Profilo di SERDAR CEMALHENDEKLİ SERDARFotoBlogElenchiAltro Strumenti Guida

Blog


22 febbraio

HAYDİ SANDIĞA

   ÜNİVERSTE BURSLARINA ENGEL OLANLARA

 

                        CEVABINI SANDIKTA VER!

 

                        HAKKINA SAHİP ÇIK

 

                 ÜCRETSİZ EĞİTİM SENİN HAKKIN

 

                       HAKKINI ÇALANDAN

 

              HESABINI 29 MART’TA SANDIKTA SOR

 

              HAYDİ ÜNİVERSTELİ GENÇ AYAĞA KALK

 

                    DEMOKRATİK HAKKINI KULLAN!

 

                                  HAYDİ SANDIĞA

 

 

SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

 Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

www.arim34.spaces.live.com

 

 

ÖZÜRDİLİYORUM!

Mümkün olsa, her dostumu buraya mutluluk stajına çağırırdım. Yaklaşık bir aydır el bebek gül bebek hazırladığımız Rehabilitasyon Merkezi'nde, hayatın saklı yüzünü, gölgede bekleyen sürprizlerini okuyorum. Burada küçücük sevinçlerin, minicik başarıların ne kadar da büyük olduğunu öğreniyorum.

Mutlu olmayı unutanların, hatırlayacağı o kadar mutluluk var ki! Sevinmeyi büyük şeylere bağlayanların keşfedeceği o kadar sahici sevinçler var ki!.

Kendimce bir "Engelli Günlüğü" tutmaya karar verdim. Bu günlüğün kahramanlarını, aileleri izin verdiği ölçüde, fotoğraflıyorum da. Tanıyın istiyorum o kalbi büyük kalıbı küçük kahramanları. Bir de onların annelerini, babalarını, utangaç kardeşlerini, mahzun ağabeylerini, eli koynunda ablalarını iyi bilin.

Bilin de, çocuklarınız üst başlarını çamurlayarak koşuyorlar diye, koltukların üzerinde zıplıyorlar diye, olmadık ukalalıklar yapıyorlar diye üzülmemeyi öğrenin. Burada, çocuğunun "ilk adım"ı için bir ömür tüketen anne babalar var. Burada, âmâ kızının gözünün içine hasret dolu bakışını yıllardır bekleyenler var. Burada, otistik kardeşinin yarım da olsa bir tebessümünü umutla bekleyen küçücük ablalar var.

Down Sendromlu ağabeyinin bin bir zahmetle ağzından çıkardığı sözcüklerle mutlu olmayı öğrenmiş bir ilkokul öğrencisi gördünüz mü? Kardeşinin tekerlekli sandalyeden ayağa kalkamamasına alışmış, erken yaşta olgunlaşmış minik ağabeyler tanıdınız mı siz? Küçük kız kardeşinin de kendi yaşına geldiğinde yürüyemez olacağının kendisinden sır gibi saklandığı kas erimeli ablanın gözlerinin içine baktınız mı hiç? On yaşında her çocuk gibi koşup dururken sadece beş yıl içinde yürüyemez hale gelip hızla ihtiyarlamış büyük ruhlu gençleri gördünüz mü siz?

Bir görseniz onları. Bir bilseniz göğüslerine saplanmış paslı hançerleri. Belki de, benim gibi, anne-baba olduğunuza utanırsınız. Hayattan bıktığınıza, sevdiklerinize küstüğünüze yanarsınız. Gereksiz mutsuzluklar ürettiğiniz için bin pişman olursunuz.

Bir babanın 18 yaşındaki oğlunun ayakkabılarını özenle çıkarışını, tekerlekli sandalyesinin aparatlarını sabırla söküp yerine takmasını seyrettim geçen gün. Hayranlıkla ama mahcubiyetle. Kızıma ayakkabısını giymekte nazlandığı için kızdığım anlar geldi aklıma. O babanın ve annenin "Niye bu bizim başımıza geldi!" demek yerine, suskunca, minnet duygusuyla ekibimize teşekkür edişini kısa bir film olarak çekmek isterdim. O filmin müziğini bestelemek için en az 15 gün oğlumu tekerlekli sandalyede gezdirmem gerek. Onaltıncı günde yürümeye devam edeceğini bile bile de olsa, o 15 günün ıstırabı ne kemanlar sızlatırdı acep?

Sonra, hiç kötülük düşünemeyen o meleksi varlıkların annelerinin gözlerinin içine bakışları düşüyor aklıma. Down sendromlu bir delikanlının nasıl da babasının dükkanına sadakatle koşturduğunu, getir götür işlerine seve seve baktığını, dükkanı ince ince süpürünce mutluluktan nasıl da gözlerinin içinin parladığını anlattı annesi önceki gün. Annenin de gözlerinin içi gülüyordu anlatırken. Ne garip değil mi, bir düğün hayal edemiyor oğlu için ama lekesiz bir sevinç gözlerinin ta içinde büyüdükçe büyüyor. Utandırıyor beni.

Ömrümün ahirine hayatın bu mahzun köşesinde nöbet tutmam yazılmış meğer. İlk fırsatta, bir günümü işitme engelli gibi kulaklarım kapalı geçirmeyi düşünüyorum. Bir başka günde de tekerlekli sandalye ile semtimde gezmeyi deneyebilirim. Bir başka gün elimde bir "beyaz baston"la kaldırımların köşelerini ve inişlerini yoklarken görünebilirim. En zoru da, kucağından hiç inmeyen, belki hiç tebessüm etmeyen, şefkatinin karşılığını yüzünde hiç okuyamadığın bir zihinsel engelli çocukla hiç olmazsa bir gün geçirmek...

Bir avuç öğrencimiz var şimdilik. Bizden önce o suskun acıların nöbetini devralanlara hayranlıkla bakıyorum. Bu şehrin kaldırımlarını tekerlekli sandalyeye göre yıkıp yeniden yapıyorum hayalimde. Bu şehrin seslerini bir de görme engellilerin kulağından dinliyorum şimdi. İşitme engellilerin annelerinden bile duyamadığı o müşfik sesin açlığıyla, anne yüzünün her noktasından şefkat emmelerini seyrediyorum şimdi.

"Öğrenci" mi demiştim? Düzeltiyorum. Bize öğrettikleri o kadar fazla ki. İzninizle "öğretmen" demek istiyorum onlara. Unuttuğumuz mutlulukları bize yeniden hatırlattıkları için. Acemisi olduğumuz sevinçleri bize yeniden öğrettikleri için. Ne güzel öğretmen onlar.. Susarak öğretiyorlar!

 

                                                                                                                                                                                                         

SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

 Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

www.arim34.spaces.live.com


Diyarbakır'da tarihî mesaj: Ebediyete kadar birlikteyiz

Diyarbakır'da tarihî mesaj: Ebediyete kadar birlikteyiz
Başbakan Tayyip Erdoğan, 6 bakanla geldiği Diyarbakır mitinginde önemli mesajlar verdi. Türkiye'deki birlik ve beraberliği kimsenin bozamayacağını dile getiren Başbakan, "Bu ülkenin mayası birdir. Hepimiz bu ülkenin asli unsuru, birinci sınıf vatandaşıyız. Kimse kimseden imtiyazlı değildir. Hepimiz ev sahibiyiz.

Kimse kimseye misafir muamelesi yapamaz. Tarihimizi medeniyeti hep birlikte kazandık. Ebediyete kadar birlikte yürüyeceğiz." dedi.

Erdoğan'ın günlerdir konuşulan Diyarbakır mitinginde tarihi sahneler yaşandı. Terör örgütü PKK ve DTP'nin provokasyonlarına ve yağmura rağmen on binlerce Diyarbakırlı İstasyon Meydanı'nı doldurdu. AK Parti bayrakları Türk bayraklarıyla birlikte sallandı. Konuşmasında isim vermeden terör örgütü PKK'nın çetelerle birlikte hareket ettiğini vurgulayan Başbakan şunları söyledi: "Hangi tarafta yer alırsa alsın çetelerin birbirlerinin değirmenine su taşıdıklarını artık halkım biliyor. O karanlık koridorlarda ekmek kadar, su kadar birbirlerine muhtaçlar. Artık bu karanlık filmi izlemek istemiyoruz."

Türkiye'nin arınma sürecinden geçtiğini, tarihî bir değişim ve dönüşüm yaşadığını anlatan Erdoğan, sözü üstü kapalı olarak Ergenekon soruşturmasına getirdi: "Görüyorsunuz, dün devletin gücünü istismar edenler, kendilerini devlet zannedenler, bugün hukuk karşısında, millet karşısında yapayalnız kaldı." Yoğun güvenlik önleminin alındığı mitinge; Devlet Bakanı Egemen Bağış, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, genel başkan yardımcıları Abdülkadir Aksu, Hüseyin Tanrıverdi, Haluk İpek ve çok sayıda milletvekili katıldı.

Erdoğan, terörün halkın düşmanı olduğunun altını çizdi. Bir süre önce Diyarbakır'daki AK Parti binasının taşa tutulduğunu hatırlatırken, "Bunlar demokrasiyi, bu milletin iradesini taşa tutmuş olmuyorlar mı?" diye sordu. Başbakan, alandaki coşkudan duyduğu memnuniyeti de şöyle dile getirdi: "AK Parti'nin mitinglerindeki coşku seli Diyarbakır'da da ortaya çıkmış, birlik ve beraberliğimiz burada da gönülleri fethetmiştir." Erdoğan, mitingin ardından Ziya Gökalp Spor Salonu'nda düzenlenen 35 tesisin toplu açılış ve TOKİ anahtar teslim törenine katıldı. Zılgıtlar ile karşılanan Başbakan'a sevgi gösterilerinde bulunulurken, 'Amed seninle gurur duyuyor', 'Dik dur eğilme, Diyarbakır seninle' şeklinde sloganlar atıldı. Birlik mesajı veren Erdoğan'ın değerlendirmeleri şöyle:

Türkiye çetelerden arınıyor

Biz tarihimizi, medeniyeti hep birlikte kazandık. Fırat ve Dicle nehirleri gönüllere aktıkça ebediyete kadar birlikte yürüyeceğiz. Türkiye'de olup biten her şeyi dikkatle izlediğinizi iyi biliyorum. Yaşanan sürecin adı arınma sürecidir. Temiz toplum, temiz siyaset ve temiz yönetim sürecidir. Bugünlerin anlamını yarın daha iyi hissedeceksiniz.

Tarafları farklı ama çeteler birbirlerinin değirmenine su taşıyor

Hangi tarafta yer alırsa alsın çetelerin birbirlerinin değirmenine su taşıdıklarını artık halkım biliyor. Suç örgütlerinin hangi aktörler eliyle iç içe geçtiğini, kitleleri meydanlara zorlarken perde gerisinde birbirlerini nasıl beslediklerini biliyoruz artık. Bu ülkenin demokrasisi artık sabote edilemeyecek kadar güçlenmiştir.

Şiddet halkın düşmanı

Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Abaza'sıyla, Boşnak'ıyla, Arnavut'uyla Türkiye Cumhuriyeti birdir. Şiddeti, terörü, bütün insanlık suçlarını reddeden herkese kucağımızı açtık, açacağız. Sandıktan çıkacak iradeye saygı gösteriyoruz. Şiddet ve terörün halkın düşmanı olduğunu herkes bilmelidir.

AK Parti oyunu bozuyor

AK Parti binasını taşa tutanlar demokrasiyi, bu milletin iradesini taşa tutmuş olmuyorlar mı? Esnafa zorla kepenk kapattıranlar, tehditlerle baskı altına almaya çalışanlar, bu milletin hakkına saygısızlık yapmış olmuyorlar mı? AK Parti siyasetinin gönüller kazanması kimin oyununu bozuyor, kimin?.. Gelin canlar bir olalım diyoruz, diri olalım, iri olalım diyoruz. Hak hukuk demokrasi hepimize yeter. Herkesi aynı samimiyetle kucaklıyoruz. Bu güzel şehrin insanlarının başlarını dik tutacağız.

Artık birbirimizi anlıyoruz

Türkiye'den yayılan bu kardeşlik iklimi, Kuzey Irak'tan Balkanlar'a, Gazze'ye kadar dost ve kardeş milletlerin yüreklerini serinletiyor. Dün birbirimizi daha zor, daha az anlıyorduk; bugün daha net, daha açık anlıyoruz. Bize yıllarca çözümsüz gibi gösterilen, çözümsüzlüğü çözüm diye dayatılan meseleleri şimdi kolaylıkla çözüyoruz.

Kitabımızda statükoculuk yok

Aramızdaki önyargıları kaldırdıkça birbirimizi daha çok seviyoruz. Husumeti değil, hısımlığı, gerilimi değil kardeşliği güçlendiriyoruz. Herkes şunu çok iyi bilsin. Bizim kitabımızda statükoculuk yok. Milletin dertlerine, taleplerine kulak tıkamak yok. Bizim kitabımızda reformculuk var, sessiz devrimlere imza atmak var, değişim var.

Karşı cephelerde gözükenler suç ortağı

Hakkaniyet sahibi olan herkes kabul eder ki bugün ne 1980'li yılların kâbusu ne de 1990'lı yılların karanlık odaları var. Hukuk devleti, demokrasi ile karanlık odalardan arınıyor, daha da arınacak. Zıt kutuplarda, karşı cephelerde görünenlerin tezgahın gerisinde suç ortağı oldukları bakın nasıl da aşikâr oluyor. Körpe dimağları, masum gençleri nifakla, kör ideolojilerle çıkmaz sokaklarda zehirleyenlerin, esasen işbirliği içinde oldukları nasıl gün yüzüne çıkıyor. Huzuru sabote edenlerin, kardeşi kardeşe hasım haline getirenlerin nasıl dümenler çevirdiklerini, nasıl maskeler taktıklarını, hangi kutsal değerleri kirli emellerine alet ettiklerini kamuoyu hayretle seyrediyor.

TRT Şeş birilerinin oyununu bozdu

TRT Şeş sadece Türkiye'de değil, Batı Avrupa'dan Ortadoğu'ya kadar geniş bir alanda ilgi gördü. Ne oldu, adalet yara mı aldı? Yoksa güçlendi mi? Devletle toplumun güç kazanması kimin oyununu bozdu. Birileri neden bize 'hayırlı olsun' bile diyemedi. Muhalefet sağıyla soluyla buna karşı çıktı. Milletin mutluluğuna ortak olamadı. Gönül kazanmamız kimin alanını daralttı? Kimin elini boşa çıkarttı, söyleyecek sözü kalmadı, kimler mutlu, kimler tedirgin oldu?

Buraların CHP'si mi olmak istiyorlar?

Suça bulaşmamış herkesi evine çağıran insanî bir siyasete sırtlarını dönenler, AK Parti iktidarının sosyal barışı ve adaleti esas alan uygulamalarını takdir edemeyenler, ne kadar siyaset yapabilirler? Bu bölgenin duygularını istismar edenler, kendi imtiyazlı konumlarını kaybetmekten mi endişe ediyor? Yoksa onlar da buraların CHP'si mi olmak istiyorlar?

Oyunu, istikrarı bozana mı vereceksin?

Diyarbakır'ın kendi girişimcileri bile buraya gelemiyor, gelmiyor. Onun için işte oylarımızı verirken dikkat edeceğiz. Oyu nereye veriyoruz? Güvene mi vereceğiz, güveni tehdit edenlere mi? İstikrara mı vereceğiz, istikrarı tehdit edenlere mi? Bu çok önemli. Şiddet ve terörün, hak ve özgürlüklerin düşmanı olduğunu artık herkes bilmelidir.

 

SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

 Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

www.arim34.spaces.live.com

 

Diyanet'in anketi: Genç cemaat cami personelini yetersiz buluyor

Diyanet'in anketi: Genç cemaat cami personelini yetersiz buluyor
Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerdeki din adamları ile cemaati mercek altına alan, cami personelinden duyulan memnuniyeti ortaya koyan anket çalışması yaptı. Diyanet'in yaptığı ankette ilginç sonuçlara ulaşıldı.

26 ilde gerçekleştirilen araştırmaya göre gençler ve eğitimlilerin cami personelinden beklentilerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Cemaatin eğitim düzeyi arttıkça memnuniyet düzeyi düşerken, yaşlı cemaatte memnuniyet artıyor.

"Cemaatin Cami Personelinden Memnuniyeti" konulu anket, 2 bin 506 kişiye uygulandı. Araştırmada, yükseköğrenimli cemaatin hoşnutluk düzeyi, ortaokul ve daha alt eğitimli cemaatin memnuniyetinden daha düşük çıktı. Konuyla ilgili lisans mezunlarının cevapları incelendiğinde; cami personelinin "cami görevleri dışında sosyal faaliyetlere de katıldığı", "genellikle namaz vakitlerinden önce-sonra Kur'an-ı Kerim okuduğu", "cami görevlisinin dini konular dışındaki bilgi sahibi olduğu", "cemaatin ihtiyaçlarına uygun vaaz hazırladığı" konusunda olumsuz düşünceler ortaya çıktı. Meslek değişkeni ve yerleşim birimleri de grupların fikirlerini etkiliyor. Emekliler öğrencilere kıyasla, ilçe merkezindeki cemaat il merkezindekilere göre cami personelinden daha memnun.

Çalışmada cemaate katılım sıklığı farklı olanların hoşnutluk düzeylerinin aynı olmadığı saptandı. Vakit namazlarını her zaman cami cemaati ile kılanların, ara sıra cemaatle kılanlar ve hiçbir zaman cemaatle kılmayanlara kıyasla daha memnun oldukları belirlendi. Benzer durum, cuma, teravih ve bayram namazlarında da gözlendi. Kandillerde her zaman cemaate katılanların, ara sıra katılanlar ve hiç katılmayanlara kıyasla daha hoşnut oldukları ortaya çıktı.

Cemaatin yüzde 51'i bazı vakit namazlarını, yüzde 48'i tüm vakit namazlarını camide cemaatle kıldıklarını; yüzde 96'sı cuma ve bayram namazlarını her zaman kıldıklarını; yüzde 83'ü teravih namazlarında, yüzde 84'ü ise kandillerde cami cemaatine katıldıklarını belirtti.

Camiye en çok emekliler gidiyor

Anket çalışması kapsamında cami cemaatinin profili de çıkarıldı. Buna göre, meslek grubuna bakıldığında, emekli, esnaf-zanaâtkar ve serbest meslek sahipleri ilk sırada yer alıyor. Ankete katılanların 958'i emekli, 426'sı esnaf-zanaatkâr, 300'ü serbest meslek erbabı, 260'ı memur, 213'ü işçi, 163'ü çiftçi, 144'ü öğrenci, 34'ü işsiz, 7'si ev hanımı. Eğitim durumları açısından durum şöyle: 849'u ilkokul, 649'u lise ve dengi okul, 441'i ortaokul, 229'u lisans, 160'ı ön lisans mezunu, 70'i okur yazar ancak okula gitmiyor, 69'u okuma yazma bilmiyor, 38'i ise lisansüstü eğitim alıyor. Yaş gruplarına göre dağılıma bakıldığında ise büyük bir kısmı 60 ve üstü yaşlarında.

BOŞLUKTA NE ARIYORUM?

Bir okurum, mektubunda diyor ki: "Sizin kitaplarınızla askerdeyken tanıştım. Kendimi boşlukta hissediyorum, arayış içindeyim... Ne olur bana yardım edin. Bu boşluğun sebebi ne olabilir?"

Öğrencilik yıllarıma ait sınıf resimleri var bende. Bazen ibret için karıştırırım. Sınıf arkadaşlarımın sonraki yıllarda başlarına gelenleri hatırladıkça, İslamiyet'in nasıl büyük bir din olduğunu daha iyi anlıyorum. Beni nice felaketlerden korumuş...

Ben de bir zamanlar boşluktaydım, arayış içindeydim. 1953'te denebilir ki dinî kitap neşreden bir tek kitabevi yoktu. Tünel'de Kitab-ı Mukaddes evi vardı. Bir de Fincancılar Yokuşu'nda Red-House Kitabevi vardı. Burada Yukarı Oda isimli kitapçıklar satılırdı. Her Hıristiyan'ın her gün yapacağı dualar, ilahiler bu kitaplarda yazılıydı. Öyle arayıştaydım ki, bunları alır okurdum. 21 yaşımdaydım; çiçeği burnunda memur... Bekârhanemizde oturmuş, arkadaşlar bir taraftan iskambil oynarken, bir yandan tütüne sardıkları esrarlı sigaraları içiyorlardı. Kapıyı, pencereyi iyice kapatmış, dumanın zayi olmamasına özen gösterirlerdi.

Ben de karyolaya uzanmış, İncil okuyordum!..

Sonra Türkçü Nihal Atsız'ın Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor gibi kitaplarını okumaya başladım.

"Uyan yavrum, uşaklarla köleler,

Uyandılar vatanını böleler"

İşte böyle şiirler yazardım. Türkçülüğe ait ne kadar kitap varsa okuyup bitirdim. Ecdadımız olan Hunların, Göktürklerin semavî bir dini, kitabı, mabedi yoktu. "Yaşasın Türk" dedik mi, her şey tamam!.. Ruhumun açlığını, bütün ıstırabı ile hissediyordum...

Bendeki boşluk gene dolmadı... Manevî boşluktan dolayı arayış içindeydim.

Kötüden uzaklaşma varsa demek ki gittiğimiz bir yer de var. Fizikî bir durum bu.

Çok farklı ortamlara girdim çıktım, türlü türlü insanlar tanıdım. Anladım ki, biz İslam'ı anlar, öğrenir ve yaşarsak kurtuluruz. Aksi imkânsız!..

Beş kuruşun içinde boğulan insanlar gördüm. Bir kızın zülfünde imanı idam edilenlere şahit oldum. Zevklerin oltasına yakalananlar ilim sahibi olamıyor. Cinsî hayatı tapınılacak hale getirenler çabuk yoruluyor, evi ve çevresiyle uyumsuz, geçimsiz bir hayat sürüyor. Kadın, kumar, içki çöllerinde "zevk" denilen vahşi aslanların parçaladığı çok arkadaş tanıdım.

Kur'an-ı Kerim buyuruyor ki: "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın." (Âl-i İmran 103)

Anladım ki en büyük özgürlük, Allah'a kul olmaktır! Tevekkül eden, Allah'a güvenen insanda bunalım, arayış, boşluk olur mu?

Kendimi boşlukta hissediyorum diyen kişinin beyni ilme bağlanmamış, kalbi de Kur'an'a bağlanmamış demektir.

Acıkmış bir insan rahat eder mi?

***

Bursa'dan muhterem arkadaşım Ahmet Acet'in vefat haberini aldım. Rahmet diliyorum. Ayrılığın acısını duyuyorum amma, mekânı cennet olur inşaallah.

21 Şubat 2009, Cumartesi

Çocuğumuzu ne kadar sevelim?

Çocuğumuzu ne kadar sevelim?
Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için vasatın mükemmel olması şarttır. Her çocuk ortama göre şekillenir ve bir mânâda o ortamın çocuğu sayılır. En önemli vasat, yuvadır. Sâniyen mektep, sâlisen arkadaş ve dost çevresi, râbian ders mütalâa arkadaşlığı gelir. Hayat-ı içtimaiyede, terzi dükkânı, marangoz atölyesi, ütücü dükkânı, elbise temizleme merkezi ve diğer iş alanlarını da zikredebiliriz.

Siz çocuğun gezip-tozacağı bu vasatı, iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka herhangi bir virüs kapması kaçınılmazdır. Onun için vasatı, hânenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğunuzun mükemmel yetişmesine müsait hâle getirmelisiniz; çünkü, olan olduktan sonra zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.

Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helâl ve meşrû rızıkla beslenmesi de fevkalâde önemlidir. Kat'iyen bilmeliyiz ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah'a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir 'olgu' olarak -muvakkaten dahi olsa- çocuğa da aksettiği çok görülen vak'alardandır.

Damarlarınızdaki bir parça haram ya da şu veya bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne -aynı şeyler hanımınız için de söz konusudur- o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Çocuk dünyaya geldikten sonra, gıdasına, bakımına, görümüne dikkat ettiğimiz gibi, onun kem ve hâin nazarlardan korunması da çok önemlidir.

Aile ortamını düzenleme

Hadis-i şerifte; 'Çocuğun ilk söyleyeceği söz 'Lâ ilâhe illallah' olmalıdır.' buyuruluyor.

Çocuk daha iki-üç yaşındayken ağzından çıkan ilk sözün tabiî olanı 'anne-baba', irâdîsi de 'Allah (cc)' olmalıdır. Çünkü Allah Evvel'dir, 'Allah Ezelî'dir, Allah Ebedî'dir. Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına ve idrak ufkuna göre vatan, toprak, bayrak, hürriyet, istiklâl vb. terimler de bunun etrafında örgülenecektir. Şayet, çocuk ilköğretimde okuyorsa ona göre malumat verilecek.. Lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimler, içtimâî bilimlerle iştigal ediyorsa, o seviyenin malzeme ve materyaliyle takviye edilecektir. Bir evde, Allah'a karşı saygı var ise ve sıkça Allah'tan bahsediliyorsa, çocuğa diyeceği şeyi dedirtme konusunda hedefe kilitlenmiş sayılırız. Evet, bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyor, Allah denildiğinde ayakların bağı çözülüyorsa çocuğun ilk kelimesinin 'Allah (cc)' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.

Cenâb-ı Hak, bir çocuk ihsan edince, -Kur'ân'ın bir âyetinde de ifade edildiği gibi- bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek -hâşâ ve kellâ- Allah'ı (cc) sevme ölçüsünde bir alâka ifratına da girmemeliyiz.

Allah (cc), nazarında bu, bir nevi şirk sayılabilir. Evet, doğrudan doğruya evlât sevgisine inhimak edip Allah'ı (cc) unutmanın büyük bir yanlış olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek derecede bir sevgi de zararlıdır. İşte Allah (cc) nezdinde memnû' olan sevgi de bu olsa gerek. Allah'a (cc) karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir fâniye tevcih ettiğinizde o sevgi bazen gayretullaha dokunabilir.

Çocuğa güzel örnek olmak gerekir

Şu hususlardan ötürü sevgide i'tidal çok önemlidir:

1. Gönüllerin sultanı Allah (cc)'tır. Gönülde O'nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır.

2. Kat'iyen bilmeliyiz ki, bu yavru, Allah'ın (cc) bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alâka, o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avans ve bir teşvik primidir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın (cc) bir hediyesidir ve Allah'ın (cc) size tevdi ettiği o emanete kusursuz bakmanız için verilmiştir.

Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalâde dikkat etmek zorundayız. Meselâ, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemâl-i ihtimam ile eda etmeli, Allah'a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lûgatlarına uygunsuz kelimeler kat'iyen yazılmamalıdır. Aziz olmalarını, namuslu yaşamalarını, ırzımız kadar başkalarının ırzına, namusuna karşı hassas olmalarını düşünüyorsak, aynı vaziyetin o evin içinde yaşanmasını sağlamalı ve bu işin ilk kahramanları biz olmalıyız.

Kur'ân-ı Kerim okumalarını, Kur'ân'ın hakikatlerine aşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur'ân müzakere etmeli, Kur'ân'ın o muallâ mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.

Binaenaleyh söz, duygu, kalbî heyecanlar ve davranışlar evde en müessir eğitim esaslarıdırlar ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Yoksa meseleyi sadece, başkasına havale ederek 'şuna bir şeyler anlatın' demeye bağlarsanız çocuğa hiçbir şey anlatamazsınız.

ÖZETLE

1Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için vasatın mükemmel olması şarttır. Her çocuk ortama göre şekillenir ve o ortamın çocuğu sayılır.

2Cenâb-ı Hak, bir çocuk ihsan edince, sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek -hâşâ ve kellâ- Allah'ı (cc) sevme ölçüsünde bir alâka ifratına girmemeliyiz.

3Kat'iyen bilmeliyiz ki, bu yavru, Allah'ın bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avanstır.

20 Şubat 2009, Cuma
15 febbraio

Evi olmayan adama kız vermeyen baba...

Bir okuyucumdan şöyle bir soru geldi:"Ağabey, kızımızı istiyorlar. Aileyi tanıyoruz, muhterem insanlar. Fakat talip olan beyin bir evi yok, maaşı da çok iyi değilmiş. Ahlâken iyi bir insan olmasına rağmen, maddî yönden kızımız sıkıntı çeker diye vermek istemiyoruz. Size danışmak istedik."

Bir arkadaş, asortik bir hanıma evlenme teklif etmiş. O hanım da demiş ki; "Senin maaşın benim elbise parama yetmez." Evlilikte önemli olan denk olmaktır. Evlenecek kişiler, servette, fizikî güzellikte, kültürde, dinde, görgüde denk olmalıdır. Bunun dışında "niye evi yok, niye maaşı az?" diye düşünüp kızı vermemek, rızık korkusuyla çocuğunu aldırmak kadar günahtır. Çünkü rızık, Allah'a aittir.

Bir hanım, evi, parası var diye bir beyle evlense, adam daha ilk günden içki şişesini koysa masanın üzerine, başlasa içmeye, daha mı iyi?

Erkek, hanımına bakmak zorundadır. Kadın, evlenmeden önce, "bu adam beni geçindirebilecek mi, yoksa perişan mı edecek?" diye düşünmelidir. "Fakirlik, küfre yakındır." buyuruyor Peygamberimiz. Başkalarına muhtaç olmak zordur. Yani erkek, evini geçindirebilecek durumda olmalıdır. Fakat evini geçindirecek durumda olması demek, evi olsun, arabası olsun, maaşı yüksek olsun demek değildir.

Almanya'dayken bir aile beni yemeğe davet etti. Şahane bir sofra kurmuşlar. Amma kadının suratı beş karış! Kalbime bir acı saplandı. Yemeklerden bir iki lokma aldım, "rahatsızım" deyip sofradan kalktım. Hey gidi zenginlik, dedim, sen ne işe yararsın!.. O arkadaşın hayatını bana verseler on kuruşa almam!

İnsan ev bulur, huzur bulamaz, servet bulur harcayamaz, yemek bulur yiyemez. Bu sebepten dünya malları, Müslüman için hedef olmamalı. Çünkü her dünya malının içinde bir zehir vardır.

Neyi hedef alırsak, ona teslim ediliriz. Neye güvenirseniz, ona havale edilirsiniz. "Malım olsun, mülküm olsun" tamam olsun. Allah cömerttir. Allah'a güveneni Allah korur. Paraya güveneni para ne kadar korur, onu bilemiyoruz. Peygamberimiz, "Sen onun dindarlığına bak." demiş. Çocuğunuzu paraya, eve teslim etmeyin. Rızkın ne olacağını kim bilebilir? Nice fakirler zengin oldu.

İslam'a göre kadın, Allah'ın emanetidir. Erkek, karısına ve çocuklarına bakmakla mükelleftir. Karısının beslenmesini, giyimini, geleceğe yönelik ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşılamaya çalışmalıdır.

Bu devirde içkiden, kumardan, kız (erkek) arkadaştan uzak kalmak, bir genç için büyük keramet!.. İşin bu kısmına bakmadan, "evi var mı, maaşı çok mu?" demek, İslamiyet'i anlamamaktır. İnsan evvela ahlâklı olacak. İnsan ahlâklı olunca aldığı parayla geçinir. Ahlâksız olunca, milyarlar da kazansa geçinemez. Ocakları söndüren, haramlardır.

Bir konferansımda demiştim ki:

"İslamiyet'i öğrenin. İsteklerinizi azaltın. İnsanların söylediklerine değer vermeyin, İslam'a bakın, İslam ne diyor?

Dertlerinizi küçültün. Fiilî duayı çoğaltın. Allah cömerttir. Çalışırsanız size de verir. Gâvura veriyor da sizi ayıracak mı?"

İslam'ın bir kısmı atılıp bir kısmı yaşanmaz. İslam, külli olarak yaşanır.

Veliler, Allah'tan çok şey istemezler. Derler ki: "Ya Rabbi, neyin hakkımda hayırlı olduğunu bilmiyorum. Sen hayırlısını ver."

14 Şubat 2009, Cumartesi

Hakkında hayırlısını istemek

Hakkında hayırlısını istemek
Osmanlı âlimlerinden Ahmed Mürşidî Efendi "rahmetullahi aleyh" anlatır:
 
Mûsâ aleyhisselâm, Tûr dağına giderken, yolda kendisi ile konuşmak isteyen birisine rastladı. O kişi Mûsâ aleyhisselâma; "Ey Allahü teâlânın nebisi! Sen Hak teâlânın sevgili peygamberisin. Cenâb-ı Hakka ma'lûmdur ki, çok büyük bir fakirlik içindeyim. Artık geçimimi sağlayamıyorum. Açlıktan geceleri uyuyamıyorum. Günlerdir karnımın doyduğunu hatırlamıyorum. Hazîneleri sonsuz olan Allahü teâlâya, beni yoksulluktan kurtarması için niyazda bulun. Bana dünyâ malı ihsân ederek bu fakirlikten kurtarsın. Herkes gibi rahat geçineyim" der. Tûr dağına varan Mûsâ aleyhisselâm, cenâb-ı Hakka bu dilek sâhibinin, yalvarışını iletir. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmın niyazı üzerine; "Madem bu kadar yalvardın, ona dünyâ malı vereyim" buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm yolda bekleyen adama Allahü teâlânın ilâhî va'dini iletti. Aradan bir süre geçtikten sonra, Allahü teâlâ bu fakire zengin bir hanım nasîb etti. Bu sayede zengin oldu. Fakat zenginlik onu azdırdı. Adam zenginliğin verdiği şımarıklıkla haksız yere adam öldürdü. Mûsâ aleyhisselâm bir gün o yoldan geçerken adamın asılmış olduğunu gördü. Orada bulunanlara onun ne yaptığını sordu. Onlar da şu cevâbı verdiler: "Bu zavallı adam önceleri fakirdi. Mal, mülk sâhibi olunca gurûrlandı. Haksız yere suçsuz birisini öldürdü. Hâkim de asılmasına karar verdi." Mûsâ aleyhisselâm Tûr dağına gittiği zaman Hak teâlâya; "Yâ Rabbî! bu ne hikmettir?" diye suâl etti. Bunun üzerine şöyle nidâ geldi: "Yâ Mûsâ! Ben sırf senin duân üzere ona dünyâ malı verdim. O ise malı hazmedemedi. Gurûra kapılıp, azdı. Yâ Mûsâ! Ben o kulumu biliyordum. Onun için fakir yapmıştım. O, fakirliği ile rahattı. Daha fazla dünyâ malı verirsem, sonunun böyle olacağını biliyordum. Bizden fânî âlemin malını istedi. Fakat sonuç, hakkında hayırlı olmadı."
08 febbraio

YEŞİLÇAM MÜSLÜMANLARDAN ÖZÜR DİLERMİ?

Bir önceki yazımda 'Hollywood Müslümanlardan özür diler mi?' sorusunu yöneltmiş, bu sual çerçevesinde sinema, inanç, önyargı ve imajlar üzerine düşüncelerimi örnekler üzerinden sizlerle paylaşmıştım. Aslında o kadar uzaklara gitmeye gerek yoktu, bu keskin suali sormak için. Kendi sinemamızın çizdiği Müslüman tiplemesi ne kadar önyargıdan uzaktı ki; Amerikan sinemasından hakperestçe bir tavır beklenebilsin?

Müsaadenizle önce önyargı ve imaj konusundaki ölçüyü paylaşayım sizlerle: Şayet bir zümreden bahsedilirken hep aynı klişe kullanılıyorsa orada mutlaka bir önyargı var demektir. Kimden bahsederseniz bahsedin, durum hep aynıdır; ayrımcılık yapılmaktadır, nefret suçu işlenmektedir. Bir topluluk hep aynı insan tiplemeleriyle anlatılıyorsa ve bu tip daima kötüyse; bu arada 'karşıt' tipleme ile bazı insanlar da hep iyi olarak takdim ediliyorsa işin içinde mutlaka bir peşin hükümlülük vardır. Çünkü hiçbir topluluk topyekûn 'iyi' ya da 'kötü' olamaz.

Türk sineması, çok uzun yıllar dine karşı, dindara karşı negatif bir tavır almış ve bazı tiplemeler yaparak bir klişe oluşturmaya gayret etmiştir. Yakın zamana kadar din adamı, kadı, hacı, hoca gibi tiplemelerin neredeyse tamamı olumsuzdur. Bu tipleri seçerken genelde dış görünüşü dindar; ancak iç dünyasında sahtekâr insanlar resmedilmiştir. Bu tiplemenin istisnası hiç mi yoktur? Maalesef yoktur; üstelik onlarca sene sürdürülür bu tek tip insan vurgusu.

Meseleyi sadece senaristlerin ya da yapımcıların dine karşı takındığı olumsuz tavırda aramak yanlış olur. Mesela konunun bir yanı devlet politikalarıyla kesişir. Cumhuriyet'imizin ilk kuruluş aşamasında 'yobaz din adamı' tipine kurgusal bütün eserlerde (roman, hikâye, tiyatro eseri) rastlamak mümkün. Dindar tiplemesine (ya da diğer kitleler hakkındaki genel önyargılara) siyasetin çizgisiyle bakılmadıkça doğru sonuca ulaşılamaz. Dindar tiplemesi de bu yüzden Tek Parti döneminden AK Parti dönemine kadar değişik biçimlere girer.

Cumhuriyet'in kuruluşuyla başlayan negatif 'hacı-hoca' tiplemesi, sonraki yıllarda da devam eder ve halk bu durumu 'din düşmanlığı' şeklinde algılar. Belki o algıyı haklı çıkaracak nedenler de var; ancak asıl konu, sadece dine inanmak ya da onu inkâr etmekle ilgili değildir. Yeni bir rejim kurulmuştur ve her yeni rejim gibi genç Türkiye Cumhuriyeti de bir önceki dönemin kötülenmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu yüzden 'eski'ye ait bütün değerler kötü gösteriliyor, 'yeni'ye dair bütün semboller yüceltiliyordu. Eski'yi temsil eden bütün kişiler 'hain, yalancı, işbirlikçi, düzenbaz vs.' olarak perdeye yansıtılıyordu. Buna mukabil yeniyi sembolize edenler de 'idealist, çalışkan, fedakâr vs.' rolüyle insanların huzuruna çıkıyordu. Eskinin sembolü hacı, hoca, kadı; yeninin timsali ise öğretmen, doktor, mühendisti...

Aslında içten içe çarpıştırılan din ve bilimdi. Açıktan açığa her şeyin söylenemediği yerde kavga; gelenek ve modernizm üzerinden yürütülüyordu. Seyirciye sunulan tabloda geriye dönüşü temsil edenler (irticacılar) ile pozitivizmden beslenen aynı zamanda millî sembollerle halka tutunmaya çalışan (ilericiler) vardı. Bu semboller daha sonra isim ve şekil değiştirdi; ancak tiplemeler değişmedi. Yenilikçiler daima 'aydın kafalı ve ilerlemeci'; gelenekçiler ise daima 'gerici' ve 'örümcek kafalı'ydı.

Görünen o ki; sinema tarihimizdeki yönelişlerle demokrasi tarihimizin izlediği rota arasında sıkı bir bağlantı var. İnanç ve ifade özgürlüğü genişledikçe insan tiplerinde de değişimler yaşandı. Tek Parti dönemi, çok partili hayata geçiş, darbe yılları ve solculuğun moda haline gelmesi, milliyetçi akımların güçlenmesi, muhafazakârlığın artması... Gelin bu ana eksenleri çeşitli evrelere göre kısaca anlamaya ve anlamlandırmaya çalışalım.

Tiyatrocular dönemi ve yeni rejimin inşası

Sinema tarihimize 'Tiyatrocular dönemi' diye geçen zaman diliminde (1922-1939) ses getiren bazı filmlere eski nizamın yıkılması, yeni sistemin inşası gözüyle bakmak; yapılanları bu mantıkla kavramak gerekiyor. Bu dönemin en baskın kişiliği şüphesiz Muhsin Ertuğrul. Ateşten Gömlek (Halide Edip) o dönemin Kurtuluş Savaşı konulu ilk başarılı örnekleri arasında kabul edilmekte. 1923'te Ertuğrul'un beyazperdeye yansıttığı Bir Millet Uyanıyor adlı film ise daha sonra yapılacak Kurtuluş Savaşı filmlerinin unutulmaz numunesidir. Bu tür filmlerde verilen mesajlar, yeni bir devlet kurmanın heyecanını yansıtıyordu. O dönemde yine Muhsin Ertuğrul imzası taşıyan ve din adamı tiplemesinde pek çok filme prototip olan iki filmden özellikle bahsetmek gerekiyor: Aynaros Kadısı ve Bir Kavuk Devrildi.

Aslında tiyatrocular döneminin daha ilk yıllarında Nur Baba (1922) filminde karşımıza bir Bektaşi şeyhi çıkar. O da şehvet düşkünüdür, muhteristir, düzenbazdır; üstelik Bektaşi tekkeleri de âlem yapılan mekânlardır. Daha yeni rejimin kurulmadığı bu dönemde Bektaşilerin sinema setini basması ve bazı olayların yaşanması Alevi, Bektaşi tiplemelerinde daha dikkatli davranmaya zorlamıştır. İlerleyen yıllarda Bektaşilik, bu kadar açıktan zikredilmez; sadece şeyh (bazen de şıh telaffuzuyla) ve tekkeler ele alınır. Orada da eski-yeni çatışmasına göndermeler vardır hep...

Musahipzade'nin 1927'de tiyatro eseri olarak kaleme aldığı, Muhsin Ertuğrul'un 1938'de beyazperdeye taşıdığı Aynaros Kadısı, 'hacı-hoca tiplemesi'nin en çarpıcı örneğidir. Kadı karakterinin seçilmesi manidardır; çünkü kadı üzerinden hem din adamı tiplemesi inşa edilir hem de Osmanlı hukuk sistemi üzerinden 'şeriat karşıtı' bir havayla eski nizam yerden yere vurulur. Söylemeye gerek yok sanırım; Aynaros Kadısı, rüşvetçidir, hilebazdır, şehvet düşkünüdür vs. Ne ilginçtir ki bazı tartışma ve keskin eleştirilere rağmen onlarca sene Yeşilçam, bu tiplemenin dışına çıkacak cesareti kendinde bulamaz. Muhsin Ertuğrul, bu tiplemeyi diğer filmlerde de sürdürdü. 1939'da Bir Kavuk Devrildi'de de benzer tip ve temalar vurgulandı.

Gencecik bir devleti yaşatma güdüsüyle pekiştirilen prototiplerin o gün için siyasî bir mantığı vardı. Ancak bugün hayatın gerçeğine dönmek, bazı özeleştiriler yapmak gerekiyor. Din adamlarının (ve dindar halkın) Kurtuluş Savaşı'nda verdiği açık destek ortadayken ve üstelik ilk Meclis'teki dindarlık çok net bir şekilde biliniyorken beyazperdede dinin ve dindarın inatla ve sürekli aşağılanması kötü sonuçlar doğurmuştur. Din adamı tipinin ısrarla ve istisnasız çok kötü ve nefret uyaracak şekilde resmedilmesi halkla sinema arasında uçurumların açılmasına da neden olmuştur.

Nedense hocalar hep Kuvay-ı Milliye düşmanı gibi sunulmuştur. Tabii ki bu düşünce tarihî gerçeklerle örtüşmüyor. Zira Kuvay-ı Milliye'ye karşı olan din adamlarına rastlansa bile, Milli Mücadele'ye din adamlarının verdiği destek çok aşikâr ve inkâr edilemez. Ne var ki hiçbir film karesinde müspet bir din adamına rastlanmaz.

Sinemacılara haksızlık etmiş olmak istemem; daima menfi tiplemelerle sunulan 'hacı-hoca' karakterleri sadece sinemanın sorunu değildir çünkü. Bütün kurgusal ürünlerde benzer bir durum vardır. 'Yeni', öğretmenler ile temsil edilir; 'eski' ise hocalarla. Romanlarda da bu böyledir, tiyatro eserlerinde de.

Geçiş döneminde değişmeyen klişe: Din ve dindar

II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi hem dünya sinemasını olumsuz etkilemiştir hem de Türk sinemasını. Geçiş dönemi de denilen bu evrenin sonunda ipler tiyatroculardan sinemacılara geçecektir; ama bu geçiş faslında yine tiyatro kökenli filmlerin izine rastlanmaktadır. 1948'de yapılan bir yasal düzenleme ile sinemacılara ekonomik bir destek verilince filmlerde çeşitlenme görülür. Ve 1949'da karşımıza 'hacı-hoca' imajının unutulmaz bir filmi çıkar: Vurun Kahpeye. Dönemin önemli simalarından Lütfi Ö. Akad tarafından çekilen Vurun Kahpeye filminde karşımıza yine idealist, aydın bir muallim (Aliye) ve her türlü fitne fücuru çeviren Hacı Fettah çıkar. Filmin en çarpıcı sahnesi öğretmen Aliye'nin 'padişah yanlısı Hacı Fettah ve ona uyan cahil yığınlar' tarafından linç edilmesidir. Üç kez beyazperdeye aksettirilen Halide Edip'in bu romanı, her defasında büyük tepki almış, romanı son kez sinemaya taşıyan Halit Refiğ, meseleye biraz daha hassasiyet ve dikkatle yaklaşmıştır. Yine de imaj pekiştirme açısından tahribat büyüktür.

Ne ilginçtir ki 'hacı-hoca takımı'nı ırz düşmanı, muhteris, yalancı, sahtekâr şeklinde resmeden Türk sineması, kamu görevi yapan kişilerle ilgili menfi imaj uyandıracak bir genelleme yapmaz. Daha açık bir ifadeyle, hocalar, kadılar, hacılar her daim kötülükle bahsedilirken; öğretmenler daima kutsanacak, polisler daima onur abidesi olarak sunulacak, askerler daima millî haysiyetin timsali olacak, hâkimler daima adaletin sembolü olarak beyazperdeye yansıtılacaktır. Bir meslek grubunun istisnasız iyi insanlardan oluşması düşünülebilir mi? Tabii ki hayır. Ancak ulus devleti inşa projesinin tabii yansıması ile karşı karşıyayız. Bunun dünyadaki sinema imajlarıyla birebir örtüşmemesi (mesela bizdeki katı 'din adamı' düşmanlığının Batı sinemasında bu kadar acımasız ve yekpare olmaması) bile meselenin siyaset ve toplum mühendisliğiyle ilişkisini gözler önüne serer. İç dinamiklerin daha sonraki dönemleri nasıl etkilediğini (yine din ve dindar ekseninde) anlatmaya devam edeceğim haftaya.

31 gennaio

Erdoğan, Washington Post'a konuştu

Erdoğan, Washington Post'a konuştu
Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ve forumun moderatörüne gösterdiği tavırla dünya gündemine oturan Başbakan Tayyip Erdoğan, Washington Post gazetesine konuştu.

Erdoğan, İsrail'in Gazze saldırılarından Hamas'a, Olmert ile görüşmesinin perde arkasından ABD Başkanı Barack Obama'dan ne beklediğine dair sorularını cevapladı. Erdoğan'ın, Washington Post ve Newsweek muhabiri Lally Weymouth'a verdiği röportajdan bazı alıntılar:

- İsrail'in Gazze operasyonunu çok eleştirdiniz. Bazıları bunun sebebinin, İsrail Başbakanı Ehud Olmert'in operasyon başlamadan önce Türkiye'ye gelmesi; ancak operasyondan bahsetmemesi olduğunu söylüyorlar. Türk-İsrail ilişkilerinin sınırlarını neden zorladınız?

- Bu yanlış bir görüş.

- Doğrusu nedir?

- Suriye'nin talebiyle birbirleriyle konuşmalarını sağlamak için İsrail ve Suriye ile dolaylı olarak birlikte çalışma sürecine girdik. Bu bizim Ortadoğu'da barışa ne kadar önem verdiğimizin bir örneğidir. Bunu daha önce Pakistan ve İsrail arasında da yaptık. Pervez Müşerref döneminde onları İstanbul'da bir araya getirdik; İsrail ve Pakistan dışişleri bakanlarını.

- Ne oldu?

- Yaklaşık 2 yıl önce, iki gün süren gizli görüşmeler yapıldı. Aynı zamanda İsrail ve Filistin arasındaki görüşmelerde de yer aldık.

- İsrail ve Fetih arasında mı yoksa İsrail ve Hamas arasında mı?

- Filistin Otoritesi ve Mahmud Abbas'ı kastediyorum. 23 Aralık'ta İrail Başbakanı Ehud Olmert ile Ankara'da görüştük. O gün İsrail ve Suriye arasındaki dolaylı görüşmelerin beşincisi turunu gerçekleştirdik. Aynı akşam, telefonla Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ile telefonla ve karşımda da Olmert ile ve aynı zamanda Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile konuşuyordum

- İsrail ve Suriye arasında doğrudan görüşmelere geçmeye mi çalışıyordunuz?

- Evet.

- Beşşar Esad kabul etti mi?

- Başkan Esad'ın başından beri görüşmelere hep pozitif bir yaklaşımı oldu. O gece taraflar arasında bir anlaşma sağlamaya çok yaklaşmıştık. Pozitif bir netice elde etmek için hafta sonuna kadar görüşmelerde bulunulması konusunda anlaştık.

- Yani bir anlaşmaya çok yakın olduğunuzu hissettiniz?

- O geceki görüşmeler 5 ya da 6 saat sürdü. Olmert'le konuşurken, İsrail-Filistin görüşmeleri ile ilgili olarak Hamas'ın görüşmelere dahil edilmemesinin doğru olmayacağını söyledim. Onlar (Hamas) seçime katıldılar ve parlamentoda sandalyelerin çoğunluğunu kazandılar. Ancak Başbakan Olmert böyle bir şeyi yapamayacağını söyledi. Dahası, görüşmemiz boyunca esir İsrail askeri Gilad Şalit'in serbest bırakılmasında başarılı olabileceğime inandığımı söyledim.

- İsrail askerini serbest bırakmak için, İsraillilerden Hamas için bir şey yapmasını istediniz mi?

- Ehud Olmert'e eğer bizim İsrail askerinin serbest bırakılmasında aracılık yapmamızı istiyorsa bunu yapabileceğimizi ve bir şeyler elde edebileceğimizi söyledim. Ancak asker serbest kaldığında İsrail de Hamas'lı parlamento başkanı ve milletvekillerini serbest bırakmalı.

- İran'ın bir kolu olan ve Şam'da yaşayan Halid Meşal tarafından yönetilen Hamas ile neden bu kadar yakın ilişkiye sahipsiniz?

- Öncelikle Hamas, İran'ın bir kolu değil. Hamas, seçimlere bir siyasi parti olarak girdi. Eğer tüm dünya onlara siyasi bir oyuncu olma şansını verseydi, beklide kazandıkları seçimden sonra Hamas böyle bir durum içinde olmayacaktı. Dünya, Filistin halkının siyasi iradesine saygı göstermedi. Bir yandan demokrasiyi savunuyoruz ve Ortadoğu'da demokrasiyi korumak için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz; ama diğer yandan seçim sandığının sonucuna saygı göstermiyoruz. Filistin bugün açık bir hapishanedir. Hamas, ne kadar çabaladıysa bu durumu değiştirmedi. Bir düşünün; bir ülkenin meclis başkanını, bazı bakanlarını ve milletvekillerini hapse atacaksınız, sonra da onların itaatkar bir şekilde oturmalarını bekleyeceksiniz?

- Siz ve Olmert, İsrail ve Suriye arasında gerçek bir atılımın eşiğine gelmişsiniz gibi görünüyor.

- Heyecanımı sizinle paylaşıyorum.

- İsrailliler, Suriye ile doğrudan konuşamayacaklarından düş kırıklığına uğramışlardı.

- Biz onların umudu olmaya çalışıyoruz. Olmert'in ayrılırkenki son sözü "Geri döner dönmez arkadaşlarıma danışacağım ve size geri döneceğim" oldu. Onun cevabını beklerken, 27 Aralık'ta Gazze'ye bombalar düşmeye başladı. Haziran 2008'deki ateşkesten bu yana İsrail'de hiçbir kayıp olmamıştı. İsrailliler Gazze'den roket gönderildiğini iddia ediyorlardı. Olmert'e bu füzelerin neticesinde kaç kişinin öldüğünü sordum. 27 Aralık'tan bu yana bin 300 ölü, bin yaralı var. Ne altyapı ne bina kaldı, her şey zarar gördü. Gazze tamamen enkaz halinde. Tamamen kapalı, abluka altında. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bir karar alıyor ve İsrail kararı tanımadığını açıklıyor. Hamas iyi bir kuruluştur ve yanlış yapmamıştır demiyorum. Hatalar yaptılar. Ama ben nihai sonucu değerlendiriyorum.

- Şimdiden başlayarak Türkiye için bir rol görüyor musunuz? Türk askerlerinin Gazze'de barış gücünün bir parçası olması konusunda tartışmalar vardı.

- Bu tamamen imkansız. Belki sadece gözlemci olarak. Güvenlik gücü göndermemiz bizim için büyük bir hata olabilir. İsrail'in Gazze'ye saldırılarına karşı gösterdiğim tutumun anti-Semitik veya Yahudi halkına karşı olduğunu iddia etmeye çalışanlar var.

- Ve bazı Amerikalı Yahudiler buna çok bozuldu.

- Ben de onlara çok bozuldum. Ülkemde yaşayan Yahudilerden başlarsak, onlar benim Yahudilere karşı tutumumun örneğidirler. Bir birey olarak sürekli anti-semitizmin bir insanlık suçu olduğunu ifade etti. Bir başbakan olarak anti-semitizmin karşısında durdum ve benim düş kırıklığım şimdiki İsrail hükümetine karşıydı çünkü bize karşı adil davranmadılar.

- Ancak son zamanlarda Türkiye'de anti-semitik işaretler görüyorum.

- Bunlar bireysel girişimlerdir.

- Ama çok radikaller. İsrail Konsolosluğu kuşatıldı. Çok çirkindi.

- Demokratik gösteriler oldu. ABD'de hatta İsrail'de gösteriler oldu. Söylediğimiz her şey, şu anki İsrail hükümetine karşıydı, Yahudilere değil. Konuşmalarımda çok açık bir şekilde söyledim; Yahudilere karşı bir şey yapmak isteyen herkes karşısında beni bulur. Ama elbette Olmert'ten de konuşmalarımı yazmasını istemeyeceğim.

- İsrail ile ilişkiniz sona erdi mi?

- Ciddi bir ilişkimiz var. Ama şu anki İsrail hükümeti kendisini kontrol etmeli. Bu konuyu önümüzdeki seçimler için istismar etmemeli.

- Başkan Barack Obama'dan İsrailliler ve Filistinliler arasında daha tarafsız bir rol oynamasını bekliyor musunuz?

- Şu anda bir adalet yok. Bundan sonra adalet bekliyoruz.

(CİHAN)

01 gennaio

MEHMET AKİF ERSOY

3 Kasım 1928'de harf inkılâbı kanunu kabul edilince, çiftliklerdeki bütün ağaçların sökülüp sadece kiraz yetiştirilmesi istenircesine bir manzara meydana çıktı.

Cevizler, elmalar, armutlar ve üzümler başlarındaki meyvelerle birlikte sökülüp atılırken, sadece kiraza şans tanındı. Yani sadece "Avrupalı tip" kalıp, geridekiler ya yok olacak veya yokmuş gibi hareket edeceklerdi. Artık Kur'an yazısını öğretmek veya öğrenmek mümkün olmadığı gibi, bu yazıya bağlı bütün ilimler de kütüphane denilen yerlerde bekleyecek, eski yazıyı bilmeyenlerin üzerinde bir kilit olup belki ebediyen saklanacaktı.

Mesela Şekspir'in Hamlet'i yüz yıllarca evvel yazıldı. Bugünkü İngilizler lügate bakmadan Şekspir'in eserlerini okurken, 1936'da vefat eden Mehmet Akif'in Safahat'ını anlayamaz duruma geldik. Dilimizi öyle tahrip ettiler ki Atatürkçüler, Atatürk'ün Nutku'nu, dindarlar Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'unu, milliyetçiler de Safahat'ı anlayamaz duruma geldi.

14 asırlık İslam tarihi içinde Müslümanlar tatlı ve acı günler yaşamıştır. En acı günlerinde en büyük adamlarını yetiştirmiştir. Osmanlıların en karanlık günlerinde Allah'ın lütfettiği Namık Kemal, Ahmet Naim, Elmalılı Hamdi Yazır, Bediüzzaman Said Nursi ve Mehmed Akif Ersoy yetişmedi mi?

İslamiyet Allah'ın dini... Ve Allah dinini koruyor.

"Kur'an ayaklar altında çiğnensin mi ilahi

Ayatının üstünde yürünsün mü ilahi

Haç Kâbe'nin altında görülsün mü ilahi

Nihayet yıkılıp gitsin mi koskoca bir din.

Çektirme ilahi çektirme bize bu kadar zilleti âmin"

O devir böyleydi. Böyle devirlerde Allah o güçlü insanları gönderiyor.

Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif isimli kitabında diyor ki: "Otuz üç senedir Mehmet Akif'in bir tek bayağı halini görmedim. Onun iç yüzüne baktığım vakit gökyüzüne, denize bakar gibi ferahlardım. Onun 63 senelik hayatının siyah ve pis tek bir dakikası yoktur."

Şuurlu Müslüman'ın varlığının sebebi, İslamiyet'i öğrenmek, anlamak, yaşamaktır. Mehmet Akif "demir hafızdı", yani Kur'an-ı Kerim'i hiç hata yapmadan okurdu. Müfessirdi. Böylece hayatının her noktasını ayet ve hadislere uydurduğundan her an İslamiyet'i yaşadı. Mehmet Akif, yaşı ilerledikten sonra, Kur'an'ı unutmamak için, her sabah soğuk suyla duşunu yapar, sonra ezbere bir cüz okurdu. Mısır'da bazen bütün Ramazan hatimle teravih kıldırırmış.

Akif şöyle bir kıssa anlatır;

"Adamın biri eviyle arkadaş olmuş demiş ki, 'Ey evim, seni yapan, bu hale getiren benim. Yıkılacağın zaman haber ver de ben çıkayım, öyle yıkıl.'

Bir gün evin bir yeri çatlamış, adam bir avuç çamur alıp, orayı kapatmış. Bir başka gün, başka yeri çatlamış, yine bir avuç çamurla kapatmış. Aylar yıllar böyle geçmiş. Bir gün ev, adamın başına göçmüş. Adam, "Ey ev, seninle anlaşma yapmamış mıydık? Yıkılacağın zaman hani haber verecektin? Neden sözünde durmadın?"

Ev demiş ki: "Ben ne zaman ağzımı açsam, bir avuç çamurla kapattın, başka nasıl haber verebilirdim?"

Devlet, ordu, üniversite, tüccarlar... Hepsi halkın içinden çıkıyor. Halk çöktü mü, hepsi birden çöker. Bir milletin tarihi âlimlerin mürekkebiyle, sanatkârların teriyle, askerlerin kanıyla yazılır. Devlet, ünitelerinde bozulmalar varsa o sarayın taşları teker teker düşüyor demektir. Demek ki devlet bünyesindeki her anormallik o sarayın yıkılacağına alamettir. Akif, bu kıssada Osmanlı'yı anlatıyor. Bana göre bu zamanda Safahat'ı anlayan, İslamiyet'i anlar.

27 Aralık 2008, Cumartesi
30 novembre

DÜNYAYA KÜSMEK NEDEMEK?

DÜNYAYA KÜSMEK !  Eskiler, "bir lokma, bir hırka" demişler, adeta fakirliği yüceltmişler; sanki dünyayı terk etmişler. Bunların aslı esası nedir? 

Allah, insan için gerekli olan her şeyi yaratmış, ondan sonra Âdem aleyhisselamı dünya sarayına göndermiş. Demek ki her şey insan için...

Aradan asırlar geçmiş, insanların anlayışı değişmiş. Böylece gayrimüslimler, Allah'ın nimetlerinden daha fazla faydalanırken, Müslümanlar bu hususta geri kalmış.

İslamiyet'te fakirlik övülmemiştir. Tam tersine bir hadis-i şerifte, mealen buyruluyor ki: "Fakirlik neredeyse küfre denk oluyordu."

Peygamberimizin ve sahabenin hayatından anladığımıza göre, Müslümanlar para kazanacak, fakat zengin olmayacak. Yani Müslüman, bencillikten kurtularak, akrabalarına, komşularına, milletine yardımcı olmaya çalışmalıdır.

Peygamberimiz çok zengindi. Nasıl zengindi? İstese, Uhud Dağı altın olurdu. Amma o istemedi.

Sevad-ı azama ittiba etmek lazım. Sevad-ı azam, insanların ekserisidir. Çoğu insan açken, lezzet peşinde koşmak bana göre yanlıştır. Baklava yiyelim, döner yiyelim, pirzola yiyelim... Böyle olmaz. Bir arkadaş her gün köfte, pirzola yerdi. Ona dedim ki, "Sence herkes her gün pirzola yiyebiliyor mu?" "Hayır." dedi. "O zaman sen de yeme." dedim. "Ne niyeyim?" dedi, "peynir, zeytin, ekmek" dedim.

Bir Müslüman'ın işi, ticareti İslam'a uygunsa bu ehl-i dünya değil, ehl-i diyanettir. Namaz kılan müminin yaptığı helal işlerin bütünü ibadettir.

Burada önemli olan husus şudur; Müslüman para, mevki kazanacağım diye dinini öğrenmeyi, ibadetlerini ihmal etmemeli. Hırs ile kaymamalı; yaptığı iş ona Allah'ı unutturmamalı.

Dünya sebepler âlemidir; çalışan kazanır, Müslüman olup olmamak fark etmez.

Dünya hayatı denince aklımıza haram-helal ayırmadan yaşamak gelir. Ahiret hayatı denince de haramlardan kaçmak, helalleri gücü yettiği kadar yaşamak gelir. Ahiretteki ebedi saadet, dünyada temin edildiğinden iki âlem bütünleşir.

Allah dünyayı hiç kimseye cehennem etmez. Dünyayı cehennem eden, tembellik, cehalet, beceriksizlik, zevke ve menfaate düşkünlüktür.

Bunun için "dünyaya küsmeyi" haramlardan uzaklaşmak şeklinde ele alıyoruz.

"Bir kısım veliler veya ileri derecede hassas Müslümanlar, helallerin de çoğunu terk etmişlerdir." diyorlar.

Allah'ı daha çok hatırlamak, O'nun hâkimiyetini her an hissetmek ve gaflete düşmemek için böyle bir şeyi tercih edebilirler. Çünkü insan için düşüşün de yükselişin de sınırı yoktur.

Zengin olan, rahat bir hayat yaşayan Müslümanların düşmanla mücadele kabiliyeti kalmaz, düşman galip gelir. O zaman, her şey düşmanın insafına kalır ki, onda da insaf yoktur.

İnsan dünyaya İslam'ı yaşamak için gelmiştir. İslamiyet ise dünyayı ve ahireti cennet eder. Bu sırrı kaçıran Müslüman, ebedi hüsrana düşer.

16 novembre

Osman Yüksel Serdengeçti, gerçekten serden geçti...

Batılılaşma ilimde, teknikte ilerlemek, fabrika, atölye, laboratuvar açmak iken, bizde bu iş yanlış anlaşılmış, kahvehanelerin, meyhanelerin sayısı artırılmış, din dışı gelişmeler hızlandırılmıştı.

O sıralarda sosyalist Sebahaddin Ali'yle ilgili bir yürüyüş yapılmıştı.

Osman Yüksel, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi felsefe bölümünde son sınıftaydı. Tevkif edildi. İdam isteğiyle yargılandı, bir sene hapis yattıktan sonra beraat etti fakat tahsil hayatına devam etmedi.

Osman Yüksel, çıkardığı Serdengeçti mecmuasıyla tanınır. Kur'an okumanın, basmanın, satmanın yasak olduğu devirde "Hakka tapar, halkı tutar" manşetiyle dergiyi yayınladı.

Rahmetli, davasını şöyle anlatıyordu: "Kötü niyetler, şer kuvvetler, Allah'a, millete, vatana koşanların yolları üzerine dikilmiş bulunuyor. Onların yüzüne huzurunuzda tükürüyorum!"

Başka bir makalesinde "Bu dava, ayıya dayı demeyenlerin davasıdır." diyordu.

Daha birinci sayıda tevkif edildi... Çıkardığı her dergiden dolayı hakkında soruşturma açılırdı. Osman Yüksel ağabey, gerçekten serden geçmişti... Serdengeçti demek, idama razı olmaktır. "Sofraya yürür gibi, sehpaya gitmeyenler dava adamı değildir" sırrını yaşamak... Hanımı, hapis yattığı yıllarda, çocuğunu tedavi ettirecek para bulamadığı için depresyona girip ayrıldı. Ankara'da Denizciler Caddesi'ndeki dükkânını şöyle tarif ediyor: "Kömürlüğü ömürlük yaptık, yeryüzünden iki buçuk metre aşağıdayız. Ölüm bile bizim için yükseliş olacaktır." Küçücük bir dükkânda yaşıyordu. Tuvalet ihtiyacı için, caminin tuvaletine giderdi.

Ben, Türkiye'yi il il dolaşırdım. Her gittiğim yerde, kitapçılara Serdengeçti mecmuasını anlatırdım, dergiyi tanıtırdım. Bir kuş gibiydik. Ağzımızdaki tohumu bırakırdık; yeşermezse toprak utansın derdik. Gönüllü çalışanlarla dergi yayınlanmaya devam etti.

Bir gün yine Denizciler Caddesi'ndeki kitapçı dükkânında oturuyorduk. Muhterem ağabey, "Bir şeyler yiyelim." dedi. Bir tabak pekmez ve ekmek getirildi, o kadar. Bir arkadaş, somun ekmeğinin içini, pekmeze bandırdı, ekmek pekmezi sünger gibi emince, arkadaş koca lokmayı ağzına attı. Osman Yüksel ağabey de dedi ki: "Yahu sen ne yapıyorsun? Bataklık mı kurutuyorsun!"

Osman Yüksel Serdengeçti, çok şakacıydı. Cesurdu. Mal mülk, mevki makam peşinde değildi. Yıllar yılı peynir ekmek yahut pekmezle karnını doyurdu. Kimsenin parasını yemedi. O, bu davanın sefasında değil, cefasındaydı. İşkenceli, zor bir hayat mı istiyordu? Hayır! Amma biliyordu ki, İslam'a hizmet etmek isteyen, İslamiyet'i öğrenmek, anlamak, yaşamak isteyen mutlaka çile çekecekti.

Kula kul olmak için atılmadık meydana

Biz yalnız hakikate, Hakk'a secde ederiz.

Nasıl girdiyse dava sahipleri zindana

Bilsin ki dava sahipleri biz de öyle gireriz.

diye, şiirler okurdu.

Parkinson hastalığına yakalanmıştı. Elleri titriyordu. Çay getirdiler. Şekeri zorlukla bardağa attı, fakat kaşığı bardağa sokamadı. Şakacı ağabey, "Hey gidi Osman hey! Bir zamanlar Türkiye'yi karıştırırdın, şimdi bir çayı karıştıramıyorsun!" demişti...

Osman ağabey, Bediüzzaman'ı ziyarete gittiğinde, Bediüzzaman ona demiş ki: "Bir oğlum olsa ismini Osman koyardım. Sen benim manevi evladımsın." Manevi dünyamızda onun yeri büyüktür... Muhterem ağabeyim... Allah sana gani gani rahmet etsin...

GÜLEN HAREKETİ

Amerika, iki gündür önemli bir konferansa ev sahipliği yapıyor. 'Global Zorluklar Çağında İslam: Gülen Hareketinin Alternatif Perspektifleri' başlığını taşıyan konferansta bilim adamları dikkat çekici sunumlarda bulundu.

Dünyanın farklı ülkelerinden gelen onlarca akademisyen, Gülen Hareketi'ni bütün yönleriyle ele alırken, bu hareketin gelişimi ve verdiği mesajlar üzerinde durdu. Konferansta özellikle Gülen'in demokratik, özgürlükçü ve Batıya dönük yüzü anlatıldı. Denver Üniversitesi Öğretim Üyesi Nader Hashemi, Gülen Hareketi'nin Türkiye'de liberal demokrasiyi güçlendirdiğini vurgularken, İngiltere'deki Derby Üniversitesi'nden Prof. Dr. Paul Weller, Gülen'in diyalog yaklaşımını 'tolerans' ifadesiyle açıkladı. Weller, "Bu tolerans başka insanların farklı düşünebileceğine ve öyle olması gerektiğine olan inancıdır. Bu yaklaşım aynı zamanda din özgürlüğü anlamına da geliyor ki, bunun günümüz dünyası için değeri ve anlamı büyük." dedi.

Dün sona eren konferansta Gülen hareketinde İslam'ın demokrasiyle, insan haklarıyla ve kişisel özgürlüklerle yalnızca Türkiye'de değil tüm dünyaya eğitim yoluyla taşındığı anlatıldı. Gülen hareketi ile Türk insanının demokratik, özgürlükçü ve Batı'ya dönük yüzü yine konferansta öne çıkan konuların başında yer aldı.

Denver Üniversitesi Öğretim Üyesi Hashemi, Gülen hareketinin İslam'ın barış ve sevgi dini olduğunu eğitim yolu ile anlatmasının, kendisinde hayranlık uyandırdığını belirtti. Gazeteci Mustafa Akyol ise Türk toplumunun geleneklerinde ve tarihinde radikal bir şekilde dinin algılanıp hayata uyarlanmadığı ve İslam'ın Anadolu topraklarında sufizm yönünün ağır bastığını kaydetti. İslam'ın barış, sevgi yönünü en iyi şekilde algılayıp hayata uyarlayan ve sonra da bunu dünyaya bugün taşıyan hareketin Gülen hareketi olduğunu söyledi. Ünlü akademisyen John Borelli, dünyanın diyaloğa ihtiyaç duyduğunu aktarırken bunu da bu dönemde en iyi yapan hareketin Gülen hareketi olduğunu söyledi.

Konferansa İngiltere'den katılan Prof. Dr. Paul Weller de "Gülen'in diyalogdan anladığı, toleranstır. Bu tolerans başka insanların farklı düşünebileceğine ve öyle olması gerektiğine olan inancıdır. Bu yaklaşım aynı zamanda din özgürlüğü anlamına da geliyor ki, bunun günümüz dünyası için değeri ve anlamı büyük." ifadelerini kullandı.

Georgetown Üniversitesi Rektörlüğü, Müslüman Hıristiyan Anlayış Merkezi'nin (CMCU) ve Rumi Forum'un ortaklaşa düzenlediği konferansa katılan akademisyenlerden bazıları şunlar: Georgetown Üniversitesi'nden Prof. Dr. John Esposito, John Borelli, Sylvia Onder, İngiltere Derby Üniversitesi'nden Paul Weller ve Katherine Marshall, Kanada Saint Paul Üniversitesi'nden Mahmud Maşaeli, Avusturya Vienna Üniversitesi'nden Philipp Bruckmayr, Harvard Üniversitesi'nden İsmail Acar ve Radwan Ziadeh, Fransa EHESS'ten Erkan Togoslu, Maryland Üniversitesi'nden M.Sait Yavuz, İngiltere Birmingham City Üniversitesi'nden Ian Williams, Marmara Üniversitesi'nden Talip Küçükcan, Avustralya Monash Üniversitesi'nden Greg Barton ve Gary D.Bouma.

09 novembre

OBAMA'YI BİLEN KAHİNDEN BÜYÜK KEHANET

Amerika’nın yeni siyahi başkanını 18 yıl öncesinden bilen Bulgar kahine göre, Barack Obama, ABD’nin çöküşüne yol açabilir

Amerika’da 4 Kasım’da yapılan seçimlerde ülke tarihinde ilk defa siyahi bir adayın başkanlık koltuğuna oturması tüm dünyada coşkuyla karşılandı. Küresel finans kriziyle boğuşan dünya liderleri, Demokrat Başkan Barack Obama’yı bir umut ışığı olarak niteledi. Dünya basını, 50 milyon beyazın da tercihi olan Obama’nın Bush politikalarını terk ederek dünyaya barış getireceğini, vergi indirimi sayesinde Amerika’yı ekonomik krizden kurtaracağını yazdı. Ancak Obama’nın başkan seçileceğini 18 yıl önce bilen Bulgar kahin Baba Vanga’ya (Vanga nine) göre Obama’nın “değişim” sloganı sanılanın aksine dünyaya barış değil felaket getirecek. İkinci dünya savaşı sırasında Nazi Lideri Adolf Hitler tarafından bizzat ziyaret edilen, Rus gizli servisi KGB’nin bile tavsiyeler aldığı Baba Vanga 1996 yılında 84 yaşında hayata veda etmişti.

11 Eylül saldırıları, Kursk faciası, ve Rusya’nın Gürcistan’ı işgal edeceğini bilen Baba Vanga Amerika’ya dair şu kehanetlerde bulundu:

“Amerika Birleşik Devletleri’nin 44’üncü başkanı (Yani George Bush’tan sonraki başkan) siyah olacak. Bu Amerika’nın göreceği son lider olacak. Çünkü siyahi liderin göreve gelmesinden kısa bir süre sonra ülke büyük bir ekonomik krize girecek.

Kuzey ve güney eyaletler arasında anlaşmazlık çıkacak. Endonezya karışacak. Tüm bunlar Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatacak... Üçüncü Dünya Savaşı’nda ilk kez atom bombası kullanılacak.

KEHANETLERİN %80’İ TUTTU

Hayattayken kehanetleri Bulgar hükümeti tarafından kaleme alınarak saklanan Baba Vanga’nın kehanetlerinin yüzde 80’i doğru çıktı. 1989’da Rus televizyonuna “İki çelik kuş kulelere çarpacak gökyüzü aydınlanacak, (11 Eylül saldırıları) Kursk (2000 yılında 118 Rus askerine mezar olan denizaltının adı) su altında kalacak bütün dünya arkasından ağlayacak, dedi. Kahin 1994 yılında da ” Vladimir’in zaferi dünyada herşeyi eritecek. (Gürcistan savaşı). İklimler değişecek (küresel ısınma). Rusya ayakta kalacak ve dünyaya hakim olacak” demişti.

Baba vanga KİMDİR?

AsIl adı Vangelina Pandeva olan Baba Vanga, 1911 yılında dönemin Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde olan Bulgaristan’da (şimdiki Makedonya) doğdu. 13 yaşında sele kapılarak toprak altında kaldı. İki gözü de iltihaplanıp kapandı. Bu kazadan sonra geleceği okumaya başladı. Dokunduğu her şeyi tüm ayrıntılarıyla tarif ediyor, bastığı toprakta yıllar önce ne olaylar geçtiğinin hepsini söylüyordu. Ünü arttıkça Bulgar devletini bir organı gibi çalışmaya başladı. Aylık maaşa bağlandı. Bilim adamları görüşmek isteyenlerin randevularını ayarlamaya başladı. Kehanetlerin hepsi Bulgar hükümeti tarafından kaleme alındı. Kayıtlara göre ünlü kahini zamanında Nazi lideri Adolf Hitler bile ziyaret etti. Hitler’in bu görüşmeden çok sinirli çıktığını söyleniyor. Baba Vanga 1996 yılında 84 yaşındayken öldü.

08 novembre

SABRIN SONU SELAMETMİ ?

Mehmet Akif Ersoy, Safahat adlı kitabında Asr Suresi'ni özetlerken şöyle söylüyor:"Allah'ın 99 tane esması var, En başında hak.

Ne büyük şey kul için,

Hakkı tutup kaldırmak.

Hani ashab-ı kiram,

Birbirlerinden ayrılırken,

Mutlaka Vel Asr Suresi'ni

Okurlarmış bu neden,

Çünkü meknundur (gizlidir)

O surede esrar-ı felah

En başında iman-ı hakiki geliyor,

Sonra amel-i salih,

Sonra hak, sonra sebat.

İşte kuzum insanlık...

İşte bu dört şey sende birleşti mi,

Yoktur hüsran sana artık."

Koruk üzüm sabreder, tulumba tatlısı gibi olur. Kuzular sabreder, koyun olur. Ağaçlar sabreder, kilo kilo meyve verir. İnsanlar sabreder, mutlaka kazanır. Sabır, insanı kurtaran bir sırdır.

Eyyub (as)'un kıssası İslam dünyasında meşhurdur. Evini, yakınlarını kaybedip pek çok ağır imtihanlar geçiren Eyyub peygamberin en nihayetinde vücudunda yaralar çıkmış, bu yaralar zamanla kurtlanmış. Eyyub (as) bu durumda bile "Benim vücuduma bu yaraları açan, bu kurtları düşüren Allah'tır." diyerek Allah'ın verdiğine razı olmuş. Günler sonra ağzında yaralar çıkınca Rabb'ine yalvarmış, "Allah'ım verdiğin her şeyi kabul ediyorum. Bu hastalığı da veren sensin. Fakat yaralar dilime ulaştı. Senin adını zikredemez oldum. Bana şifa ver. Zikir için senden şifa istiyorum..."

Bu duadan sonra Eyyub (as) hemen şifa bulmuş. Bu hadiseleri duyan bazı kimseler diyorlar ki: "Biz de dua ediyoruz amma sıkıntılarımız, dertlerimiz geçmiyor!"

Dua o dua da, ağız o ağız değil... Biz ne isteyeceğimizi bilmiyoruz, yanlış şeyler istiyoruz. Sıtma tutmuş bir adama doktor gelir der ki, sen kinin (hap) yutacaksın, fakat hasta der ki bana su ver, hâlbuki ona su değil ilaç lazım. İşte hasta veya dertli, neyi istediğinin farkında değildir. Gelen devanın da aslında ne kadar hayırlı olduğunu bilemez. Bunun için bizim duamız şöyle olmalıdır: "Ya Rabb'i benim hakkımda neyin iyi olacağını bilemem. Maddi manevi dertlerimin dermanını bilemem. Belki bu dert benim için daha iyi bilemem ki; beni rızana muvafık noktada bulundur. Sağlıklı olup plajda denize girmek mi iyi, hasta olup yerimizden kalkamamak mı? Burada oturmak iyi ama sabır lazım... O sabrı da Allah'tan isteriz."

Geçenlerde bir arkadaş geldi, dedi ki: "Krizden dolayı işyerinde gerginlik var. Dua ediyorum, şu kriz atlatılsın diye..." Ona dedim ki: "Kardeşim, Allah'ın yarattıklarında kötülük yoktur. İnsanın yaptığı işlerde kötülük vardır... Evlerde, işyerlerinde öyle israf var ki, bu kriz insanların derlenme toplanmasına yardım eder, demek ki kriz lazım." Allah yarattığını yönettiğini bilir.

Çilekeş şairimiz Necip Fazıl çok hapis yatmıştır. Hapisteyken çok rahatsızlıklar geçirmiştir. Onlar mukaddes çilenin meftunlarıydı. Hanımı Neslihan Hanım, Fransız filolojisi mezunuydu, Fransızcayı çok iyi bilirdi. Yaşadığı onca sıkıntıya rağmen eşine hiçbir gün "Bu ne biçim hayat!" dememiştir. Her zaman kocasının yanında olmuştur. Necip Fazıl Toptaşı Cezaevi'nde yatarken, Neslihan Kısakürek, bir gaz tenekesiyle Üsküdar'dan Toptaşı'na yürüyerek gaz götürürdü. Onlar bu zorluklara Allah için katlandılar. Allah rahmet etsin...

Bir arkadaş vardı, sağlıklıyken onun için düşünürdüm ki: "Ne berbat adam, ibadet yok, dinle meşguliyet yok." Amma öyle ağır bir hastalığa yakalandı ki, öyle tahmin ediyorum bütün günahları döküldü, sonra da öldü gitti. Acaba nasıl bir iş yapmış ki Allah ona böyle lütufta bulundu diye düşündüm.

İnsanız, başımıza pek çok hadiseler, dertler, problemler gelebilir. Sabredeceğiz. Sabretmeyip ne yapacağız? Allah'ım bu dertleri senin için çekiyorum, diye dua edersek, makamımız yükselir, cennete liyakat kesbederiz...

Bediüzzaman buyurmuş ki, "Sen, kendine malik değilsin. Kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; çünkü hayatı veren O'dur. İdare eden de O'dur. Sen misafirsin, fuzuli olarak karışma, karıştırma! Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var." (32. Söz)

(arim34.spaces.live.com)
25 ottobre

BİTKİLER VE BİZ

Civan perçemi PDF

Diğer İsimleri : Achillea millefolium, Compositae, Kandil Çiçeği, Binbiryaprakotu, Yaraotu, Barsamaotu

Botanik Bilgi : Türlerine göre 5-100 cm yükseklikte, yapraklar yünlü gibi tüylü ve parçalı, çiçekleri ; beyaz, fildişi beyazı, soluk sarı veya altın sarısı rengindedir. Çok yıllık ve otsu bir bitkidir. Mavimtrak renkli bir uçucu yağ taşır. Bu uçucu yağda azulen, limonen, sineol, borneol, pinenler, seskiterenler vardır. Bitki çayırlarda, dar tarla yollarında, yol kıyılarında ve tahıl tarlalarının kenarlarında kümeler halinde yetişir. Güneşli havalarda çevresine aromalı keskin bir koku yayar. Aslında çiçekleri, güneşin en etkili olduğu saatlerde toplamak gerekir, çünkü o sıralarda eterli yağları ve şifalı gücü doruk noktasında olur.Türkiye’de 40 kadar civanperçemi türü bulunmakta ve bunların birçoğu kullanılmaktadır.

Bilinen Bileşimi : Uçucu yağ ( pinenler, berneol, cineol, terpineol, kamphor, thuon ), reçineli madde, Şekerler ( glikoz, sakaroz, mannitol ), tanen, fosfat, organik asidler, achillein, potasyum tuzları.

Özellilleri : Tonik ve kabız yapcı, yumurtalık ve rahim ağrılarını dindirici, iştah açıcı, idrar söktürücü, safra artırıcı, ergenlik ve menepoz dönemlerinde sakinleştirici, adet düzenleyici, kan temizleyici ve dolaşımını düzenleyici, bağırsak kurtlarını düşürücü, Haricen; yara iyileştirici.

Faydaları

Çayının Faydaları
Mide rahatsızlıklarına, hazımsızlığa, soğuk algınlığına, öksürüğe iyi gelir.
Basur memelerine haşlanıp suyu kaşık kaşık içilirse faydası görülür.
Bayanların sancılı ve depresif gecen regl dönemlerinde,regl gecikmelerine, menopoz öncesi ve sonrası çekilen rahatsızlıklarda çok etkilidir.
Sinirleri kuvvetlendirir.
Boğmaca, kızamık, çocukların kemik rahatsızlıklarında çok faydalıdır.
Ateşi düşürür, iştahı açar.

Banyosunun Faydaları
Kadınların üreme organları için de pek çok faydası vardır. Rahim kanseri, çeşitli rahim rahatsızlıkları, yumurtalık iltihaplarında içilen civanperçemi çayları çok yararlıdır. Miyomlar ve beyaz akıntılar için, yarım banyolar tavsiye edilebilir.

Tazesinin faydaları
Taze civan perçeminin sıkılmasından elde edilen suyu nefes yollarını temizler, kan dolaşımını ve kalp atışlarını düzene sokar.
Bu ottan yapılan merhem yaraların, çıbanların tedavisinde kullanılır.

Güzellik İçin: Yüzdeki çöküntülere çöküntülere suyu sürülürse düzelir.Bunun İçin ; bir çay bardağı sıcak suya 1 tatlı kaşığı konur, 20 dak demlenip pamuktan süzülür, akşamları temizlenmiş yüze pamukla sürülür. Kuruyunca tekrar sürülüp yatılır.Zamanla cilt düzelir.

Çay Hazırlama : Kurutulmuş civan perçemi bir litre suya 20 gr konup 15 dakika demlendikten sonra süzülür.

Yarım banyo için: 100 gr civanperçeminin yaprak ve çiçekleri tam olarak geceden soğuk suyun içine konur. Ertesi gün kaynama derecesine kadar ısıtılıp, banyo suyuna ilave edilerek kullanılır. Yalnız banyo sırasında böbrek bölgesi suyun dışında kalmalıdır. 15 k. suda kalınır banyo sonrası kurulanmadan havluya sarınarak bir saat kadar dinlenilir.

UYARI : Civanperçeminin gebelik süresince kullanılmaması tavsiye edilir. Bazı duyarlı kişilerde alerjik tepkilere yol açabilir. Başkaca bilinen bir yan etkisi yoktur.

AYRILIK

Ayrılığın Üstesinden Nasıl Gelinir? PDF

Unutmak mı beklemek mi? Yol ayrımında olmak en zoru... Ayrılığı atlatmanın yolu bu yazımızda...


Hayat bazen hiç beklemedeniz anda acımasız yüzünü gösteriverir. Her şey mükemmel giderken sizin birdenbire diye tanımladığınız, oysa ona göre hep var olan sorunlar nedeniyle erkek arkadaşınız sizden ayrılır...
Ayrılığın gerçek nedeni ve objektif değerlendirme nedense en sona bırakılır. Çünkü her şeyden önce; ağlamak, uykusuz geceler geçirmek, yakın dostlarınızla saatlerce ilişkiniz ve eski sevgiliniz hakkında konuşup üzüntüyü paylaşmak gelir.
Bunlar sadece anlık çözümlerdir ve o an acınızı hafifletir. Oysa çözüm bu değildir, bu sadece acıyı yaşamak ve yaşanan acıyı paylaşmaktır.
Aslında şöyle bi sakinleşip düşünmek gerekir. Çünkü biten ilişkiler, ardında her iki taraf için de cevaplanmamış sorular biralar. Bu nedenle ilk yapmanız gereken ilişkinin gerçekten bitip bitmediğini anlamaya çalışmaktır. Neticede sevgilniz sizden ayrılacağını söylemiş olsa da son bir şans her zaman vardır.
Peki, ne yapmalısınız? Cevap son derece basit: Biraz beklemelisiniz. Nasıl mı? O sizi aradıktan sonra onu aramayın. Gerekirse odanızdaki telefonun kablosunu çekin, cep telefonunuzu kapatın.

Hızlı ayrılıklar!
Aradığında da telefona birkaç gün cevap vermeyin. Ayrılmayı isteyenin o olduğunu unutmayın. Eğer verdiği kararda ciddiyse zaten sizi aramayacaktır ama bir anlık öfke ya da düşünmeden alınmış bir kararsa hatasını anlaması için ona düşünme ve yokluğunuzla tanışma fırsatı yaratın. Yalnız kalmasına izin vermediğiniz sürece durum istediğiniz şekilde sonuçlanmayacaktır.

a) Sizi aramazsa...
Beklediniz, sabrettiniz ama aramadı. Sancılı geçen bu zamanda siz de oldukça yıprandınız. Bu süreci fazla uzatmaman, çevrenizdekilere ve kendinize daha fazla acı çektirmekten vazgeçmelisiniz. Depresif ruh halinden bir an önce kurtulmanın yollarını arayın. Eski sevgili düşünmek enerjinizi alacağı gibi, sizi yolunuzdan alıkoyarak ileride yaşayacağınız ilişkilerden de mahrum bırakacaktır. Gözünüzü açma ve yaşadığınız ilişkiden ders alıp bundan sonraki yaşamınıza bakma zamanı. Bu gücü kendinizde bulamıyorsanız bu konuda bir uzmandan yardım alabilirsiniz.


Sizi ararsa...
Her telefon çalışında kalbiniz hızla çarpıyor ve arayan kişinin hep o olması ümidiyle ahizeyi kaldırıyordunuz, işte en sonunda sizi aradı. Şimdi ne yapmalısınız? öncelikle sakin olmaya, hislerinizi belli etmemeye çalışın. Ne çok sevindiğinizi ne de öfkenizi ona hissettirin. Onu dikkatlice dinlemeye özen gösterin. Sizi neden aradığım anlamaya çalışın. Asla içinizden geldiği gibi davranmayın, özellikle de onun özgüvenini yıkmaya yönelik ve hesap soran bir tavır içinde bulunmayın.
Unutmayın ki sizi aramasının nedeni ya sizi özlediği (bu da size "karşı hâlâ bir şeyler hissettiğinin işaretidir) ya da vicdanını rahatlatmak içindir. Her iki durumda da ikinci adımı onun atmasını bekleyin. Eğer sizi özlemisse zaten tavn ve ses tonu nazik olacaktır. Siz de yelkenleri fazla suya indirmeden onun açıklamalarını dinleyin. Yüz yüze konuşmak istiyorsa teklifini geri çevirmeyin.
Yapacağınız görüşmede ilişkiniz hakkında konuşun. Kimin hatalı olduğunu değil,
ve bundan sonra ilişkiye tekrar başladığınızda nasıl beklentiler içinde olduğunuzu birbirinize anlatan. Birbirinize zaman tanımayı unutmayın. Ama sadece vicdanını rahatlatmak ve ne durumda olduğunuzu kontrol etmek için aramışsa zaten ses tonu da fazla kendinden emin, alaycı ve duygusuz olacaktır. Yapmanız gereken uzun cümleler kurmadan, gelecekte karşılaşacaklarınızı göz önünde bulundurarak konuşmayı kısa kesmek. Artık ona "güle güle" demeye hazırlanın.

Unutmak için ne yapmalı?
- İstenilmediğinizi düşünmeyin.
- Gerekirse ağlayın ama kendinizi fazla hırpalamayın.
- Size keyif veren işlerle uğraşın.
- Mutsuz hissettiğinizde çikolata yiyin.
- Spor yapın, dans edin, şarkı söyleyin.
- Egonuzu okşayan insanlarla birlikte olmaya çalışın.
- Bulunduğunuz şehirden birkaç günlüğüne uzaklasın.
- Güne ılık duş alarak başlayın.
- Acımı hafifletebilir düşüncesiyle yeni bir ilişkiye asla başlamayın.

Araştırmalar ne diyor?
Yapılan araştırmalar kadın ve erkeğin biyolojik anlamda farklı yapılara sahip olduğunu gösteriyor, işte örnekler...
Kadınlarda konuşma yeteneklerini yönlendiren bölüm, beynin sol tarafında bulunurken
erkeklerdeyse bu bölüm beynin ön ve arka kısımlarında dağınık olarak bulunur, işte bu yüzden kadınlar konuşmak konusunda erkeklerden daha yeteneklidir.
Duygusal reaksiyonlar kadınlarda beynin her iki yarımküresinde oluşurken erkeklerdeyse sadece sağ yarımkürede oluşur. Bu nedenle erkekler kadınlara göre duygularını ifade etmekte güçlük yasarlar.

Neden sizden kaçtı?
Kadınların işitme yetenekleri gelişmiştir ve sese karşı çok duyarlıdırlar. Bu nedenle bir erkeğin konuşma tonundaki farklılığı rahatlıkla sezebilirler.

Yeni başlangıçlar
Geçmişi hatırlayıp o güzel günleri özlemeye son verin. Kötü anları, onun size yaptığı haksızlıkları ve incinen gururunuzu düşünerek kendinizi kurtarın. Ayrılığın acısı son bulmaya başlar başlamaz tekrar dört elle sarılın her şeye. Her şeyin yolunda olduğu, ilişkinizin bittiği ve şimdi yolunuza devam etmek gerektiği gerçeğinin altını çizin. Yeni aşklar ve yeni başlangıçların, belki de aylar sonra tekrar başlayacak eski aşkların hayatınızda olabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Kendinizi rahat bırakın ve duygulanman sesini dinleyin. Yaşadığınız her sorunun bir fırsat olduğunu ve sizi daha güçlü yapacağını asla unutmayın.

19 ottobre

SAĞLIK KAYNAĞI

Sağlık kaynağı 9 mineral var

Dişlerden kan basıncına, cilt yapısından üremeye, vücut sağlığını doğrudan etkileyen 9 minerali ihmal etmeyin


Mineraller, sağlıklı yaşam için ihmal edilmemesi gereken, vücudun fonksiyonlarını sürdürmesi için hayati öneme sahip inorganik maddelerdir.
Sağlığımız için çok önemli 15'ten fazla mineral vardır. Çoğunlukla, vitaminlerin en ihtiyaç duyulan bölgeye ulaşmalarını sağlarlar. Hücre korunması ve sağlıklı dişler, kemik, cilt yapısı için önemli olan mineraller, kan basıncı, kalp ritmi, kas fonksiyonları, vücuttaki sıvı dengesi, üremede de önemli roller oynarlar. İşte, eksiklikleri sağlığımızı etkileyen en önemli 9 mineralle ilgili bilinmesi gerekenler:


KALSİYUM: Büyük oranda kemiklerde bulunur. Eksikliği yüksek oranlara vardığında diş ve sırtta ağrılar, kemiklerde zayıflama, çatlama ve kolay kırılma görülür. Bu mineral, en çok süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, kuru meyve, fındık, narenciye ve balıkta bulunur.


KROM: Vücuttaki basit şekerin parçalanmasını ve kullanımını düzenler, kandan hücrelere glikoz transferi sağlar. İnsülin oluşumuna, kolesterol düzeyi kontrolüne yardım eder. Vücuttaki enzim ve hormonlar için çok önemlidir. Yumurta sarısı, istiridye, yer fıstığı, üzüm suyu, peynir, buğday ve mayada bulunur.


DEMİR: Hemoglobin (kırmızı kan hücresi), miyoglobin (kas pigmenti) ve enzim üretimi için gereklidir. Vücuttaki demirin sadece yüzde 8'i kan damarlarından gelir. Vücutta büyümeye yardım eder, yorgunluğa karşı ve hastalıklardan korunmada kullanılır. Vücuttaki B grubu vitaminlerinin kullanımını arttırır. Yumurta sarısı, et, balık, ciğer, yeşil yapraklı sebzeler, fasulye, fındık ve dalakta bulunur.


MAGNEZYUM: Sinir sisteminin ve kasların gevşemesini sağlayan mineraldir. Magnezyum kandaki şekerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli rol oynar. Sağlıklı dişler ve sindirim sisteminin rahatlığı için gereklidir. Soya fasulyesi, fındık, süt, balık, yeşil yapraklı sebzeler ve tahıllarda bulunur.


POTASYUM: Sodyumla birlikte vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olur, gıdaların hücre içine geçişini sağlar, sinir sistemindeki mesajları iletir. Beyne oksijen gönderilmesi için önemlidir. Bu mineral vücutta her gün kullanılır ve tekrar yeri doldurulur. Kalp ve diğer kasların sağlıklı yapılarını korumaları potasyuma bağlıdır. Fazla şeker, diüretikler, laksatifler, fazla tuz, alkol ve stres bu mineralle vücuttan atılır. Et, süt, sebze, meyveler ve kurubaklagillerde bulunur.


ÇİNKO: Proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için çok önemlidir. Zihinsel fonksiyonlarda, vücudun kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda, bağışıklık sisteminin gelişmesinde, hormonal dengede önemli yere sahiptir. Kalp, beyin ve üreme sisteminin çalışması için gereklidir. Deniz ürünleri, et, karaciğer, fındık, ay çekirdeği, süt ve yumurtada bulunur.


İYOT: Tiroid bezlerinde yer alır. Tiroid ve tiroid kontrol mekanizmasında, zihinsel fonksiyonlarda, enerji ve kilo almada önemli rol oynar.


FOSFOR: Sadece fizyolojik kimyasal reaksiyonlarda yer almakla kalmaz, aynı zamanda vücuttaki bütün hücrelerde bulunur. Normal kemik ve diş yapısı, kalp düzeni ve normal böbrek fonksiyonları için gereklidir. Süt ürünleri, sakatatlar, et ve kurubaklagillerde bulunur.


SODYUM: Bu mineral sinir ve kas fonksiyonlarının devamı için çok önemlidir. Asıl görevi sıvı pompalanmasını ve gıdaların hücre zarından geçişini sağlamaktır. Bol miktarda sodyum yüksek kan basıncına katkıda bulunur. Tuz, füme etler, süt ve süt ürünlerinde bulunur.

Vitamin ve mineraller nasıl doğru kullanılır?

Vitamin tabletleri, sağlıklı yaşam için beslenmenin sigortalarıdır.
Vitamin ve minerallerin yanlış kullanımı vücuda zarar verebilir veya beklenen yararları konusunda etkisiz kılabilir.
Örneğin kansızlığa karşı kullanılan demir tabletlerini diğer minerallerle ve çay, kahve gibi içeceklerde tüketmeyin.
Çinkonun vücut tarafından emilimi, gece alındığında artar.
C vitamini ise akşam vakti alındığında uykusuzluk yapabilir.
B grubu vitaminler aç karnına alındığında mide bulantısı yapabilir.
Tüm vitamin ve mineralleri bir uzmana danışmadan almayın. İhtiyacınız olmayan vitamin ve mineralleri aldığınızda, özellikle karaciğer ve böbrekler olumsuz yönde etkilenebilir.