir. Bizlerin de arzu etmediği bu koşullar altında yıllardan beri tüm dünyaya haykırdığımız bağımsızlık isteğimiz nihayet bir yankı bulmuş ve Rusya parlamentosunun üst kanadı Federasyon Konseyi’nin 130–0, alt kanadı Devlet Duması’nın da 447–0 evet oyuyla Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarının desteklenmesi tavsiye kararı alınmıştır. Müteakiben, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’de hiç beklemeden, hemen ertesi gün bu tavsiye kararını dikkate alarak Rusya Federasyonu’nun Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıdığını belirten kararnameyi imzalayarak yürürlüğe sokmuştur. Abhazya’nın bağımsızlığının tanınmasıyla birlikte artık geriye dönülemez bir süreç başlamıştır.
Abhazya’nın bağımsızlığı kâğıt üzerinde siyasi bir manevra olarak görülemez. Bu Abhazların yıllarca sürdürdükleri mücadeleye, bin bir emekle ve meşakkatle kurdukları demokratik ve çoğulcu devlet yapılarına hakaret olarak görülmelidir. Abhazya tarihiyle, yürütülen seçimleriyle ve halkıyla bağımsızlığı herkes kadar hak etmektedir.
Sayın Cumhurbaşkanı,
Devletimizin de Kafkaslardaki gelişmelerle yakından ilgilenerek, liderliğinizde bir Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu girişimiyle bölgenin yeniden barış, güvenlik ve istikrar merkezi olması için adımlar atmasını ilgiyle ve mutlulukla izliyoruz. Bu Türkiye’deki tüm Kuzey Kafkasyalıların ve Kuzey Kafkasya derneklerinin, özelde de başkanlığını yürüttüğüm Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin yıllardır özlemle istediği bir politik vizyon değişikliğinin işareti olarak görülmektedir. Komitemizin kurulduğu günden itibaren Abhaz-Gürcü sorununda barışçı bir çözüme ulaşılması için dikkatli bir çaba sarf etmiş, devletimizin ilgili birimleriyle istişare içinde çalışmıştır. Fakat Komitemizin ve üyelerinin bütün çabalarına rağmen son gelişmelere kadar uygulanan politikalara ve devletimizin soruna yaklaşımına bakıldığında bize göre Türkiye Cumhuriyeti’nin gerek kendi çıkarlarını gerekse vatandaşları olan bizlerin çıkarlarını yeterince gözetmediği görülmektedir. Bizlerin ve Abhazya'nın yok sayılması, Türkiye’nin Abhazya’ya karşı takındığı katı ve taraflı tutum camiamız için son derece kırıcı olmuş Abhazya’da ve bizlerde güvensizlik duygusu yaratmıştır. Oysaki tüm dünyanın müdahil olmaya çalıştığı bu soruna, sınır komşusu olması, barındırdığı nüfus, bölgesel çıkarları ve benzeri daha birçok nedenle müdahil olması gereken Türkiye'nin yaklaşımı, vereceği mesajlar çok büyük önem arz etmektedir.
Sayın Cumhurbakanı,
Son gelişmelerle oluşan ortamda Abhazya ve Abhazlar gibi Kafkasya’nın tüm halklarının seslerine kulak verilmesi zorunluluğu bir kere daha ortaya çıkmıştır. Bize göre bu sesi ilk önce duyması gereken Devletimiz, Türkiye Cumhuriyetidir. Kafkasya’nın sorunlarını, başını Türkiye’nin çektiği Kafkas halkları ve devletleri çözebilir. Rusya Federasyonu ve diğer Kafkas cumhuriyetleriyle ilişkileri, bizlerin varlığı nedeniyle Kafkas halklarının bakış açıları Türkiye’ye bu yönde bir yükümlülük getirmektedir.
Türkiye’nin bu yükümlülüğünü yerine getirebilmesi ve Kafkasları yeniden bir barış ve istikrara adasına çevirebilmesi ise Kafkaslardaki halkların ve devletlerin tamamına eşit ve adil bir yaklaşımla mümkün olabilir. Zaman ayrımcılık ve dışlama zamanı değildir. Türkiye’nin girişimlerinin başarılı olabilmesi bu konuyla yakından bağlantılıdır. Abhazya ve Abhazlar daha fazla yok farz edilemezler.
Sayın Cumhurbaşkanı,
Daha önce değişik vesilelerle zatıalilerinize size iletmeye çalıştığımız üzere Abhazya savaşta yakılmış, yıkılmıştır. Bu durumun devamı adına Gürcistan'ın Bağımsız Devletler Topluluğu’na koydurduğu ambargo yıllarca Abhazya’yı Abhazları ezmiştir. Bu ambargo son gelişmeler neticesinde ortadan kalkmış olsa da, büyük bir üzüntüyle dile getirmek zorundayız ki devletimizce anlayamadığımız bir şekilde hala devam ettirilmektedir. Son dönem gelişmelerine ve olayların seyrine bakıldığında bağımsızlığını ve devlet yapısını güçlendiren Abhazya’ya karşı devam ettirilen bu ambargo artık Abhazya'dan çok bizleri etkiler duruma gelmiş, dolayısıyla zararı vatandaşı olduğumuz ülkemize olmuştur. Bu yaklaşımın yakın gelecekte terk edilmemesi Türkiye’nin çıkarlarına ve bizlerin geleceğini onarılması mümkün olmayacak zararlar verecektir
Bugün gelinen noktada durumun öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bizlerin çıkarları dikkate alınarak yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. İlk aşamada Türkiye tarafından Avrupa Birliği ve ilgili diğer ülke ve uluslararası yapıların yaptıkları gibi Gürcistan ve Kafkasya’ya bakışta ve yapılan yardımlarda gelecekte telafisi zor sonuçların doğmasının önüne geçecek adımlar atılması gerekmektedir. Bu çerçevede Abhazya'ya verilecek ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel desteklerle denge sağlanmalıdır. Bu yönde atılacak adımlar ve verilecek mesajlarla güven yeniden tesis edilecek ve işbirliği yönünde doğru adımlar atılmasının önü açılacaktır.
Sayın Cumhurbaşkanı,
Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat bulunmaktadır. Türkiye’nin bu sese kulak vererek en azından fiili ilişkiler kurarak, hatta Abhazya’nın bağımsızlığını tanıyarak yapıcı adımlar atması Abhazya için olduğu kadar gerek bölge gerekse dünya için olumlu ve insani sonuçlar yaratacaktır. Bu yönde zatıâlilerinizden ilk adımdaki beklentimiz, tüm bölge ülkelerine yaptığınız ziyaretler ve liderler yaptığınız görüşmeler çerçevesinde Abhazya’ya ve Abhazya Devlet Sayın Sergey Bagapş’a çağrıda bulunarak görüşlerini almanızdır. Abhazya ve Abhazların bu ilgiyi Ermenistan kadar hak ettiğine inanıyoruz. Bu yönde atılacak bir adım bölgedeki ilişkilerin normalleşmesi yönünde tarihe düşülecek bir kayıt olacaktır. Bağımsız Abhazya’nın bağımsızlığının devamının barış ve istikrarın hâkim olduğu bir Kafkasya’da mümkün olabileceğinin bilincinde olarak sizden gerekli adımları atmanızı istiyor saygılarımızı sunuyoruz.
Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Adına Başkanİrfan ARGUN
| Küresel ısınmaya bireysel duyarsızlık
|
|
serdar cemal süzeroğlu Tüm dünyayı etkisi altına alan küresel ısınmanın sonuçları hakkında, son dönemlerde yaşanan susuzlukla daha çok haberdar oluyoruz. Bunun üzerine sanat, sivil toplum ve siyaset alanında pek çok bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor.
Ancak, bilinçlendirme çalışmaları pek işe yaramış da gözükmüyor. Yapılan bir araştırma, toplumun en duyarlı ve en eğitimli kesimi olarak bilinen ve değerlendirilen üniversite öğrencilerinin, küresel ısınmaya karşı yeterince duyarlı olmadıklarını ortaya koydu. İnternet üzerinden yayın yapan ‘akampus.com’un anketine göre gençlerin yalnızca yüzde 50’si kampanyalar sayesinde küresel ısınmaya karşı önlem almış ve bunu kendi hayatında özel bir yere oturtmuş. 1280 kişilik ankete katılanların yüzde 4’ü ise bu olayı umursamadığını belirtiyor.
Üniversite gençliği sanıldığı kadar duyarlı değilmiş. Dünya üzerinde ve Türkiye’de kampanyalar yapılırken, sivil toplum örgütleri ve kanaat önderleri ‘küresel ısınma var’ diye seslerini yükseltirken, gençler kendilerini bunun ötesinde ve uzağında tutuyor. Türkiye genelinde üniversitelerden 400 bin üyesi bulunan, ‘akampus.com’, küresel ısınmaya yönelik bir anket düzenleyerek, üniversiteli gençlere, “Kampanyalar küresel ısınmaya karşı önlem almanızı sağladı mı?” diye sordu. Ankete toplam 1280 kişi katıldı. Yanıt verenlerin yüzde 50’si bu soruya ‘Evet’ cevabını verirken, yüzde 43’ü ‘Hayır’ dedi. Yüzde 3’lük kesim, küresel ısınmadan haberdar olmadığını belirtirken, yüzde 4’lük kesim, küresel ısınmayı umursamadığını söyledi. Ankete üyelerin yüzde 32,9’unu kızların, yüzde 67’ini de erkeklerin oluşturduğu akampüs üyeleri oy verdi. Ayrıca, katılanların yüzde 54,5’i Ankara, İstanbul ve İzmir’deki üniversitelerde okurken, yüzde 45,5’i ise diğer üniversitelerde okuyor. Tek soruluk ankette, katılanların yarısı küresel ısınmaya karşı duyarlı olduğunu belirtse de, diğer yarısının duyarsızlığı toplumda ve daha da önemlisi gençler arasında henüz yeterli düzeyde duyarlılık geliştirilemediğini gösteriyor. |
İşte her genç kızın sahip olması gereken 100 şey..
1. Straplez sutyen. Straplez kıyafetlerinizle veya sutyen askınızın görünmesini istemediğiniz zamanlarda kullanabileceğiniz bir straplez sutyeniniz bulunsun.
2. Stilletto. Stilletto ile iyi yürüyemeseniz bile, stiletto ile yürümeyi geliştirebilir, bunlarla daha uzun boylu olmanın keyfini çıkartabilirsiniz.
3. Siyah mini elbise. Siyah mini bir elbisesiz nasıl yaşayabiliyorsunuz?
4. Topuklara kadar uzun siyah bir pantolon. Her zaman imdadınızı yetişecek, klasik ve düz stil bir pantolonu mutlaka
5. Şık bir gece elbisesi. Koktety ya da partilerde giyebileceğiniz zarif bir elbiseniz mutlaka olsun.
6. Tayt. Etek, uzun tişört, hırka veya mini elbiselerinizle giyebileceğiniz siyah ya da gri bir tayt bulundurun.
7. Bol paça kumaş pantolon. İş için kullanmanız gerekmese bile yüksek topuklu ayakkabılarla bu pantolonlar oldukça hoş duracaktır.
8. Seksi bir elbise. Katıldığınız bir partide tüm gözlerin size çevrilmesini sağlar, dolabınızda bulunsun.
9. Babet. Babetlerle ayağınız çok rahat eder aynı zamanda skinny jeanslerle kullanılabilir.
10. Jartiyerli çorap. Seksi bir görünüm elde edebilirsiniz.
11. Seksi iç çamaşırı. Sizden çok partneriniz için çekici olabilir.
12. Dizlere kadar düz dar etek gardrop klasiğidir.
13. G-string. Dolabınızda bulunsun, bir gün mutlaka ihtiyacınız olacak.
14. Tututrmalı kalın kemer. Moda elbiseleriniz için dikkat çekici bir aksesuar olabilir.
15. Converse bez ayakkabı. Herşeyle rahatça giyilebilir.
16. Dizlere kadar uzun bot. Asla modası geçmez. Bir çift deri uzun bot size yıllarca yeter.
17. Askılı elbise. Yaz kış kullanabileceğiniz rahat bir kıyafet.
18. Koyu renkli bir jean. İlk yardım durumlarında her zaman işinize yarar.
19. İyi kalite kalın çoraplar. Mini tekten elbiseye herşeyle kullanabilirsiniz.
20. Ayakkabı / bot. Yaz kış kullanabileceğiniz ayakkabı ve bot dolabınızda bulunsun.
21. Deri etek. Seksi ve şık bir seçenek.
22. Göğüslerinizi dik gösterecek bir sutyen.
23. Düz bir deri kemer. İster jean ister klasik pantolonla rahatça kullanabilirsiniz.
24. Bolero. Kıyafetinize uygun örgü ya da -dantel bir boleronuz olsun.
25. Etekli takım. Etek-ceketten oluşan takım iş yerinde ya da ciddi bir kokteyde mutlaka gerekebilir.
26. Kombinezon, askılı saten gecelik.. Bulunsun..
27. Kırmızı bir ruj. Sizi güçlü ve seksi hissettirecek.
28. Taamen önden düğmeli, gömlek stili elbise.
29. File veya renkli ince çoraplar. Sadece 18'li yaşlarda değil gelecekte de kullanabileceğiniz seksi bir aksesuvar.
30. İnce kemer. Elbise üzerine ya da aksesuvar olarak kullanabileceğiniz bir ayrıntı.
31. Pamuklu bir süveter.
32. Kumaş yelek. Yazın ya da mevsim geçişlerinde giyebilirsiniz.
33. Kışın kıyafetinizin üzerine kiyabileceğiniz ince askılı bir tişört.
34. Elbise veya pantolon giydiğnizde iç çamaşırınızı göstermeyecek ince bir tayt.
35. Belden bağlamalı hırka. Mevsim geçişlerinde kumaş pantolon, etek ya da jeanle rahatça kullanabileceğiniz bir seçenek.
36. Düz, klasik kolsuz bir elbise. Buluşmalar için ideal.
37. Blazer. Her zaman şık..
38. Boyundan bağlamalı ya da askılı düz siyah bir elbise.
39. Jean etek. Binlerce defa herhangi bir tişörtünüzle rahatça kullanabilirsiniz.
40. Zarf belden bağlamalı elbise..
41. Pamuklu, karikatürlü pijama..
42. Seksi gecelikler.. her zaman değil sadece özel zamanlarda..
43. Beyaz tişört. Uygun fiyatlı harika modellerini bulabilirsiniz.
44. 8 saat koruyucu özellikli cilt bakım kremi. Çantanızda her zaman bulunması gereken en önemli bakım ürünü..
45. Slogan tişört. Her yaşta giyebileceğiniz bir tercih.
46. İyi bir kışık bot. Bir gün dağa tırmanırsanız gerekebilir.
47. Bir arkaşaınıza çay içmeye giderken giyebileceğiniz rahat bir kıyafetiniz olsun.
48. Takoz topuklu ayakkabılar. Bacaklarınızı daha uzun gösterme şansını kaçırmayın.
49. Pantolon altına giyebileceğiniz tayt şeklinde ince mini şort.
50. Topuklara kadar uzun bir elbise..
51. CK ONE kokusunu her gün rahatça kullanabilirsiniz.
52. Mevsim geçişlerinde gerekecek yağmurluk..
53. Açık renkli kışlık bir palto..
54. Kimlik veya pasaportunuzu saklayabileceğiniz bir cüzdan..
55. Günlük yaşamınızda kullanabileceğiniz maskara..
56. Dantel veya transparan iç çamaşırı..
57. Boynunuzu saracak, kıyafetleri tamamlayacak ince bir atkı..
58. Sırtınızı sıcak tutacak kaşmir geniş şal..
59. Kısa bir atkı.
60. Deri eldivenler.
61. Fötr şapka. Beyaz veya açık renkler tercihiniz olabilir.
62. Saçlarınız kötü durumdaysa örgü bereleri kullanabilirsiniz.
63. Bez çanta.
64. Her gün kullanabileceğiniz günlük bir çanta.
65. Günlük ufak el çantası.
66. Işıltılı geceler için el çantası..
67. Cildinizi nemlendirmek için uygun bir nemlendirici.
68. Kaşkollu bir sweat.
69. Bacaklarınızı saran, dar jeans..
70. Düz beyaz gömlek.
71. Siyah bir ceket.
72. Kot ceket.
73. Küçük para çantası veya cüzdan.
74. Yün örgü kazak, hırka.
75. Dikkat çekici, iri taşlı, büyük yüzük.
76. Büyük ve taşlı kolye, gerdanlık.
77. Avize küpeler.
78. Çivi küpeler.
79. Paçaları kıvrılmış pantolon..
80. İyi, klasik bir saat.
81. Deri veyaz zincirli uçlu kolye.
82. Broş.
83. Moda kıyafetlerinizin ıslanmasını istemiyorsanız şemsiyeniz olmalı.
84. Tek parça mayo.
85. Bikini.
86. Saç bakım ürünü.
87. İpek fular.
88. Bronzlaştırıcı.
89. Günlük, ajanda.
90. Deri, bel kadar olan fermuarlı kabarık mont.
91. Gece için ekstra ışıltılı bir üst.
92. Büyük güneş gözlüğü.
93. Saç spreyi.
94. Kareli gömlek.
95. Kokteyl elbisesi.
96. Topuklara kadar uzun etek.
97. Elmacık kemiklerinize uygulayabileceğiniz pırıltılı bir allık.
98. Kırmızı oje.
99. Yüksek belli etek.
100. Kaftan.
SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU
|