SERDAR CEMAL's profileHENDEKLİ SERDARPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    May 02

    bana geleceğinize kendinize gelin!

    Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "Ölmeden evvel ölünüz." Bu hadis-i şerifi nasıl anlayacağız?

    İnsanlar nefs-i emmareyle (emreden nefis) hayata başlar. Yani insan, canının her istediğini yapmak ister. Fakat her olay karşısında insan, ya hevaya uyacak, ya Hüda'ya... İşte bu noktada "ölmeden evvel ölünüz" emri gündeme gelir. Yani haramlarda ölün, helallerde dirilin. Nefsinize tâbi olmayın, Allah'a tabi olun. Zamana uymayın, zamanı kendinize uydurun. Asr-ı Saadet'te, sahabeler her yerde, camideki gibiydi. Camide başka, sokakta başka değildi. Şimdiki Müslümanlar ülserli hasta gibi. Doktora gidip reçete alıyor, okuyup okuyup yatıyor. Gidip reçetede yazılı ilaçları alsa iyileşecek. Müslüman'ın hali bu. Kur'an'ı okuyup okuyup yatıyor.

    Peygamber Efendimiz'in hayatını okuyalım. Okuyunca yaşadığımız hayatı beğenmeyeceğiz. O zaman diyeceğiz ki, "mademki hayatım deforme olmuş, öyleyse şahsî hayatımda reform yapacağım, hayatımın her noktasını yenileyeceğim."

    Bir âlim efendiye gitmiştik. Dedi ki: "Hep bana geliyorsunuz; bir gün de kendinize gelsenize!.. Günahlarınızı, dinî yönden noksanlarınızı tespit etsenize... Dinde ileri gidip, iktisadî yönden geridekilere bakıp halinize şükretsenize... "

    1954 senesinde ilk defa Erzurum'a gitmiştim. Daha 22 yaşımdaydım. "Alvarlı Hoca namıyla maruf, Hacı Mehmed Efendi isminde bir şeyh var, ziyaret edelim." dediler, vardık.

    Yüzü kıbleye dönük, oldukça yaşlı ve önünde bir rahle, rahlenin üzerinde minder... Tahminime göre, yorulduğunda başını bu mindere koyuyor. Bazılarının iddiasına göre, onun gecesi gündüzü, bu rahlenin başında geçermiş; yani yatak yüzü görmezmiş...

    Elini öptük, dua ettiler. Gelen elini öpüyor ve herkese dua... Biraz sonra oda doldu, şimdiye kadar Mehmed Efendi, duadan başka tek kelime söylemedi. Sonradan öğrendim ki, hepsi hafiyen (dili oynatmadan, gizlice) zikrederlermiş, ben de bekliyorum ki iki kelam etsin...

    Nihayet konuşmaya başladı.

    "Bir merek (samanlık) düşünün, buraya bir öküz girmiş, yiyip gübresini bırakıyor, yiyip tersliyor. Düşünmüyor ki, arkamda biri daha var, ben karnımı doyurdum, çekileyim, biraz da arkamdaki yesin. Düşünmez. Çünkü hayvan..."

    Ve sustu... Uzun bir süre geçti başka konuşmadı. Artık gelen Efe'nin elini öpüp duasını alıyor, giden Efe'nin duasını alıp gidiyor. Başka bir şey yok. Fakat onun bu kısa konuşması beni manen doyurmuştu. Sükûtunu mübarek buldum, sözünün tesiri arttı.

    Alvarlı Mehmed Efendi şeyhti fakat ona "Efem" derlerdi. Niçin böyle dendiğini bilmem amma o zamanlar İslamiyet'le meşgul olmak, sokaklarda sel gibi akan günahlardan çekilip, evde oturabilmek gerçekten EFELİKTİ...

    Ahir zamanda, günahların reklam edildiği bir devirde, haram işleyene mevki makam verildiği bir zamandayız. Plajlar, müstehcen gazeteler, dergiler, meyhaneler, kahvehaneler, televizyon hep dine hücum ediyor. İnsan neyi severse gece gündüz onun hizmetine koşar. Bir anneyi düşünün, gece gündüz çocuğunun hizmetindedir. Çocuğunu çok sevdiği için gece tatlı uykusunu bölüp, kaç defa onun için kalkar, bundan şikâyet etmez. Müslüman da Allah'ı öyle sevmeli ki, gece gündüz Allah için çalışsın. Şu anda İstanbul'da binlerce otel salonu var. Bu salonlarda ne konuşuluyor? Kiminde defile, kiminde siyaset, kiminde rezalet... Kötüler her türlü rezaleti yapmak için bir araya gelirken, biz haramlarda ölüp helallerde dirilmeyelim; olur mu? Necip Fazıl ile bitirelim.

    "Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.

    Bakamam, aynada, aynada vicdan.

    Beni beklemeyin, o bir hevesti

    Gelemem, aynalar yolumu kesti..."

    serdar cemal süzeroğlu

    ak parti kartal ilçe teşkilatı üyesi

    www.arim34.spaces.live.com

     

    HAZRETİ ALİ

    Hazreti Ali -Keremallahu Vecheh- bildiriyor;

    Resulullah -Salallahu Aleyhi ve Sellem- bir gün beni huzuruna çağırdı. Şöyle buyurdu;

       

    Yâ Alî! Sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma olduğu gibisin. Fakat benden sonra Resûl gelmez. Sana vasıyyet ederim, dinleyip, ezberlersen, şükr edenlerden olursun ve şehîd olursun. Allahü teâlâ hazretleri seni kıyâmet gününde fakîh ve âlim olarak diriltir. Buyurdu ve devam etdi;

    Yâ Alî! Bil ki mü’minin üç alâmeti olur. Nemâz kılmak, oruc tutmak ve sadaka vermek. Münâfıkın da üç alâmeti olur. Başkalarının yanında nemâzın rükû’unu ve sücûdunu [secdesini] tam yapar. Tenhâda hiçbir rüknü yerine getirmez. Medh etdikleri zemân seve seve yapar. Allahü teâlâ hazretlerini açıkda çok zikr eder. Yalnız kalınca Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerini unutur.

    Yâ Alî! Zâlimde de üç alâmet olur: Kendinden aşağı olana kahr eder [baskı yapar]. Kâdir olduğu [gücü yetdiği zemân] halkın malını zor ile alır. Nereden yiyip, giyindiğini hiç incelemez.

    Yâ Alî! Kıskançlarda da üç alâmet olur: Herkesin huzûrunda, karşısındakine yaltaklanır. Gıyâbında onu gıybet eder. Her kime musîbet erişirse, sevinir. Yâ Alî! Münâfıkda da üç alâmet olur: Söz söylese yalan söyler. Bir şey va’d etse, va’dinde durmaz. Yanına emânet koysalar, hıyânet eyler. Yâ Alî! Tenbeller içinde üç alâmet olur. Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin tâ’atinde tenbellik eder. Kusûrlu amel eder. Ameli zâyi’ olur [boşa gider]. Nemâzı te’hîr eder. Hattâ vaktini de geçirir.

    Yâ Alî! Tevbe eden kimsede üç alâmet olur: Harâmlardan perhîz eder [kaçınır]. İlm öğrenmekde gayretli olur. Nasıl ki, göğüsden [memeden] çıkan sütün geri girme ihtimâli olmadığı gibi, günâha bir dahâ geri dönmez. Yâ Alî! Akllı kimsede üç alâmet olur. Dünyâyı hor, zelîl tutar. Cefâlar çeker. Kıtlık vaktinde sabr eder.

    Yâ Alî! Sabr edende de üç alâmet olur: Kendini ziyâret etmiyenleri kendisi ziyâret eder. Onu mahrûm edenlere bağışda bulunur. Kendine zulm edenlere karşı durmaz; karşı koymaz.

    Yâ Alî! Ahmak olanın üç nişânı vardır: Allahü teâlâ hazretlerinin farzlarında tenbellik eder. Abes sözleri çok söyler. Allahü teâlâ hazretlerinin mahlûklarına eziyyet eder.

    Yâ Alî! İyi bahtlı olanın üç nişânı vardır: Halâl yer. Kendi şehrindeki ilm meclisinde hâzır olur. Beş vakt nemâzı imâm ile kılar.

    Yâ Alî! Bedbaht olanda üç nişân vardır: Harâm yer. Ulemâdan uzak olur. Nemâzını özrsüz yalnız kılar.

    Yâ Alî! İyi işleri olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâya tâatde acele eder. Harâm etdiklerinden sakınır. Kendine kötülük eden kimseye iyilik eder.

    Yâ Alî! Kötü amelli olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin emrlerini yapmakda tenbellik eder [gevşek davranır]. Herkese ziyânı dokunur. Kendisine iyilik edene, kötülük eder.

    Yâ Alî! Sâlih olan kulun üç alâmeti vardır: Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri ile iyi amel işlemek için sulh eder. Kendi dînini ilmi ile kuvvetlendirir. Kendisine ne beğenir ise, halka da onu beğenir.

    Yâ Alî! Perhîzkâr olanın [sakınan, müttekî olanın] üç nişânı vardır: Kötüler ile berâber olmakdan kaçınır [sakınır]. Harâma düşmek korkusundan halâlden sakınır ve yalandan kaçınır.

    Yâ Alî! Günâhkârların da üç alâmeti vardır: İşlerinde yanılır ve hatâ eder. Lehv ve la’b ile [oyun ve çalgı ile] meşgûl olur. Unutkan olur. Yâ Alî! Kara gönüllü olan kimsenin üç nişânı olur: Za’îflere acımaz. Az nesneye kanâ’at etmez. Va’z ve nasîhat ona fâide vermez.

    Yâ Alî! Sâdık olanın üç nişânı vardır: İbâdet etmesini gizler. Mübtelâ olduğu musîbeti gizler.

    Yâ Alî! Fâsıkda üç nişân vardır: Fitne ve fesâdı sever. Halka hastalık ve musîbet ister. İyi amelden kaçar.

    Yâ Alî! Süflî olanın üç nişânı vardır: Akrabâsını azarlar. Komşularına eziyyet eder. Günâh işlemeyi sever. Yâ Alî! Allahü teâlânın red etdiği kimsenin üç alâmeti vardır: Yalanı çok söyler. Yalan yere çok yemîn eder. Halka sıkıntı verir, hâcetini halk üzerine yükler.

    Yâ Alî! Âbid olanın üç nişânı vardır: Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin ta’zîminden kendi nefsini zelîl tutar, Şehvetlerini terk eder. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rızâsı için huzûrunda çok durmağı âdet eder.

    Yâ Alî! Muhlîs olanın üç nişânı vardır: Kâdir olursa [gücü yeterse] afv eder. Malının zekâtını verir. Sadaka vermeği sever.

    Yâ Alî! Bahîlde üç nişân vardır: Açlıkdan korkar. Birşey isteyenden korkar. Kendine iyilik eden kimseye, içindekinin hilâfına [aksine] dili ile hayr söyler.

    Yâ Alî! Yüreksiz olanın üç nişânı vardır: Korkak olur. Gönlü [kalbi] katı olur. Havf edici olur. Yâ Alî! Sâbir [sabr edici] olanın üç nişânı vardır: Tâat etmeğe sabr eder. Mâ’siyyeti terk etmeğe sabr eder. Allahü teâlâ hazretlerinin ahkâmına sabr eder.

    Yâ Alî! Senin dostun olanın üç alâmeti vardır: Malını sana fedâ eder. Nefsini sana fedâ eder. Senin sırrını gizli tutar.

    Yâ Alî! Fâcir olanın üç nişânı vardır: Yemîn etmekle öğünür. Hanımları aldatır. Çok bühtân eder.

    Yâ Alî! Kâfirin üç nişânı vardır: Allahü teâlânın dîninde şek [şübhe] eder. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dostlarını düşman tutar. Rabbine tâat ve ibâdetden gâfil olur.

    Yâ Alî! Rahmetden uzak kılınmış kulların üç nişânı vardır: Allahü tebârek ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinin mekrinden emîn olur. Rahmetinden ümîdsiz olur. Allahü teâlânın Resûlüne muhâlefete kendine âdet eder.

    Yâ Alî! Afv edilmiş kulun üç nişânı vardır: Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin azâbından korkucu olur. Mekrinden çekinir. Sırf Allah için yapılan va’z ve nasîhatden çekinir.

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ dergâhında halkın iyisi odur ki, herkese menfa’ati olur. Halkın kötüsü odur ki, gönlü [kalbi] kinli olur. Gammaz ve kötü amelli olur.

    Yâ Alî! Halkın en iyisi, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri indinde o kimsedir ki, ömrü uzun olur ve ameli iyi olur.

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin indinde en kötü ve Onun buğz etdiği kimse o kimsedir ki, halk onu hayrlı zan eder. Onda hiç hayr olmaz. Zâhirî salâh ile süslü, bâtını günâh ile doludur. Bundan dahâ kötüsü o kimsedir ki, ondan sakınmak için kendine ikrâm olunur. Bundan dahâ kötüsü zenginlere ikrâm eder. Fakîrleri hor ve zelîl tutar. Zenginlere çeşidli, renkli ni’metler ile cömertlik eder. Fakîrlere bir parça ekmek vermez. Bundan dahâ beteri o kimsedir ki, yalnız başına yiyip, bir kimseye, bir nesne vermez. Bundan da beteri o kimsedir ki, bir müslimân kardeşine dostluk izhâr eder. Sonra onu helâk eder.

    Yâ Alî! Kerâmet, günâhlardan geçmekdir [günâhları terk etmekdir].

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinden kormanın aslı, Allahü teâlânın harâm etdiği herşeyden sakınmakdır.

    Yâ Alî! Doğru söyleyici kimsenin alâmeti, doğru söylemek âdeti olur. Kızgınlık ânında ve rızâ vaktinde ve hâcet vaktinde [ihtiyâc ânında] de doğru söyler.

    Yâ Alî! Beş şey gönlü öldürür. Çok yemek. Çok uyumak. Çok konuşmak. Çok gülmek. Rızk için çok endîşe etmek. Harâm yemek îmânı za’îfletir, kalbi karartır.

    Yâ Alî! Beş şey kalbi katı eder, karartır: Kalb çok kararırsa, Allahü teâlâ korusun, kâfir olur. Bunlar günâhı bilmez, günâh işler. Tok olduğu hâlde yemek yemek. Zulm ile mal toplamak. Nemâzı te’hîr etmek. Sol eli ile yemek ve içmek.

    Yâ Alî! Beş şey unutkanlık hâsıl eder: Fâre artığı yemek. Kıbleye karşı bevl etmek (idrar yapmak). Durur hâldeki suya bevl etmek. Gül [göl] üzerine bevl etmek. Harâm ile geçinmek.

    Yâ Alî! Beş nesne [şey] gönlü [kalbi] parlatır, münevver eder: Sûre-i ihlâsı çok okumak. Az yemek. İlm meclisine hâzır olmak. Az pişmiş ekmek yemek. Gece nemâzı kılmak.

    Yâ Alî! Beş şey gönlü rûşen eder, aydınlatır, karanlığını giderir: İlm meclisinde oturmak. Elini yetîm başına sürmek. Seher vaktinde çok istigfâr etmek. Çok yimeği terk etmek. Çok oruc tutmak.

    Yâ Alî! Beş nesne gözün nûrunu artdırır: Kâ’be-i mu’azzamaya bakmak. Mushaf-ı şerîfe bakmak. Anne-babasının yüzüne bakmak. Âlimin yüzüne bakmak. Akar suya bakmak.

    Yâ Alî! Beş nesne kişiyi kocaltır [çökdürür]. Borcu çok olmak. Çok gâmı olmak. Kadının nefesi erkeğe erişmek. Çok koku sürünmek. Çok balgam gelmek.

    Yâ Alî! Cennet kapısında gördüm; yazılmış. Her kim hevâsına muhâlefet ederse, Cennet onun yeri olur. Cehennem der ki: Yâ Rabbî! Beni neden dolayı yaratdın. Allahü teâlâ celle şânühü buyurdu: (Her bahîl ve mütekebbîr için) [Cimri ve kibrli için]. Cehennem dedi, ben onlar içinim.

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin rızâsı anne ve babanın rızâsındadır. Gadâbı onların gadâbındadır. Yâ Alî! Kâfir de olsa, komşuna ikrâm eyle. Kâfir de olsa müsâfire ikrâm eyle. Anaya-babaya kâfir de olsalar ikrâm eyle. Dilenciyi kâfir de olsa red etme.

    Yâ Alî! Her kim şübheliden yer, dîni örtülü olur. Gönlü siyâh olur. Her kim harâm yer ise gönlü [kalbi] ölür ve dîni köhne olur. Yakîni za’îf olur. Düâsı perdelenir. İbâdeti az olur.

    Yâ Alî! Mücrim olan kul düâ etse, Allahü teâlâ celle şânühü onu helâkını istediği şeyde verir ve meleklere emr eder ki, verin istediği nesneyi ki, onun helâkı ondadır. Sesini kesin.

    Yâ Alî! Allahü teâlâ kullarından bir kula gadâb edecek ise, ona harâm mal nasîb eder. Gadâbı çok olunca, bir şeytânı onun üzerine musallat eder ki, onu dünyâda meşgûl eder. Dünyâ işleri kolaylaşır. Dinden uzaklaşır. Sonra o kul der ki, Allahü teâlâ gafûrürrahîmdir.

    Yâ Alî! Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulu sever, o kulun düâsını gecikdirir [te’hîr eder]. Melekler derler, yâ Rabbî bu mü’min kulun düâsını kabûl eyle. Allahü teâlâ ve tekaddes buyurur ki, (Bırakın benim kulumu. Siz onun üzerine benden dahâ çok mu acıyorsunuz. Ben onun düâsını tedarruan severim. Ve ben alîm ve habîrim.)

    Yâ Alî! Bir kişinin ölüm ânında, a’zâları birbirine selâm verir. Der, esselâmü aleyke. Ben öldüm. Sen de ölsen gerek. Böylece ak tüy kara tüyüne der; ben öldüm; ya’nî ağardım. Sen de ölürsün.

    Yâ Alî! Şâd olup, kahkaha ile gülme ki, Allahü teâlâ ve tekaddes böyle olanları sevmez. Dâimâ hüznlü ol ki, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri hüznlü olan kimseleri sever.

    Yâ Alî Her yeni gün olunca, o yeni gün, ey insan oğlu ben senin yeni gününüm. Ben senin üzerine şâhidim. Bak, ne istersin. Her gece olunca, gecede böyle söyler. Gündüz ile ve gece ile sohbeti iyi yap.

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin fadlından halâli taleb et ki, halâl taleb etmek mü’minler üzerine farzdır.

    Yâ Alî! Abdest aldıkdan sonra İnnâenzelnâ [Kadr] sûresini okumakdan geri kalmıyasın. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri herbir abdestde sana ellibin senelik abdest sevâbı verir.

    Yâ Alî! Her kim ayaklarını yıkadıkdan sonra, bana salevât verse, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri, onun bütün üzüntülerini giderir, ferâhlandırır, düâları müstecâb olur.

    Yâ Alî! Tehâretlenince, yeniden su al ve önüne sür ve sonra, (Sübhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke estagfiruke ve etübü ileyke.) oku. Sonra yüzünü bir tarafına çevir ve şöyle söyle: (Ve eşhedü enne Muhammeden abdüke ve Resûlüke). Her kim böyle yaparsa, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri onun günâhlarını az veyâ çok olsun, afv eder.

    Yâ Alî! Her kim Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerini fecr tulû’ etmezden evvel ve gün doğmazdan evvel zikr ederse, Allahü teâlâ, onun Cehennemde azâb olunmasına râzı olmaz. Onun günâhları yedi kat gökdeki yıldızlar adedince olur ise de azâb etmezler. Yâ Alî! Sabâh nemâzını cemâ’at ile kılasın. Güneş doğup, yükselinceye kadar yerinde otur. Sonra iki rek’at nemâz kıl ki, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri, sana bir hac ve ömre sevâbı verir. Köle azâd etmek sevâbı ve bin dinâr fîsebîlillah sadaka etmişce sevâb verir.

    Yâ Alî! Hazârda ve seferde Duhâ nemâzına devâm et ki, kıyâmet günü olduğu zemân, bir nidâ edici Cennetin şerefeleri üzerinden nidâ eder ki, nerededir o kimseler ki, duhâ nemâzını kılarlar idi. Duhâ kapısından varıp, selâmetle ve emân ile Cennete girsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri Duhâ nemâzını emr etmediği hiçbir Peygamber göndermedi [ya’nî her Peygambere emr etmişdir].

    Yâ Alî! Her kim Cum’a günü gusl ederse, Allahü tebârek ve teâlâ onun günâhlarını afv eder. Bu Cum’adan gelecek Cum’aya kadar pürnûr olur. Kabrde ve mîzânda ağırlık olur. Yâ Alî! Kulların sevgilisi, Allahü teâlâ hazretlerine o kuldur ki, secdede (Yâ Rabbî! Ben nefsime zulm etdim. Beni afv et! Zîrâ günâhları ancak sen afv edersin.) der. Yâ Alî! Şerâb içen ile dostluk etme. O mel’ûndur. Zekât vermiyen kimse ile arkadaşlık etme. O Allahü teâlânın düşmanıdır. Fâiz yiyen ile arkadaşlık etme ki, o Allahü teâlâ hazretleri ile muhârebe eder. Kur’ân-ı kerîmde bu bildirilmişdir. [Bekara sûresi 279.cu âyet-i kerîmesinde meâlen]; (Eğer fâizi terk etmezseniz, Allaha ve Peygambere karşı harbe girmiş olursunuz...) buyurulmuşdur.

    Yâ Alî! Düâ ederken veyâ Kur’ân-ı azîm-üş-şân tilâvet ederken sesini çok yükseltme. Çünki, nemâz kılanların nemâzlarını fesâda verirsin. Yâ Alî! Nemâz vakti gelince nemâzını kıl. Çünki şeytân seni meşgûl eder. Bir hayrlı işe niyyet etdiğin zemân, hemen o işi yap. Çünki, şeytân seni o hayrlı işden men’ eder.

    Yâ Alî! Her kim ücret ile bir işçi tutar; ücretini temâm vermezse, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri onun tâatlarını mahv eder. Ben onun kıyâmet gününde hasmı olurum.

    Yâ Alî! Cebrâîl aleyhisselâm, âdem oğlu olup da, yedi iş işleseydim, diye temennî etmişdir. Beş vakt nemâzı cemâ’at ile kılsaydım. Âlimler ile otursaydım. Hastaları sorsaydım. Cenâze nemâzını kılsaydım. Su dağıtsaydım. Dargın olan iki kimseyi barıştırsaydım. Yetîmlere şefkât etseydim. Yâ Alî! Sen de bunun üzerine hırslı ol.

    Yâ Alî! Yetîm ağladığı zemân Arş-ı mecid titrer. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur ki, yâ Cebrâîl, bu yetîmi ağlatanın yerini Cehennemde bul! Ben de onu ağlatayım. Her kim ki onu sevindirir ve güldürür. Onun Cennetde yerini geniş et ki, ben onu sevindireyim ve güldüreyim.

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri, Âdem oğlunun bedeninde dilden iyi birşey halk etmemişdir. Onun ile Cennete girer. Ve onun ile Cehenneme girer. Onu zindâna koy ki, yırtıcı hayvân gibidir.

    Yâ Alî! Eyyâm-ı beyd orucuna devâm et ki, ayın onüçüncü, ondördüncü, onbeşinci günleridir. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri bu günlerde oruc tutanların yüzlerini beyâz eder. O sene temâmen oruc tutmuş gibi olur.

    Yâ Alî! Her kim ilmsiz ibâdet ederse, zararı fâidesinden çok olur. Onun misâli o a’mâ gibi olur ki, bir sahrâya delîlsiz gider. O kadar dolaşır ki, kendini dikenlik arasında bulur.

    Yâ Alî! Her kim her gün yermibeş kerre (Estagfirullahelî ve li vâlideyye vel’cemî’il mü’minîne vel mü’minât vel müslimîne vel müslimâti innehû mu’cîbüt da’vât) derse, Allahü tebârek ve teâlâ o kimseyi kendi dostlarından yazar.

    Yâ Alî! Her kim her gün on kerre (Lâ ilâhe illallahü kable külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü ba’de külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü yebka rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü külle ehadin) derse, göklerde hiçbir melek kalmaz; illâ ona bin kerre istigfâr ederler.

    Yâ Alî! Her her gün yermibir kerre (Allahümme bârik lî fîl-mevti ve fî mâ ba’det mevti) derse, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin ona dünyâda verdiği ni’metleri hesâbsızdır.

    Yâ Alî! Her gün on kerre (Elhamdülillah kable külli ehadin ve elhamdülillahi be’de külli ehadin velhamdülillah yebka rabbünâ yefnâ külli ehadin velhamdülillahi alâ külli hâlin) derse, Allahü teâlâ ve azze ve celle o kimseyi büyük günâhı olsa da afv eder.

    Yâ Alî! Her kim benim üzerime her bir gün ve her bir gecede yüz kerre salevât getirse, ona şefâ’at etmek, büyük günâhı olsa da, bana vâcib olur. Bu cümlede bütün müslimânlara nasîhat vardır.

    Yâ Alî! Gece nemâzı kıl! Bir koyun sağacak mikdârı zemân kadar da olsa, gecede iki rek’at nemâz gündüzleri bin rek’at nemâzdan fazîletlidir. Geceleri nemâz kılanların yüzleri, gündüzün bütün insanların yüzlerinden güzel olur.

    Yâ Alî! Hiçbir müslimâna la’net etme. Hiçbir hayvana la’net etme. La’net sana geri döner. Yâ Alî! Her kim Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin ni’metlerine şükr ederse, belâlarına sabr ederse, günâhlarına istigfâr ederse, hangi kapıdan isterse Cennete girer.

    Yâ Alî! Çok uyumak gönlü öldürür. Pişmânlığı, unutkanlığı artdırır. Çok gülmek gönlü [kalbi] öldürür. Vakârı giderir. Çok günâh işlemek kalbi, gönlü siyâhlaşdırır. Pişmânlık verir.

    Yâ Alî! Her kim dünyâyı ihtiyâcı kadar taleb ederse, Sırat üzerinden şimşek gibi geçer. Allahü teâlâ ve tekaddes ondan râzı olur. Her kim dünyâyı isteyip ve harâmlardan çok mal toplarsa, Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerine mülâki olduğunda, Allahü teâlâ hazretlerini gadâblı bulur.

    Yâ Alî! Her kim bir müslimâna, temiz düşünce ve hulûs-i kalb ile yiyecek verirse, Allahü teâlâ o kimseye bin hasene [sevâb] verir, bin günâhını afv eder.

    Yâ Alî! Mazlûmun inkisârından [kalbinin kırılmasından] sakın ki, Allahü teâlâ onu kâfir de olsa kabûl eder.

    Yâ Alî! Borcu az et, râhat olursun. Borç din harâblığıdır. Gündüz zelîl, hakîrdir. Gece gâm ve gussâlıdır.

    Yâ Alî! Her kim Cum’a gecesi Sûre-i Bekarayı okur ise, o kimseye yedinci gökden, yedinci yere kadar pürnûr olur. Her kim sûre-i Duhânı okur ise, işlediği ve işliyeceği günâhları afv eder. Yâ Alî! Her kim Vessemâ’i ve Târik sûresini yatdığı vaktde okur ise, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, gökde olan yıldızlar adedince hasene [sevâb] verir.

    Yâ Alî! Uyumak istediğin zemân istigfâr söyle. (Sübhânallahü velhamdülillah ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyül azîm.) oku ve (Kul hüvallahü ehad) sûresini çok oku ki, o Kur’ân-ı azîmin ışığıdır. Senin üzerine okumak vazîfe olsun Âyet-el kürsîyi ki, bir harfinde bin bereket ve bin rahmet vardır. Her kim Sûre-i Mülkü yatacağı vakt okuyup, (Allahümme agsîmni kâimen ve agsîmni bil islâmî, râkıden ve lâ tüşemmitnî adüvven ve lâ hâsiden, Allahümme innî e’ûzü bike min şerri nefsî ve min şerri külli dâbbetin ente âhızün binâsiyetiha ve es’elüke minel hayri küllihî.) der ise, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri cin ve ins şerrinden ve her yaratılmışın şerrinden ona muhâfaza eder. Yâ Alî! Sûre-i Haşrı oku. Dünyâ ve âhıret şerrinden muhâfaza eder.

    Yâ Alî! Zeytin yağını yi ve kendini onunla yağla. Sana bir üzüntü erişir ise, (Sübhâneke rabbî lâ ilâhe illâ ente aleyke tevekkeltü ve ente rabbül arşil azîm) oku. O düâyı oku ki, Cebrâîl aleyhisselâm bana ta’lîm etmişdir: (Allahümme innî es’elüke afve vel âfiyete fiddînî veddünyâ ve âhırete).

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerini, gam ve gussa vaktinde zikr et ve (Yâ hayyü yâ kayyümü yâ lâ ilâhe illâ ente rahmetike estegisüfağfirli ve eslihlî şe’nî ve ferric hemmî) söyle.

    Yâ Alî! Yemeğe tuz ile başla. Sonunda da tuz ile bitir. Tuz, ölüm hâric, yetmiş derde devâdır. Yemeklere çörek otu koy. O da ölüm hâric her derde devâdır.

    Yâ Alî! Yeni ayı görünce tehlîl ve tekbîr getir ve (Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber ve a’zîm ve ekdâr ve e’ûzü memâ ehâf ve ehâzer) oku.

    Yâ Alî! Bir kimseden bir hâcet isteyeceğin zemân Âyet-el kürsî oku; sağ ayağını ileri koy. Yâ Alî! Yedi kimse benim ümmetimden Cennete girerler: 

    1– Tevbe eden yiğit [genç]. 

    2– Sadakayı gizli veren kimse. 

    3– Harâmı terk eden ve Duhâ nemâzını kılan kimse. 

    4– Malının gitmesine râzı olup, imâm ile bir vakt nemâzının gitmesine râzı olmayan kimse. 

    5– Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin havfından [korkusundan] gözleri yaş ile dolan kimse. 

    6– Ulemâ ile oturan kimse. 

    7– Bir mü’mine muhabbet eden ve Allahü teâlâ için ikrâm eden kimse.

    Yâ Alî! Bir kimsenin üzerinden, ülemâ meclisinde oturmadan kırk gün geçse, onun gönlü [kalbi] kararır. Büyük günâh işler. Zîrâ ilm gönlü diri tutar. İlmsiz ibâdet olmaz.

    Yâ Alî! Her kimin vera’ı olmasa, günâh işlemekden men’ olmaz. Ona yerin altı yerin üzerinden iyidir. Ya’nî îmânın yeri belli olmadığından, kabrde durması dahâ iyidir.

    Yâ Alî! Bir nesneyi pişirmek istersen, iyi pişir. Yediğin vakt çok çiğne. Yağmur yağarken düâ et. Kâfirler ile ceng olduğu vakt, Kur’ân-ı azîm-üş-şân kırâ’at olunduğu vakt ve farz nemâzından sonra düâ et.

    Yâ Alî! Cehennemde demirden bir değirmen vardır. O, Kur’ân-ı kerîmi okudukları ve âlim oldukları hâlde mücrim olanların başını öğütür. Yâ Alî! Hak ile hükm et ki, her cevr edici hâkim için, Allahü tebârek ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda azâbdan bir zincir olur ki, uzunluğu yetmiş arşındır. Eğer ondan bir arşınını, bir yüksek dağın başına koysalar, temâmı yanıp, kül olur.

    Yâ Alî! Yakın zemânda benim ümmetimden râfizîler çıkar. Her kim benim Eshâbıma çirkin söylerse, seb’ ederse [kötüler ise] onun boynunu vur ki, bu ümmetin yehûdîsidir.

    Yâ Alî! Her kim bir a’mânın elini tutarsa, Allahü teâlâ onun yüzbin günâhını afv eder. Sol elini sağ elin ile tut.

    Yâ Alî! Allahü tebârek ve teâlâ ona bir sâlihâ ve mûti’ hanım verip, onun gönlünü hoş tutması ve imâm ile nemâz kılmak ve komşuları kendinden râzı olmak, Allahü teâlânın ona ikrâmındandır. Yâ Alî! Melekler istigfâr ederler o kimseye ki, onun evinde bal olur, zeytin olur ve çörek otu olur. İçinde sûret olan, şerâb olan, köpek olan, ana-babaya âsî olunan ve hiç müsâfir gelmiyen eve melekler hiç girmezler. Sefere veyâ cenge giderken Sûre-i Yasîni oku. On kerre innâ enzelnâ [Kadr] sûresini oku, Allahü tebârek ve teâlâ hazretleri düşmanların şerrinden emîn eder.

    Yâ Alî! Bir zâlimden korkar isen, (Yâ ilâhe, Cebrâîle ve İsrâfile ve Mikâîle ve Azrâîle ve yâ ilâhe İbrâhîme ve İsmâîle ve İshaka ve münzelit Tevrâti vel İncîli vel Zebûri vel Fürkân, Künlî, câren min fülanibni Fülen min kezâ ve kezâ) söyle. Sefer edeceğin zemân, (Yâ arda Âmentü birabbî ve rabbiki Allahüllezî lâ ilâhe illâhüvellezî halakanî ve halekaki e’ûzü billâhi min şerri ki ve min şerri mâ yedübbü aleyki. Ve min şerri külli üsûdîn ve esedin. Ve min şerri vâlidin ve mâ veledin.)söyle.

    Yâ Alî! Sana bir katılık erişdiği zemân, (Allahümme innî es’elüke bi hakkı Muhammedin âli Muhammedin illâ necîtenî) söyle.

    Hazret-i Âlî “kerremallahü vecheh” dedi ki, yâ Resûlallah! Senin âlin kimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, her takî ve nakî [harâmlardan sakınan temiz müslimânlar] benim âlimdir. Bir köye şunu demeyince de girme: (Allahümme innî es’elüke hayreha ve hayra men bîha ve e’ûzü bike min şerrihâ ve şerri men bihâ).

    Tâamı üç parmağın ile yi ki, şeytân iki parmağı ile yer. Hiç kimsenin yüzüne tokat vurma. Hayvanın dahî yüzüne vurma. Rü’yânı meğer dostun da olsa, söyleme.

    Yâ Alî! Benim vasıyyetimi hıfz et. Nasıl ki ben Cebrâîl aleyhisselâmdan, O Rabbül âlemînden sübhânehü ve teâlâ hıfz etdi. Yâ Alî! Sana bu vasıyyetde evvelin ve âhırin ilmini verdim. Her kim ki bunun ile amel eylerse, dünyâda ve âhıretde selâmet üzere olur.

     SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AK PARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

    WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

    April 26

    EVLİLİK

              SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

    Evliliğin öznesi koca değil, karı-kocadır. Kur'an-ı Kerim, evlilik akdi için "ağır ve mesuliyetli" bir sözleşme tabirini kullanmıştır. (Nisa 21)Evlilik akdi, karşılıklı haklar ve vazifeler getiren bir akittir. Birbirine 'evet' diyen eşler, karşılıklı hak, menfaat ve namusa riayet sözü de vermiş olur. Hayatın inişleri yokuşları vardır.

    Beraberlikler ancak 'karşılıklı' gayret ve fedakârlıkla yürür. 'Karşılıklı' gayret ve fedakârlık...

    Aile hayatını fabrikanın çalışmasına benzetebiliriz. Fabrikada pek çok dişli vardır; kimisi büyük, kimisi küçük. Bunların dönmesi birbirine zıt yönde de olabilir. Önemli olan o fabrikanın dokuma yapmasıdır. Eğer bu dişlilerden biri çeşitli bir sebepten çalışmak istemezse (vazifesini yapmazsa) fabrika sahibi o dişlileri hurdacıya satar. Hurdacı da parçaları ateşe atar eritir. Mesela bir ağacın yaprakları kızgın güneşin altında saatlerce bekler, güneşten aldığı gıdalarla ağaç beslenir. Eğer yapraklar "neden ben güneşin altında yanıyorum", kökler "neden ben toprakta yatıyorum" dese, yani ağacın kısımları arasında sen-ben kavgası başlasa ağaç meyve veremez. Meyve vermeyen ağacı da keserler. Aynen öyle de aileden beklenenler elde edilmezse, o ailenin fertleri ateşe düşmüş gibi yanar.

    Aile hayatı, vücuttaki organlar gibidir. Ayaklarımız "beyin çok rahat yaşarken, ben neden dağı taşı aşıyorum" dese yürümese, sağlık bozulur.

    Öncelikle belirteyim ki bana gelen şikâyetlerin çoğu hanımlardan geliyor. Gelen hanımlar yuvasından, kocasından, hayatından bezmiş. Çünkü kadın eziliyor...

    Şimdiki hanımlar hem işte, hem evde çalışıyor, hem de çocukla meşgul oluyor. Sonra da kadıncağız isyan ediyor, "bu kadar yükü kaldıramıyorum!" diyor. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuş ki: "Kadınların haklarını yerine getirme hususunda Allah'tan korkunuz! Zira siz onları Allah'ın bir emaneti olarak aldınız."

    Acaba kadını ezen erkek biliyor mu ki,

    Bir kadın cehenneme giderken dört erkeği de yanına isteyecektir.

    "Ya Rabbi, babamı da istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi.

    Ya Rabbi kocamı da istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi.

    Ya Rabbi ağabeyimi de istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi.

    Ya Rabbi oğlumu da istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi!"

    Evlenince hanıma şunu söyledim: "Senden hiçbir şey istemiyorum; dinini öğren." Süpürgeyi iyi çalmayınca, yemeği yakınca payladığımız kadın, dinini öğrenmezken sesimizi çıkarmazsak hem ona hem de kendimize en büyük kötülüğü yapıyoruz demektir. Yemeğe çok önem verirsek kadın "hah" der, "iyi yemek yaparım kurtulurum".

    Dinden fazla neye önem verirsek o, ahiret saadetimizi yok eder.

    Bir eve hırsız girmiş. Bunu gören kadın koşarak kocasına sarılmış. Sarılınca, adam bağırmış, "Hırsız efendi, ne kadar eşya varsa al götür! Hanım bana sarıldı ya, gerisi mühim değil!"

    Geçen haftaki makalede bunu anlatmaya çalıştım...

    Her derdin dermanı var amma hastalık teşhis edilmemiş ki.

    Bir dindar (erkek olsun, kadın olsun), yuvası cennet köşelerinden biri değilse önce kendini suçlu görmelidir, kendine şu soruyu sormalıdır: "Bu dikenli tarlayı, gülistana nasıl çevirebilirim?"

              SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

    CIA kafaları karıştırdı

                SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

    CIA kafaları karıştırdı

     

     CIA’nın BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun yaşamını yitirdiği helikopter kazası ile ilgili değerlendirmesi kafaları karıştırdı.

    CIA’nın resmi sitesinde kaza ile ilgili normal ölüm demek olan ‘die’ yerine başkası tarafından öldürülme anlamındaki ‘kill’ ifadesi kullanıldı...
    Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) resmi internet sitesinde yer alan bir ifade, Kahramanmaraş’taki helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Helikopter kazasına sitesinde yer veren CIA, Muhsin Yazıcıoğlu için ‘öldü’ anlamına gelen ‘died’ yerine ‘öldürüldü’ anlamına gelen ‘was killed’ ifadesini kullandı.

    SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ NOTLAR
    CIA’nın resmi internet sitesinde şu ifade kullanıldı: “Grand Unity Party or BBP; note - Mushin YAZICIOGLU, former leader of the Grand Unity Party was killed in an March 2009 helicopter crash.” Sitede yer alan ifade için Prof. Dr. Mahir Kaynak, “İngilizce de trafik ve uçak kazası gibi olaylarda da ‘die’ yerine ‘kill’ ifadelerinin kullanıldığına dikkat çekti. Buradaki ifadelerden suikast anlamının çıkarılamayacağını söyledi.
    Yok denilen GPS bulundu hafıza kartı kayıp
    Ulaştırma Bakanlığı’nın kazadan sonra aradığı ancak bir türlü bulamadığı GPS cihazını BBP’nin yurtdışından getirttiği ekip buldu. Ancak bu kez de GPS cihazının hafıza kartının kayıp olduğu ortaya çıktı. Bulunan GPS cihazının çok gelişmiş bir model olduğunu belirten BBP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanverdi, “Bulunduğunuz yerin tam noktasını gösteren bir cihaz. Maalesef GPS aletinin hafıza kartı kayıp. ‘Yok, bulamadık, arayacağız’ filan diyorlar.” ifadelerini kullandı.

    ÖLÜM SAATLERİ YOK
    Ahmet Şanverdi, ölüm raporlarının gecikmeli olarak gönderildiğini ve içinde Muhsin Yazıcıoğlu ve diğer partililerin ölüm saatlerinini bildirilmediğini söyledi. Şanverdi, “Biz ölüm saatlerini de bildirirler diye bekliyorduk ancak böyle bir bilgi raporda belirtilmemiş. Sadace çarpma sonucu vefat ettikleri yazılı.Oysa adli tıp raporunda ölüm saati yazılması gerekiyor.” dedi.

    AMAÇ KIŞKIRTMAK MI?
    İstihbaratçı Bülent Orakoğlu da Yazıcıoğlu ailesinin ‘suikast’ için ‘en son ihtimal’ açıklaması yaptığına dikkat çekerek, ‘Ortada henüz sonuçlanmış bir rapor yok. Soruşturma tamamlanmadı. Bu konuda böyle bir anlam çıkarmak için erken’ yorumunda bulundu.
    MİT’in CIA ile irtibatı olduğunu belirten Orakoğlu, suikastle ilgili bilgilerin paylaşılabileceği üzerinde durdu. Yazıcıoğlu’nun ölümünde büyük üzüntü duyan Alperenlere atıfta bulunan Orakoğlu, bu tür kafa karıştıran ifadelerin Alperenleri kışkırtmaya yönelik bir adım olabileceği görüşünü de sözlerine ekledi. (Bugün)

               SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM


     

    April 19

    EY NEBİ !

    Photobucket
    Ey Nebi !

    ‘Sen gitmiştin.’

    Ardından, Ebubekir gitti.

    Aşk sadakatını yitirdi.

    Ebubekirler gitti.

    Sonra, adaleti sessizce gömüp toprağa Ömer gitti.

    Ardından haya gitti , edep gitti.

    Zarafet gidince güzellik kıymetini yitirdi.

    Osman gitti.

    Edebin olmadığı yerde ilme yer yoktu.

    Ali gitti.

    Aliler gitti.

    Kan gölünde boğuldu Kerbela...

    Ardından, atına binen gitti.

    İzini sürmek için yola çıkanlardan sağ salim varanlar; şimdi senin yanında ...

    Ey Nebi! Büyük laflar ettik Sen’den sonra..

    Sonu Sana varmayan sözler söyledik.

    Sen, her şeyi söyleyip gitmişken bize, biz söylenmemişi aradık.

     

    En yakınımız bile itibar etmedi bunlara...

    ‘Sen’ i çıkararak söylenen her söz, yanlış bir makamdaydı çünkü...

    Önce ‘dünya’ dedik. Olmadı.

    Sonra ‘coğrafya’ dedik. Olmadı.

    ‘Şehir’ dedik, ‘mahalle’ dedik, ‘ev’ dedik. Olmadı.

    Bari ‘kendimiz’ dedik.

    Dedik lakin büyük savaşı kaybetmiştik ki küçüklerine mecal mi kalsın!

    Ey Nebi! Senin yokluğunda ; acı ve çileyi koydular mataramıza...

    Ki biz her susayışımızda onu yudumluyorduk.

    Senden sonra; ne senin aşkına ‘anasını babasını feda edecek’ evlatlar kaldı,

    ne de yoluna feda edilecek ‘ana, baba’...

    Sözünü, senin sesinden daha fazla yükselterek söyleyenler vardı aramızda.

    İtibar ettik onlara.

    Ses çıkarmadık.

    Ne alnındaki secde izlerinden tanınan müslüman kaldı,

    ne de onu tanıyacak basirette mü’min.

    Besmele çekip, söze ‘Ebuzer’le başlayanların düşlerini,

    ucu göğe varan gökdelenler süslüyor şimdi.

    Ey Nebi! Bizim çağımızda ey Nebi, münafığın itibarı mü’minden fazlaydı.

     Onları tac edip koyduk başımıza ve kaldık mı bir başımıza !...

    Sen bize nemli gözlerle yaşamayı öğretmişken,

    gözlerimiz dünyalık sevinçlerin telaşındaydı oysa...

    Oryantalistler artık hikayemizi biliyordu.

    Tüm güvercin yumurtalarını kırıp elektrik verdiler damarlarımıza...

    Fellek fellek aradığımız düşmanlar ; birimizin gözünden çıktı, birimizin elinden, birimizin dilinden..

    Bir diğerimizin ise tam içinden...

    “Ey sevgili, en sevgili ” dedik.

    “Yokluğunda ” dedik. “Sen gidince efendim..” dedik..

    Firakın uzadıkça, vuslata dair yazılar çoğaldı çoğaldıkça...

    Tanrılarını helva yapıp yiyenlerin ununu şekerini biz ürettik.

    Yetmedi.

     Sen Bedir’de kuyularını kuruturken, biz sularımızı verdik. Düşmanların eliyle besleniyor şimdi müslüman coğrafya....

    Ey Nebi!

     Ümmetin başka başka yollara saptı Sen’den sonra...

    ‘Izm’ lerle avutuldu ümmetin.

    Erkeklerimiz hümanist oldu, kadınlarımız iyi bir feminist...

    Bini bir paradan bin parçaya bölündü coğrafyan...

    Senden sonra ; Afganistan vuruldu.

    Keşmir kavruldu.

    Çeçenistan unutuldu.

    Bosna duruldu. Bağdat satıldı...

    Mescidinin altı oyuldu.

    Haya, örtüsünden soyundu.

    Dinin, gözlerimizin içine baka baka soyuldu.

    Toprak, ‘iyilerimiz’i almaya koyuldu.

    Müslüman mahallesine salyangoz pazarı kuruldu.

    Ümmet, yokluğunda yoruldu, yoruldu....

    Anlam, renk, tat, koku, büyü, ahenk, fıtrat, aşk , muhabbet, zaman ve düzen...

    Ne varsa bozuldu.

    Hangi birini saysak ey Nebi !

    Yüzümüz yok ki şikayete...

    Söylenmeye hakkımız yok !..

    1400 yıldır ilk söylendiği gibi gelen - öyle saf, öyle duru gelen - bir tek ‘söz’ vardı, ‘sözlerin’ vardı.

    Onu da biz bozduk.

    ‘Binlerce kere tövbe’ dedik, yeminler ettik.

    Zaman geçti.

    Tövbeyi de yeminlerimizi de bozduk.

    Bildiğimiz, iman ettiğimiz

    ‘Bir’di.

    İki oldu.

    On oldu.

    Yüz oldu.

    Bin oldu...

    Ey Nebi !

    Senin ardından, ritmini kaybetmiştik hayatın ve tüm tellerimiz bozuk çalıyordu.

    Ebreheler şehirlerimize demir fillerle saldırırken,

    artık ellerinde kurşunlarla şehri koruyacak ebabillerin yoktu.

    Zaman devrini tamamlıyordu ve bizim ‘Kitap’a ayıracak vaktimiz dahi yoktu.

    Kuş tüyü yataklara gömerken kafamızı, sadece komşumuza değil,

     ‘komşuyu bize mirasçı kılan’ sana da kapalıydık aslında...

    Ey Nebi !

    Taif yolları hala dikenli.

    Hala taşlı...

    Taif’te seni taşlayanların çağdaşları, bugün camdan evlerimizde bizleri taşlıyor.

    Araf’takilerin sayısı gün be gün artıyordu; yeryüzü coğrafyasına düşen her bir bombadan sonra...

    ‘Tebliğ’ ; sadece ‘belağat’ olarak karşılık buldu sözlüklerimizde.

    ‘Her kuyunun dibinde bir Yusuf yatar’ gerçeği yanı başımızda duruyorken, gerisin geri gittik yanlarına Yusufların...

    Kaburga kemiklerimiz kırılmıştı düştüğümüz yerden doğrulduğumuzda...

    Yüzyıllar boyu köle gibi boynu bükük gezdirildik meydanlarda...

    Hançerelerimizden aşağı inebilseydi Kur’an, bu kadar yamuğun arasında bir doğru çizebilecektik elbet!

    Ey Nebi!

    Bağrı taşlaşanın bağrına taş basmasına ne gerekti!

    Karnımız hiç aç kalmadı ve soframızdan hiç aç kalkmadık ki Sen’den sonra...

    O kadar geri kaldık ve beceriksizdik ki ashabını filmlerde dahi canlandıranlar yine ‘Sana inanmayanlar’ oldu.

    İçimizden Salebe’nin yolunda, Salebe gibi binlercesi helak oldu.

    Ardından, “Muhammed ölmedi!” diye haykıran Ömerlerin yankısı kayboldu.

    Sen yanımızda olmayınca ey nebi!

    Medine sokaklarında bize ‘Hoş geldin!’ diyen olmadı.

    ‘Talealbedru’ lar hoş bir seda olarak kaldı kulaklarımızda..

    Sen yanımızda olmayınca bize acıyan da olmadı.

    Ey Nebi!

    Beraber Uhut’a çıkacaktık oysa...

    Geri dönmek üzere şehre şöyle bir bakacaktık.

    Birlikte dünyayı dolaşacaktık.

    Yanımızda Sen ve elimizde Kitap, bütün putları asamızla bir hamlede devirip sancağımızı dalgalandıracaktık.

    Sonra Sen, davetini okuyacaktın insanlara.

    Kurtuluşa ve esenliğe çağıracaktın.

    Krallara ve sultanlara ulaşmak üzere mektuplar yazıp postalayacaktık.

    Ardından biz varacaktık yanlarına...

    Hakk’ın silahı yanımızda, eğilip bükülmeden dimdik duracaktık karşılarında.

    “Ya ol, ya öl !” diyecektik.

    Dizimiz, dizinin dibinde günlerce mağarada saklanacaktık.

    Sen gizli tılsımlar fısıldayacaktın kulaklarımıza.

    Biz, Sen’i kollayan güvencin olacaktık.

    İncecik ağlarımızı örüp kapına, seni koruyan örümcek olacaktık.

    Safa’yla Merve arasında gidip gelirken binlerce kere, içimizdeki ve dışımızdaki şeytanları taşlayacaktık.

    Yol verecektik ümmete.

    Yol olacaktık.

    İçimizden Ali olanlar, yatağındaki sıcaklığı hissedenlerden olacaktı.

    Senin biricik Haticen olacaktık.

    Biricik Ayşen...

    Hepimiz evladın Fatıma olacaktık.

    Hasan Hüseyin olup Sen’in omuzlarından temaşa edecektik alemleri..

    Birimiz Ömer olup; Sana inanmayanın, hükmüne razı olmayanların boynunu vuracaktı.

    Bir diğerimiz Kaab bin Züheyr olacak ve küfre saplanan ok mesabesinde hikmet dolu mısralar okuyacaktı.

    Daha seni evimizde ağırlayacaktık.

    Utana sıkıla bir kuru ekmekle bir parça tuz koyacaktık sofrana.

    Ve sen yüzünde tebessüm, müjdeler yağdıracaktın yuvamıza...

    Erkam’ın penceresinden gün ışıdığında ve güneş secdeye kapanırcasına yüzüne vurduğunda; tekbir sesleriyle inleyen yine Mekke olacaktı.

    Birimiz ‘kırk’ ve kırkımız ‘bir’ olduğunda ,

    kırk halka bir zincire vurulduğunda ; zaman ve mekan yeni baştan yaratılacak

    ve tarih yeniden yoruma muhtaç olacaktı.

    Ey Nebi !

     

    Sırtındaki hırka, belindeki kılıç, elindeki asa, baş koyduğun hasır parçası olacaktık.

    Alemlerin efendisini taşıyor olmanın tarif edilemez kıvancıyla, ‘Kusva’ olup diyar diyar taşıyacaktık seni.

    Bizi terkeder olduğunda, kütükleşmiş gözlerimizden yaşlar dolup taşacaktı.

    Ve Sen bizi şefkatli ellerinle okşayacak, canım kurban ellerinle okşayacaktın...

    Sen bizi korkutacak, bizi ümitlendirecek, Sen bize kızacak, acıyacak, bize merhamet edip müjdeler verecek, bizi haberdar edecektin.

    Yüzünde küçük bir tebessüm yakalayıp bir ömür mutlu olmak için peşin sıra koşacaktık ardından.

    Sen neredeysen biz orada olacaktık. Sen nereliysen biz oralı olacaktık. . . .

    Sen... Alemlerin biricik efendisi!

    Sen... İki cihan serveri...

    Sen... “Falanca kabileden kurutulmuş et yiyen bir kadının oglu...”

    Biz, seni kor bir ateş gibi ellerinde tutan ve etrafında dönüp duran pervaneler!

    Biz, sevgine aç / rahmetine muhtaç bilmem kaçıncı yüzyılın inanmışları!

    Bizler senin biricik ümmetin...

    Biz... Filanca kabileden taze et yiyen kadınların evlatları... . . .

    Bizi terk edişinin üzerinden yüzyıllar geçti ey Nebi!

    Çağlar açılıp çağlar kapandı.

    Milyarlarca insan gelip geçti bu topraklardan ..

    Lakin ne senin çağın gibi bir çağı, ne de mübarek yüzünde beliren o sıcaklığı bu dünya görmedi. Bir daha da görmeyecek.

    Şefaat et Ey Nebi!

    Şefaat et Ey Rasul !

    …Bilal Özkan…

     

     

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

     



    --
    ---------------------------------------------------
    ALLAH huzurunda sol gerdana düşer başım...Dostlarımın kara gününde akar gözyaşım...afg...
    ----------------------------------------------------
    Ölümden öte köy var mı ?
    ----------------------------------------------------
    Rüzgâr ne kadar sert eserse essin kayadan alıp götüreceği tozdur.
    -----------------------------------------------------
    Öleceğini bile, bile yaşayan tek canlı insandır… Ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar…
    -----------------------------------------------------
    Sevda gülü dikeniyle avuçlamaya benzer…
    Ellerin kan içinde kalır…
    Lakin dikenlerin hesabını gülden soramazsın...
    -----------------------------------------------------

    KUTLU DOĞUM HAFTASI

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

     

     

     




    Kutlu Doğum Haftası



    Nur oldu; nurdan oldu;
    Kutlu doğum haftası…
    Ol fahri cihan oldu,…
    Müminlere sefası,
    Kutlu, Doğum haftası…

    Kalplere dolan nurun,
    Etrafında oturun,
    Allaha zikre durun,
    Gayri yoktur dahası,
    Kutlu, doğum haftası…



    Âlemlerin sahibi,
    Ol Muhammet Habipi,
    Yeniden doğmuş gibi,
    İnsanlığın en hası,
    Kutlu, doğum haftası…

    İnananlar saf tutun,
    O nur olsun tek sütün,
    Vahdet ile bir bütün
    Muhammed Mustafa sı
    Kutlu, doğum haftası…



    Yeri, göğü yaratan,
    Doğ ,diyince doğar tan
    Âlemlere renk katan,
    Şahlara kul yaftası,
    Kutlu, doğum haftası…

    Müminlere şen ola,
    Gülleri Gülşen ola,
    Gönüllere pusula,
    Yüreklerin taftası,
    Kutlu, doğum haftası…
    __________________

    ...Sermayem Rahmetin, İlacım Cemalindir...

    YARSIN… CANSIN… ŞİFASIN

     

     

    ÖNEMLİ

    BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?

     

    ·        Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini…

    ·        Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını…

    ·        Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindirilmesine, gerekli vitaminlerin emilmesine katkıda bulunduğunu ve midede doygunluk hissi vererek az yemeye vesile olduğunu…

    ·        Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu..

    ·        Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini…

    ·        Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini..

    ·        Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın aktivasyonunu artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini…

    ·        Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodilatasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini…

    ·        Bütün bunların, 1600 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu...
    BİLİYOR MUYDUNUZ ?

    March 28

    rahmetle anıyoruz

     

    Bir coşku var içimde bu gün kıpır, kıpır
    Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
    Gözlerim parke, parke taş duvarlarda
    Açılıyor hayal pencerelerim
    Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
    Kekik kokulu koyaklardan aşarak
    Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
    Bir çeşme başı arıyorum
    Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
    Mis gibi nane kokuları arasında
    Ruhumu dinlemek istiyorum
    Zikre dalmış her şey
    Güne gülümserken papatyalar
    Dualar gibi yükselir ümitlerim
    Güneşle kol kola kırlarda koşarak
    Siz peygamber çiçekleri toplarken
    Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
    Huzur dolu içimde
    Ben sonsuzluğu düşünüyorum
    Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
    Durun kapanmayın pencerelerim
    Güneşimi kapatmayın
    Beton çok soğuk, üşüyorum..


    Muhsin YAZICIOĞLU 

    http://images.habervitrini.com/haber_resim/muhsin_yazicioglu.jpg

    GÜL

    Sevgiyle Bakıyor;
    l Gibi” Görüyorsan
    Sen
    Bahtiyarsın...


    Muhsin YAZICIOĞLU
    Mamak


    Sen gittin efendim,
    Gülistanda güller boynunu büktü
    Bülbüller sukuta düştü
    Rüzgâra saldın ruhunu
    Uzandın rahmana doğru
    sen yoksun artık
    Güvercinler ahenkle uçmayacak
    Kekikler naneler eskisi gibi kokmayacak
    Adın kazınacak yaslı gönüllere…

    Mekânın cennet olsun… Efsane MUHSİN başkan

     

    serdar cemal süzeroğlu                                                                                       

     

    March 15

    ANNE OLMAK !

    ANNE OLMAK ŞEREFİ
    ANNE OLMAK ŞEREFİ...
     

               SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     
    Batı dünyası Kadını annelikten uzaklaştırıp,ahlakı bozmaktadırlar.



    Kadınlık meziyetlerinin başında anne olmak şerefi gelir. Annelik, bir gönül ve mânâ şiiridir. Toplumu ihyâ edip âbâd eden de ve tersine berbâd eden de yine annedir. Toplumun kurtuluşu, hakîkî annelerin yetiştirilmesiyle mümkündür.

    İslâmiyet, anne olmak sıfatıyla kadına en yüksek ve pek muhterem bir mevkî vermiştir. Târihin çeşitli dönemlerinde zillet ve hakâret içinde yaşayan kadın, lâyık olduğu en yüksek şerefe İslâm sâyesinde kavuşmuştur.

    Herkese iyilik etmeyi, herkesin hakkını gözetmeyi emreden İslâm Dîni, kişinin babasına, özellikle annesine karşı en iyi şekilde davranmasını, haklarına dikkatle riâyet etmesini emretmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmuştur:

    "Biz insana ana-babasını (onlara iyilik yapmasını) da tavsiye ettik. Anası onu (karnında) meşakkat üstüne meşekkatle taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür. Bana, ana ve babana şükret! Dönüşün ancak banadır (dedik).."

    Gerçek anne, hayâtı boyunca maddesini ve mânâsını evlâdına fedâ eder. Anne, yavrusunu bir müddet cisminde, ondan sonra kollarında ve hayâtı boyunca kabre kadar da kalbinde taşır.

    Abdullâh b. Mes’ûd (r.a.) der ki: Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e:
    "Allah katında en sevgili amel hangisidir?" diye sordum. Şöyle buyurdular: "Vaktinde kılınan namazdır." "Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir?" diye tekrar sorduğumda:
    "Anaya babaya iyilik etmektir." buyurdular.
    Bunlardan sonra hangisinin en sevgili olduğunu sordum:
    "Allah yolunda cihaddır.." buyurdular.

    Müslüman olmasa dahi, anneye iyilik etmenin İslâmî açıdan ne kadar önemli olduğunu Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın kızı Hz. Esmâ’ (r. anha)’nın şu rivâyeti apaçık bir şekilde ortaya k****ktadır:

    "Müşrike olan (Allâh’a ortak koşan) annem Rasûlullah (s.a.v.) zamanında bana gelmişti. Rasûlullah (s.a.v.)’den sordum ve dedim ki:
    "Anam geldi. Bana ümid bağlamıştır. Ben onu görüp gözetebilir miyim?" Rasûlullah (s.a.v.):
    "Evet, ananı görüp gözet!" buyurdu.

    Ana-babaya itâat, Kur’ân-ı Kerîm’de ısrarla tavsiye edilmiştir. Konu ile ilgili olarak İsrâ Sûresi 23 ve 24. âyetlerinde şöyle buyurulur:
    "Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana-babaya iyi muâmele edin!" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin nezdinde ihtiyarlığa ererlerse, onlara "öff!." (bile) deme! Onları azarlama! Onlara çok güzel (ve tatlı) söz (ler) söyle! Onlara acıyarak tevâzû kanadını (yerlere kadar) indir! Ve: Yâ Rab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de kendilerini (öylece) esirge!. de.."

    Hz. Peygamber (s.a.v.), ana-babaya iyi muâmele hakkında:
    "Siz iffetli olun ki, hanımlarınız da iffetli olsun! Siz ana-babanıza iyi davranın ki, evlâdlarınız da size iyi davransınlar!" buyurur.

    Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
    Hz. Peygamber (s.a.v.) birgün;
    "Burnu sürtülsün!. Burnu sürtülsün!. Burnu sürtülsün!." buyurdu.
    "Kimin burnu sürtülsün ey Allâh’ın Rasûlü?." diye sorulunca, şu açıklamada bulundu:
    "Ana-babasının her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin..."

    Ana ve babaların en itâat ve hizmete ihtiyaç duydukları ihtiyarlık çağlarında onlara gereken hizmet, hürmet ve şefkati göstermeyip, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ve cenneti kazanamayan çocukların elbette burunları sürtülmeyi hak etmiş olurlar.

    İslâm Dîni, ana-babaya itâate son derece önem vermiş, ana-babaya karşı gelmeyi de büyük günahlar arasında saymıştır.
    Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bu konuda şöyle buyurmuşlardır:
    "Büyük günahlar; Allâh’a eş koşmak, ana-babaya âsî olmak, haksız yere adam öldürmek ve yalan yere yemîn etmektir."

    Yine Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:
    "Bir kimsenin ana ve babasına sövmesi büyük günahlardandır." buyurmuşlardı.
    Ashâb-ı kirâm:
    "Yâ Rasûlallah! Bir adam ana ve babasına söver mi?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de:
    "Evet, bir kimse başkasının babasına söver, o da buna karşılık onun babasına söver. (Eğer yine bir kimse) başkasının anasına söverse, o da onun anasına söver." buyurdu.

    Diğer bir hadîs-i şerîfde de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
    "En büyük günahlardan size haber vereyim mi?" buyurdu.
    Ashâb-ı kirâm da:
    "Evet Yâ Rasûlallah!" deyince Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
    "Allâh’a eş koşmak, ana ve babaya âsî olmak.."
    buyurdu. Dayanmış olduğu yerden doğrulup oturdu ve:
    "Haberiniz olsun, aman yalan sözden ve yalan şehâdetten sakınınız!" buyurdu. Ve bu cümleyi defalarca tekrarladı.

    Ana ve babaların emir ve istekleri, dîne uygun olduğu sürece yerine getirilir. Dîne aykırı olan emirlerine itâat edilmez. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Lokman Sûresi’nin 15. âyetinde:

    "Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itâat etme! (Ancak) onlarla dünyada iyi geçin!.." buyurulur.

    Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, Sa’d b. Ebî Vakkâs Hazretleri’nin müslüman olmasıdır. Hz. Sa’d (r.a.), Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın vâsıtası ile müslüman olunca annesi, öfkesinden üç gün yememiş, içmemiş ve tâkatten düşmüştü. Bunu gören Hz. Sa’d (r.a.):

    "Anneciğim!
    Allâh’ı ve Rasûlü’nü senden daha çok seviyorum. Vallâhi senin bin canın olsa ve bunları, birer birer İslâmiyet’i bırakmam için versen, ben yine dînimden vazgeçmem!.. Artık dilersen ye, dilersen yeme!." demişti.

    Bunun üzerine annesi, oğlunun îmânındaki sebât ve kararlılığını görünce çâresiz kalarak yemeğini yemiştir. (1)

    Bugün Hıristiyan dünyası,islamı yıkmak için kadını silah olarak kullanmaktadır,Dinden uzaklaştırmaktadır.


    YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
     
     

               SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

    YEMEK TARİFLERİ

    Bayat Ekmekten Yapılan 30 Çeşit Yemek
     

               SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     
    Bayat Ekmekten Yapılan 30 Çeşit Yemek

    Ekmeklerimiz bayatladi diye lütfen atmayalim, israf haramdir....

    1. Ekmek kavurması
    Bayat ekmek lokmalar halinde doğranır. Tencerede kızartılmış yağ ile kavrulur. Ekmekler kavrulurken, 1 çay bardağı soğuk su, üzerine serpilir. İyice
    karıştırıldıktan sonra tencerenin kapağı kapatılıp 5 dakika pişirilir.

    2. Papara
    Bayat ekmekler, çukur bir kaba kuşbaşı doğranır. Halka halka doğranmış soğan, tereyağı veya zeytinyağında kavrulur. Ardından
    tuz ve su eklenip kaynatılır. Üzerine tulum peyniri dökülür. Bir süre ılımaya bırakıldıktan sonra çukur kaptaki ekmeklerin üzerine dökülür.


    3. Tirit
    Bayat ekmek dilimleri bir kaba yerleştirilir. Kıyılmış soğan tuz ile öldürülüp ekmek dilimleri üzerine döşenir. Sonra üzerine haşlanmış kemikli etin suyu bolca dökülür. Dileyen, kıyılı maydanoz
    veya sumak serpebilir.


    4. Ekmek süpürgesi (Ankara dolaylarından bir tirit çeşidi)
    Bayat ekmek dilimlenip bir tepsiye yerleştirilir. Bir tencerede su kaynatılıp ekmek dilimlerinin üzerinde gezdirilir. Ardından
    sarımsaklı yoğurt dökülür. Son olarak da, bir tavada yağ ile kavrulan salça ve kırmızı pul biber karışımı gezdirilir.


    5. Ekmek oğması
    Bayat ekmeklerin içi -istenirse, kabuğu ile birlikte- ufalanır; bir kapta eritilen tereyağına dökülerek kavrulur. Sonra üzerine bir yumurta kırılıp
    ekmek ufakları ile alt üst edilir. Ardından 1 bardak süt dökülüp yeniden karıştırılır. Çok hafif ateşte süt çekilinceye kadar bekletilir. Süt çekilince ateşten alınır; üzerine bir bez konularak demlendirilir. Ilınınca
    yenilir.


    6. Yalancı paça
    Küçük küpler şeklinde doğranan soğan, tencerede, 1 yemek kaşığı tereyağı ile kavrularak pembeleştirilir. Üzerine salça ilâve edilerek eritilir. Dövülmüş
    2 diş sarımsak, 1 limonun suyu, tuz, kırmızı toz biber ve et suyu katılır. Bayat ekmek küp şeklinde doğranarak tereyağında kavrulur. Kıtırlaşınca,
    çorba kâsesine doldurulan çorbanın üzerine dökülür.


    7. Kalacuş
    Bayat ekmek, küpler halinde kesilerek derin bir kaba konur. Kıyılmış soğan, tavada kızdırılmış margarin ile pembeleşinceye kadar kavrulur.
    Çalkanarak ayran kıvamına getirilen yoğurt ve su, yağ ve soğanın bulunduğu tavaya eklenir.Birkaç dakika kaynatıldıktan sonra, oluşan karışım derin kapta bulunan
    doğranmış bayat ekmeklerin üzerine dökülür. Kabın kapağı kapatılır.Bir süre ateşin üzerinde tutulduktan sonra hemen sofraya getirilir.


    8. Ekmekli omlet
    4 dilim bayat ekmek küp şeklinde kesilip tereyağında kızartılır. 8 yumurta, 2.5 su bardağı süt, tuz ve muskat karıştırılıp, iyice çırpılır.
    Hazırlanan karışımdan 4 ayrı omlet pişirilir. Üzerine küp şeklinde doğranmış kızarmış ekmek ve küp şeklinde doğranmış domatesler koyulup ikiye katlanır.


    9. Ekmek karıştırması
    Bayat ekmek lokmalar halinde doğranır. 3 yemek kaşığı margarin bir tencerede eritilir. Erimiş tereyağına kaşık ucu
    ile salça koyulur. Üzerine 3-4 yumurta kırılır; karıştırılarak pişirilir. Ardından karabiber serpilir. Doğranmış ekmekler ve maydanoz da eklenip kısık
    ateşte biraz karıştırılır. Tencerenin kapağı kapatılıp 6-7 dakika ekmekler yumuşatılır.Ekmek karıştırması, cacık veya salata ile yenilebilir.


    10. Yumurtalı ekmek aşı
    Bayat ekmek dilimleri küp şeklinde doğranıp fırında kıtırlaştırılır. Piyaz doğranmış soğan, bir tavada yarım çay bardağı sıvı yağ ile
    pembeleştirilir. 1 çorba kaşığı salça ve 1 çay bardağı su eklenip birkaç dakika kaynatılır. Doğranmış ekmekler, soğanlar ile karıştırılıp tavanın kenarlarına çekilir.
    Tavanın ortasına 2 yumurta kırılır. Üzerine tuz ve karabiber ekilir.Tavanı n kapağı kapatılarak, yumurtaların pişmesi beklenir.4 diş sarımsak dövülüp yoğurda katılır. Sarımsaklı yoğurt servis tabağına
    alınır. Üzerine, tavadaki pişmiş olan yumurtalı ekmek aşı, bozulmadan çıkarılır.1 çorba kaşığı erimiş margarinde yeterli miktarda kırmızı pul biber hafifçe
    yakılır. Biberli yağ, yemeğin üzerine gezdirilir.


    11. Ekmekli ezme
    2 dilim bayat ekmeğin kabukları kesilip atılır. Dilimler çukur bir tabağa koyulup üzerine soğuk su dökülür. 5 dakika sonra sudan çıkarılır; suyu
    süzülerek ufalanır.Ufalanmış ekmekler, 3 yemek kaşığı dövülmüş ceviz içi ve 2 diş dövülmüş sarımsak, 2’şer yemek kaşığı zeytinyağı, yoğurt, limon suyu ve
    1’er çay kaşığı domates ve biber salçası iyice karıştırılır.Elde edilen karışım servis tabağına koyulur. Üzerine pul biber ekilir. Birkaç yarım ceviz ve maydanoz ile süslenir.
    Not: Ceviz terine badem veya fındık da kullanılabilir.


    12. Bayat ekmek köftesi
    Bayat ekmek ıslatılır; el ile sıkılarak suyu süzüldükten sonra bir kaba alınır. 100 gr. kıyma, 1 baş soğan rendesi, kimyon, köfte baharı, tuz ile
    yoğrulup köfte şeklinde parçalara ayrılır.Köfteler kızgın yağda kızartılıp emici bir kâğıt üzerine çıkarılır. Çay yanında yenilebilir.


    13. Peynirli bayat ekmek köftesi
    1 adet bayat ekmek, üzerine su serpilerek nemlendirildikten sonra ufalanır. İçine yarım kalıp sert beyaz peynir rendelenir; 1 demet maydanoz doğranır; 2
    yumurta kırılır; 1 adet orta boy soğan rendelenir; tuz, köfte baharı ve pul biber katılır. Bu karışım yoğrularak köfte şeklinde parçalara ayrılır.
    Köfteler önce una, sonra çırpılmış yumurtaya, daha sonra galeta ununa bulanıp kızgın yağda kızartılır. Üzerlerine kürdan batırılarak servise çıkarılır.


    14. Bayat ekmek pizzası
    Bayat ekmekler dilimlenip küp küp kesilir. Margarin ile yağlanmış ve un serpiştirilmiş fırın tepsisine yayılır.
    4 yumurta çırpılır; içine 2 su bardağı süt, 1 paket kabartma tozu, yarım çay bardağı sıvı yağ katılır. Karışım tekrar çırpılıp ekmeklerin üzerine
    dökülür. Bayat ekmek pizzası bu durumda buzdolabında bir gün bekletilebileceğ i gibi hemen de pişirilebilir. Fırına verilmeden önce, üzerine dilimlenmiş sucuk, salam veya sosis
    yerleştirilir. Domates, biber dilimleri de yerleştirilebilir. Bunların üzerine de kaşar rendesi serpiştirilir.


    15. Dilim pizzası
    Bayat ekmek dilimlerine tereyağı sürülür. Yumurta, beyaz peynir veya çökelek, maydanoz ve pul biber karıştırılıp ekmek dilimlerinin üzerine bolca
    sürülür. Bu karışıma küçük doğranmış domates ve sivri biber de eklenebilir. Dilimler, peynir pembeleşinceye kadar fırında kızartılır.


    16. Ketçaplı dilim pizzası
    Bayat ekmek dilimleri, yağlanmış tepsiye dizilir. 1 çorba kaşığı salça, 1 çorba kaşığı ketçap, 2 yumurta, 1 tatlı kaşığı kekik
    ve 1 çay bardağı sıvı yağ çırpılır. En son ezilmiş beyaz peynir katılır. Karışım, ekmek dilimlerinin üzerine sürülür.
    Dilimler, orta ısılı fırında, pembeleşene kadar kızartılıp, sıcak sıcak servise çıkarılır.


    17. Dilim kayganası
    2-3 yumurta çırpılıp 1 kahve fincanı süt veya su ile karıştırılır. Bayat ekmek dilimleri arkalı önlü bu karışıma bulanıp kızgın sıvı yağda kızartılır.


    18. Sarımsaklı ekmek (Tiyriti)
    Bayat ekmek dilimleri fırında kıtırlaştırılır. 2-3 diş sarımsak dövülüp tereyağında 1-2 çevrilir. Bolca toz kırmızı biber, bir fiske tuz ve 1 kahve fincanı su eklenip hemen ateşten alınır. Ekmek dilimleri üzerinde gezdirilir.


    19. Bayat ekmek kanepesi
    Bir kabın içinde 1 çorba kaşığı salça, yarım çay bardağı sıvı yağ, 1 tatlı kaşığı kekik, yarım çay bardağı süt, 200 gr. ezilmiş beyaz peynir, 2 yumurta iyice karıştırılır.
    Bu karışım, kanepe şeklinde ve ince bayat ekmek dilimlerine sürülür.Dilimler, fırın tepsisine dizilir; hafif pembeleşinceye kadar kızartılır.Kızartı lmış dilimlerin üzerine 1’er ince dilim domates; bunun üzerine de 2 ince dilim sosis yerleştirilir. Kanepeler, kürdanlı olarak servis tabağına alıp, soğutmadan, kıvırcık marul yaprakları eşliğinde servise çıkarılır.


    20. Tutmaç
    3 su bardağı toz şeker, aynı miktarda su ve yarım limon suyu karıştırılıp kaynatılır. Elde edilen şurup soğumaya bırakılır.Bayat ekmek küp küp doğranır.Zeytinyağı , tavada yakılmadan kızdırılır. Doğranmış ekmekler, çırpılmış yumurtaya bulanarak, kızgın yağda peyderpey kızartılır. Kızaran ekmekler şuruba atılır.Bir yandan kızartma işlemi sürdürülürken, öte yandan şurubu çeken ekmekler servis tabağına çıkartılır. Kızartma işlemi bitince, servis tabağına çıkarılmış ekmekler üzerine tarçın, susam, badem, ceviz, fındık, gül suyu serpilir. Hafifçe karıştırılır. İstenirse kalan şurup da ekmeklerin üzerine
    gezdirilir.


    Tatlılar


    21. Bayat ekmek tatlısı
    Bayat ekmekler ince ince dilimlenip fırında kıtırlaştırılır. 1 ekmek için 2 su bardağı toz şeker ile 2 su bardağı su kaynatılır. ¼ limonun suyu eklenir. Elde edilen şerbet, soğutulduktan sonra ekmek dilimlerinin üzerinde gezdirilir. Mevsim meyveleri ekmek dilimlerinin üzerine dizilir.Not: Reçeli sulandırıp kıtırlaştırılan bayat ekmek dilimlerinin üzerinde gezdirmek sureti ile de tatlı yapılabilir. Bunu krem şanti ile süslemek de mümkündür.


    22. Sütlü bayat ekmek tatlısı
    1.5 bayat ekmeğin içi derin bir kaba ufalanır. Üzerine 1.5 su bardağı süt gezdirip karıştırılır.Yarım saat bekletildikten sonra ekmek içleri el ile sıkılıp süt süzülür.
    Buna eritilmiş 3 çorba kaşığı margarin, 3 yumurta ve 1 çorba kaşığı toz şeker eklenip karıştırılır.Yüksek kenarlı bir tepsi yağlanır. Hazırlanan karışım tepsiye 1.5 cm.
    kalınlığında olacak şekilde dökülür. 180 derecede ısıtılmış fırında 40 dakika pişirilir. Şişip kabaracak olursa, bıçak ile birkaç yerinden delinir.Tatlı fırında pişerken, bir tencerede 1 su bardağı toz şeker, aynı miktarda su ve 1 tatlı kaşığı limon suyu kaynatılır. Fırından çıkarılan tepsi üzerine gezdirilerek dökülür.Tatlı soğuyunca baklava şeklinde dilimlenir. Hindistancevizi veya iri
    kıyılmış ceviz ile süslenerek servise çıkarılır.

    23. Ekmek helvası
    Bir tencerede 3 su bardağı dolduracak kadar ufalanmış ekmek içi, yarım su bardağı erimiş margarin veya tereyağında sürekli karıştırılarak, hafif bir
    esmerlik alana kadar kavrulur.Ayrı bir tencerede 1 su bardağı toz şeker ve 1.5 su bardağı süt kaynatılıp ılıtılır. Vanilya eklenir.
    Ilık süt şerbeti, ekmekli malzemeye katılır. Tencere kapağı kapalı olarak 15 dakika beklenir. Tane tane olan helva, servis tabağına alınıp çekilmiş antep fıstığı ile süslenir.

    24. Vişneli ekmek tatlısı
    Bayat ekmekten 2 cm. kalınlığında dilimler kesilir. Kabuklar düzgünce kesilerek çıkarılır. Daha sonra dilimler ortadan kesilerek iki parçaya ayrılır; fırın tepsisine dizilir. Orta ısıda hafif pembeleşinceye kadar
    kızartılır.1 kg. toz şeker, 5 su bardağı su, bir tencerede kaynatılıp şurup yapılır. Çekirdekleri çıkarılmış 1 kg. vişne, şuruba katılır; 1-2 taşım kaynatılır. Vişne taneleri bir tabağa alınır. Ateşten alınan vişne şurubu, soğumadan, kızartılmış ekmek dilimlerinin üzerine kepçe ile gezdirilir. Sonra tepsi ağır ateşte tutularak, içindeki şurup, koyulaşana kadar kaynatılır. Ara sıra tepsi hafifçe sallanarak, ekmeklerin dibe yapışmaması ve şurubu iyice içmesi sağlanır. Şurup koyulaşınca, tepsi ateşten alınıp soğutulur.Ekmek dilimleri tabaklara yerleştirilir. Üzerine krema veya kaymak koyulur. Bunun üzerine de vişne taneleri yerleştirilir.

    25. Üzümlü ekmek tatlısı
    1 büyük salkım siyah üzüm ayıklanıp yıkanır; taneleri ortadan ikiye bölünerek çekirdekleri çıkartılır.Yarım bayat ekmek, küp şeklinde doğranarak üzümler ile karıştırılır.Hazırlanan karışım, yağlanmış kalıba dökülür.1 kahve fincanı elenmiş un bir kâseye konulur. Üzerine yarım su bardağı toz şeker, 1 çimdik tuz, çırpılmış 3 adet yumurta ve 1.5 su bardağı süt eklenir. Bu karışım da tahta bir kaşık ile karıştırılıp kalıba dökülür.Kalıba dökülmüş tüm karışım, 180 derecede ısıtılmış fırında 40 dakika pişirilir. Fırından çıkarılıp ılımaya bırakılır. Üzerine pudra şekeri döküldükten sonra dilimlenerek servise çıkarılır.


    26. İncir ve ballı ekmek turtası
    1 adet bayat ekmek bir kâseye ufalandıktan sonra 2.5 su bardağı süt ile ıslatılır. 20 dakika kadar bekletilerek yumuşatılır.8 adet kuru İncir suda bekletilerek yumuşatılır. Yumuşadıktan sonra suyu
    süzülen incirlerin her biri 5-6 dilim halinde kesilir.2 kaşık tereyağı tavada eritilir.4 yumurta çırpılarak, eritilmiş 2 kaşık tereyağı, 3 çorba kaşığı bal ve sütlü ekmek ile mikserde karıştırılır.
    Daha sonra incir dilimleri bu karışıma eklenir.18x20 cm. ebadında bir fırın kabına yağlı kağıt döşenir. Kağıdın üzeri 1 tereyağı ile yağlanır. Elde edilen karışım kaba dökülür; 180 derecede
    ısıtılmış fırında 1 saat pişirilir. Krem şanti veya kaymak eşliğinde servise çıkarılır.


    27. Ekmekli puding
    Bir kapta 3 su bardağı süt, 3 yumurta, ¾ su bardağı bal, yarım limonun suyu, 4 çorba kaşığı keçiboynuzu tozu, 1 tatlı kaşığı tarçın ve 1 çay kaşığı tuz karıştırılır. İçine, 4 su bardağı dolduracak kadar, iyice ufalanmış bayat ekmek, 1.5 su bardağı rendelenmiş elma, yarım su bardağı dövülmüş ceviz içi eklenip karıştırılır. Tüm karışım, yağlanmış bir kalıba koyulup 175 derecede
    ısıtılmış fırında 35 dakika kadar pişirilir. Bu ölçü, 6 kişiye yeter. Not: Ekmekli puding sıcak veya soğuk yenilebilir. Sade olarak veya krem şanti, dondurma, elma sosu gibi ekler ile de servise çıkarılabilir.


    28. Ekmekli krep
    4 dilim bayat ekmek ufalanır; üzerine 1.5 su bardağı süt dökülerek ıslatılır. 4 yumurta, 2.5 çay bardağı un ve 4 çorba kaşığı bal, ufalanmış
    sütlü ekmeğe eklenip iyice karıştırılır.Fındık büyüklüğünde tereyağı tavada kızdırılır. Hazırlanan karışımdan bir miktar tavaya dökülür. Tava sallanarak hamurun yayılması sağlanır.
    Krepin her iki tarafı da pişirilir.Hamur bitinceye kadar aynı işlem tekrarlanır.Not: Kreplerin üzerine fıstık ezmesi de sürülebilir. Ekmekli krep, komposto ile birlikte iyi gider.


    29. Bademli ekmek dilimleri
    1 kutu krema ve 2 yumurta çırpılıp karıştırılır.Bayat ekmek dilimleri krema ve yumurta karışımına batırılarak ıslatılır. Islatılmış ekmeklerin iki tarafı da, kızdırılmış tereyağında kızartılır.
    Kızarmış ekmeklerin üzerine bal sürülür. Servis tabağına dizilen ballı ekmeklerin üzerine kıyılmış badem serpilir.

    30. Çikolatalı ve ekmekli kek
    3 su bardağı dolduracak kadar, ufalanmış ekmek içi, 2 su bardağı ılık sütte yumuşaması için biraz bekletilir.Yarı m su bardağı badem iri iri doğranır.Yarım su bardağı kuru üzüm de, yumuşaması için suya koyulup bekletilir. 1 adet küçük çikolata ince ince kıyılır.Ekmekli süt mikserden geçirilir; 2 kahve fincanı toz şeker, 3 çorba kaşığı kakao, 2 adet çırpılmış yumurta, doğranmış badem, kıyılmış çikolata ve
    sıkılıp suyu süzülmüş kuru üzüm eklenerek iyice karıştırılır.20x15 cm. ebadında bir fırın kalıbına yağlı kağıt döşenir; üzeri erimiş tereyağı ile yağlanır. Hazırlanan karışım kalıba konularak 180 derece
    ısıtılmış fırına verilir. 50 dakika pişirildikten sonra kek fırından çıkarılır. Üzerine pudra şekeri serpilir. Ilıyınca, kareler halinde kesilerek servise çıkarılır.


    Hepinize afiyet olsun

    YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
     

               SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

    KALP SAĞLIĞI

    Kalp hastalığı belirtileri
    Kalp hastalığı belirtileri 
     
                                                                                                                                                                                                                                                     SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

    WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM


    1. Göğüs Ağrısı



    Göğüs kafesinin ön kısmında duyulan baskı hissi, sıkışma hissi ve özellikle bu ağrının bir efor veya hareket sırasında gelip, dinlenmekle tamamen geçmesi hastaya ve doktoruna kalp hastalığı ipucunu verir. Bu ağrı bazen sol omuz, sol kolun iç kısmı, boyun ya da alt çene ve sırttaki kürek kemiklerinin arasına da yayılabilir veya öncelikle bu bölgede hissedilebilir. Bunlar da genellikle efor veya egzersiz (yürüme, koşma gibi) sırasında ortaya çıkar ve dinlenmekle (5 dakikada kısa bir süre içerisinde) geçer. Ancak, aynı ağrılar otururken, yemek yerken, uyku sırasında da gelir ise bu durum daha ciddi bir kalp hastalığının (kalpkrizi) habercisidir. Bu durum, derhal bir ambulansla en yakın kalp merkezi veya hastanenin acil servisine gidilmesini gerektirmektedir. Hayati tehlike söz konusu olduğundan bu durumda en etkili müdahele hastanelerde yapılabilir.



    2. Nefes Darlığı



    Genellikle yürüme ve koşma sırasında hızlı soluma ve buna rağmen rahat nefes alamama duygusudur (hava açlığı). Göğüs ağrısı şikayetlerinde olduğu gibi, nefes darlığı da dinlenme halinde gelebilir ve bu durum ciddi bir kalp hastalığının habercisi olabilir. Ancak bazı akciğer hastalıkları da (astım, amfizem gibi) benzer belirtilere yol açabilir ve gerçek sebebin kalpten mi, yoksa akciğerden mi kaynaklandığının anlaşılması çok zor olabilir. Bu gibi durumlarda bir kalp uzmanının ileri tetkikleri yaptırıp (hatta bazen akciğer uzmanı ile birlikte çalışarak) hastanın gerçek sorununu saptaması gerekebilir.



    3. Çarpıntı

    Kalp hızını aniden çok yükselmesi (dakikada 100-300 arası atım gibi) veya çok düşmesi (dakikada 30-40 atım gibi) sonucunda veya düzensiz kalp atışlarına bağlı olarak göğüs kafesi içerisinde kalbin olduğu yerde hissedilen çarpıntı duygusudur.


    4. Senkop (Bayılma)

    Genellikle ayakta dururken birdenbire bilinç kaybı olup yere yığılma ve kısa bir süre sonra kendine gelme halidir. Son derece ciddi bir kalp hastalığının belirtisi olabileceği gibi diğer çok sayıdaki daha az ciddi sebeplerden de kaynaklanabilir.


    5. Ayaklarda Şişme (Ödem)

    Her iki ayak bileği, ayak üstü veya alt bacağın ön kısmında su birikmesine bağlı olarak şişme olmasıdır. İleri derecede bir kalp yetmezliğine bağlı olabileceği gibi, karaciğer ve böbrek bozukluklarına da bağlı olabilir. Kesinlikle araştırılması gerekir.


    Kaynak : İstanbul Kalp Cerrahisi Vakfı

    YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
     

             SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

          WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

    HAKKI ANLATMAK

    Çocuğuma Allah'ı nasıl anlatabilirim?
     

               SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     
    Çocuklar, her yaş döneminde beden, zihin ve duygu olarak farklı özelliklere sahip olurlar. Bu farklılıkları ebeveynler iyi bilmeli, analiz etmeli ve çocuklarının mevcut olgunluk seviyelerini dikkate alarak eğitim vermelidirler.
    Her gelişim döneminde çocuğun ihtiyaçları farklılaşır, kapasiteleri artar, buna bağlı olarak dünyasına giren şeylerin şuuraltlarında oluşturduğu temel dinamikler çocuğun fıtratını şekillendirir. Bu noktada önem arz eden konu ise, çocuğa uygun zamanda doğru bilgilerin doğru bir şekilde aktarılabilmesi ve aktarırlarken de çocuğun içinde bulunduğu zihinsel ve duygusal olgunluğun dikkate alınmasıdır.


    ***

    ALLAH’I, ONLARIN ANLAYACAĞI ŞEKİLDE ANLATMAMAK YANLIŞ

    Anne-babalar 0-7 yaş döneminde çocukların sadece somut kavramları ve varlıkları algılayıp, onlar hakkında yorum yapabildiklerini ve sadece somut varlıklarla ilgili hayal kurabildiklerini düşünürler. Bu, doğru bir bilgidir, ancak soyut düşünemedikleri için manevi kavramların anlatılmaması gerektiği, çocuğun zihninin karışabileceği ve ruhsal durumunu olumsuz etkileyeceği düşüncesi de yanlıştır. Peygamberimiz küçük yaşta öğrenilenlerin kalıcı olduğunu bizlere açıklıyor. Modern psikolojide de altı yaşına kadar çocuğun fıtratının şekillendiği bilgisi, çocuğun 0-7 yaş döneminde öğrendiklerini ve bilinçaltına yerleşen kavramları daha önemli hale getiriyor. Allah’a iman, insanın yaratılışında kendisine yerleştirilen ve tabiatı haline gelen bir özelliktir, ancak Efendimiz’in de buyurduğu gibi anne-baba ve çevre faktörü çocuğun doğuştan ve fıtri olan imanını değiştirebilir, farklılaştırabilir. Bundan dolayı doğumdan itibaren Allah (cc) çocuğun dünyasına girmelidir. Soyut düşünemediği için Allah’la ilgili bilinçaltı kazanımları engelleyecek tutum ve eğitim yöntemlerine başvurulması büyük bir hata olur.


    ***


    DETAYA İNMEDEN ANLATMALI

    Çocuğun bulunduğu gelişim dönemi bu konuda bizim için en önemli meseledir. Peygamber Efendimiz (sas); “Herkese akıl derecesine göre davranın.” buyurmaktadır. Dolayısıyla bizler çocuğun kendi hayal dünyasında zihinlerindeki mevcut kelime hazinesi ve yorumlayabilme becerisi içinde Allah’ı anlatmalıyız. Allah’ın varlığı ve sıfatlarıyla ilgili olarak çocuğun anlamlandırabileceği şeyler söylemeli, detaylandırılmış bilgiler vermemeliyiz.




    --------------------------------------------------------------------------------


    2 yaşına kadar çocuğu anne-baba yaşantısı etkiler


    Çocuklara Allah’ın anlatılması ve onların şuuraltlarında Yüce Yaratıcı’nın varlığına ilişkin bilgilerin ve hislerin kazanımı öncelikli olarak bulundukları ev ortamından ve anne-babanın kişisel yaşantısından etkilenir. 0-2 yaş döneminde henüz konuşma ve akıcı cümle kurabilme olgunluğuna sahip olmayan çocuklar, evlerinde bulunan anne-babalarını ve bulundukları ortamı izlerler. Çocuk, ebeveyninin davranışlarını ve sergiledikleri davranışların ev ortamına yaptığı katkıları gözlemlediği kadarıyla ruh dünyasında şekillendirir ve kendine göre bir yorumlamayla beraber bilinçaltına yerleştirir. Dinimizde çocuğun ilk öğrenmesi gereken kelimenin Allah (cc) olması tavsiye edilmesinin bildiğimiz ya da bilemediğimiz birçok hikmeti olabilir; ancak bu konuda bizim bilmemiz gereken, çocuğun ruh dünyasına çok küçük yaştan itibaren Allah’ın (cc) girmesidir. Aile ortamında ve günlük konuşma dilimizde kullandığımız birçok cümle Allah’ın varlığını çocuğa öğreten ilk kavramları oluşturur. “Allah’a emanet ol, maşallah, Allah korusun, Allah büyüktür, Allah kolaylık versin…” gibi cümleler, çocuğun kavram olarak kelime dağarcığında Allah’ın varlığını bilmelerinin temellerini oluşturur. Sadece kullanılan cümleler değil, anne-babaların ellerini açarak diz çökmüş bir halde dua etmeleri, birtakım ibadetleri yapmaları ve bu ibadetlerini yaparken içinde bulundukları manevi hazzın beden dillerine yansımasıyla birlikte, çocuk tarafından bunların gözlenmesi, hep şuuraltında Allah’ın varlığını çocuğa hissettiren şeylerdir. Büyük zatların hayat hikayelerini okuduğumuzda kendilerini çok küçük yaşta yaşantısıyla etkileyen insanların var olduğunu görürüz.

    ***

    ÇOCUK SÜREKLİ SORU SORMAYA BAŞLADIĞINDA ONU DİNLEYİN VE SABIRLA SORULARINI CEVAPLAYIN (2-5 YAŞ DÖNEMİ)

    Akıcı konuşmaya başlamasıyla birlikte, çocuğun gördüğü ve hayatına giren şeylerle ilgili merakının artması, fazlaca soru sormasına ve her şeyi öğrenmek istemesine sebep olur. Soru sorma davranışının ardı arkası kesilmeyen bu dönemlerde(2-5 yaş) anne-babalar, çocuğun sorularını hassasiyetle cevaplamalı ve gördükleri varlıklara ilişkin sordukları soruları Allah’a dayandırarak cevaplama yoluna gitmelidirler. Cevapları verirken kısa, öz ve doğru bilgilendirme yapmalıdırlar. Çocuğun anlayamayacağı düşüncesiyle yanlış cevaplar verilmemelidir. Örneğin; “yağmurun nasıl yağdığını” soran bir çocuğa “Allah istediği için yağıyor” denmesi bile onları şüphe duymaksızın inanmaya iter. Daha önce söylemiş olduğumuz gibi doğuştan fıtri olarak Allah’a iman tabiatlarında vardır.

    Bir diğer önemli konu ise anne-babanın dine ve dini terminolojiye hakim olması ve bunu günlük hayatında sıkça kullanması, yine çocuğun Allah’a olan ilgisini ve sevgisini bilinçaltında besleyecektir. Soyut düşünemeyen bu yaştaki çocuklara kısa ve eğlenceli hikayelerle birtakım kavramlar öğretilmelidir. Çocuk, şefkatin ne olduğunu güzel bir hikayeyle anlayabileceği gibi, merhamet, sevgi, yardımseverlik gibi kavramlar da Allah’a adım adım ulaştıracak kavramlar olacak şekilde hikayeleştirilerek anlatılabilir. Peygamber Efendimiz’in uygulamaları içerisinde Allah inancını verecek dualar, şiirler ve güzel cümlelerin çocuklara ezberletilmesi gibi yöntemler söylenebilir. Ayrıca hal dili ve ortamın çocuk üzerindeki tesirini de gösterme sadedinde Peygamberimiz’in, torunu Hz. Ümame’yi omzuna alarak namaz kıldığı esnada eğilirken onu yere bırakması, kalkarken de yeniden omzuna alması örnek olarak verilebilir.

    ***

    ÇOCUK, ALLAH’I (cc) ETRAFINDA GÖRDÜĞÜ VARLIKLARA BENZETEBİLİR... (5-8 YAŞ DÖNEMİ)

    Zihinsel olgunlaşmayla birlikte 5-8 yaşlarındaki çocuklar, Allah’a ilişkin hayal dünyalarında birtakım benzetme ve konumlandırmalar yapabilirler. Sadece anne-babasını yegane güçlü olarak düşünen çocuk, beş yaşından itibaren anne-babasının her şeye güçlerinin yetmediğini anlar ve kainattaki her şeye gücü yeten bir varlığın olduğunu hissedebilir. Ancak soyut düşünemediği Allah’ı büyük bir insan, ilişki kurma ölçüsüne göre bir cami imamı ya da gördüğü herhangi büyük bir cisme benzetebilir. Bununla birlikte her ne kadar Allah’ı (cc) bir konumla özdeşleştirse de O’nun görünmez olduğunu 7-8 yaşlarında algılayabilir.

    Çocuklar çevrelerindeki her şey hakkında bir yorum yapabildikleri için doğa, insan ve kainattaki her varlıkla Allah’ı (cc) ilişkilendirerek çocuğa hikayeler anlatılmalı ve örnekler verilmelidir. İnsanın zayıf, aciz ve sıkıntılı olduğunda Allah’ın (cc) yardım edeceği ve sıkıntıları azaltacağı anlatılmalıdır.




    --------------------------------------------------------------------------------


    Çocuğa Allah’ı anlatırken şunlara dikkat edin;


    * Çocuğun bulunduğu gelişim dönemi özellikleri iyi bilinmelidir.

    * Gelişim dönemi dikkate alınarak Allah’tan (cc) bahsedilmelidir.

    * Allah’a (cc) imanın fıtraten çocukta var olan bir durum olduğu bilinmelidir.

    * Çocuk soyut kavramları düşünemiyor diye bu mevzuları yok saymak yanlıştır.

    * Anne-babaların ev ortamında kullandıkları güzel cümlelerin çocuk tarafından gözlendiğini ve bunların onda şuuraltı oluşturduğunu bilmelidirler.

    * Akıcı konuşmaya başladığı dönemlerde çocukların sordukları tüm sorulara Allah’la ilişki kurularak cevap verilmelidir.

    * Soyut kavramlarla ilgili hikaye ve masallar çocukların daha kolay algılamasını sağlar.

    * Anne-babanın manevi yaşantısına olan hassasiyetleri çocuk tarafından hissedilebilir.

    * Kainattaki gerçekleşen her bir olayla ilgili sordukları soruları Allah’la (cc) ilişkilendirmek gerekir.

    * Gereksiz ayrıntı ve teferruata girilmemeli, genel şeyler söylenmelidir.

    * Çocuğun meraklı ve istekli olduğu anlar seçilerek bilgilendirme yapılmalıdır.

    * Allah’la (cc) ilgili çocuğa antipatik gelebilecek gözdağı vermelere ya da terbiye edici olacağını düşündüğümüz korkutmalara sığınmamalıyız.


    YA SUS YA HAKKI SÖYLE .SUSMANDA KONUŞMANDA HAK İÇİN OLSUN
     

               SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

             WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM

     

    HHUZURA DOĞRU

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇE TEŞKİLATI ÜYESİ

    Varsa Verir, Yoksa Sükût Ederdi !
    " Yok dediği işitilmedi "
    (Mesâbîh) kitâbında, Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki, (Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” on sene hizmetcilik etdim. Bana bir kerre üf demedi. Şunu niçin böyle yapdın, bunu niçin yapmadın buyurmadı). Yine (Mesâbîh) de, Enes bin Mâlik diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” insanların en güzel huylusu idi. Beni birgün, bir yere gönderdi. Vallahi gitmem dedim. Fakat, gidecekdim. Emrini yapmak için dışarı çıkdım. Çocuklar sokakda oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama bakdım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” arkamdan geliyordu. Mubârek yüzü gülüyordu. (Yâ Enes! Dediğim yere gitdin mi?) buyurdu. Evet gidiyorum yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem” dedim).
     
    Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” diyor ki, (Bir gazâda, kâfirlerin yok olması için düâ buyurmasını söyledik. (Ben, la’net etmek için, insanların azâb çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzûra kavuşması için gönderildim) buyurdu). Enbiyâ sûresinin yüzyedinci âyetinde meâlen, (Seni, âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruldu.
     
    Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâsı, bâkire islâm kızlarının hayâlarından dahâ çokdu).
     
    Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kimse ile müsâfeha edince, o kimse elini çekmedikce, mubârek elini ondan ayırmazdı. O kimse, yüzünü çevirmedikce, mubârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında otururken iki diz üzerinde oturur, ona saygı olmak için mubârek bacağını dikip oturmazdı).
     
    Câbir bin Sümre “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” az konuşurdu. Lüzûmlu olduğu zamân veyâ birşey sorulunca söylerdi). Bundan anlaşılıyor ki, her müslümânın (Mâlâ-ya’nî), fâidesiz şey söylememesi, susması lâzımdır. Mubârek sözlerinde tertîl ve tersîl vardı. Ya’nî, gayet açık ve metodlu konuşur ve kolay anlaşılırdı.
     
    Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki, (Resûl “aleyhisselâm” hastayı ziyârete gider, cenâze arkasında yürür, çağrılan yere giderdi. Eşeğe de binerdi. Resûl aleyhisselâmı Hayber gazâsında gördüm. Yuları bir ip olan eşek üzerinde idi. Resûl “aleyhisselâm” sabâh namâzından çıkınca, Medîne çocukları ve işçileri su dolu kablarını önüne getirirler. Mubârek parmağını içine sokmasını dilerlerdi. Kış ve soğuk su olsa da, herbirine mubârek parmağını sokar, gönüllerini yapardı). Yine Enes “radıyallahü anh” diyor ki, (Bir küçük kız, Resûl aleyhisselâmın elini tutup bir iş için götürseydi, birlikde gider, müşkilini hâl ederdi).
     
    Câbir “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûl aleyhisselâmdan birşey istenip de yok dediği işitilmedi). Var ise verir, yok ise sükût ederdi.
    İŞİMİZ HİZMET,GÜCÜMÜZ MİLLET

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    AKPARTİ KARTAL İLÇETEŞKİLATI ÜYESİ

    WWW.ARİM34.SPACES.LİVE.COM 

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU


    March 08

    DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

    [Hillary Clinton, Zaman için yazdı] Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarken

    On bir yıl önce Çin'e yaptığım bir ziyaretimde bana ülkelerindeki kadın koşullarını geliştirme çabalarını anlatan kadın aktivistlerle görüşmüştüm. Kadınlar, karşılaştıkları zorlukların tablosunu canlı bir şekilde ortaya koymuşlardı:

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

     

     

    iş ayrımcılığı, yetersiz sağlık bakımı, aile içi şiddet ve kadınların ilerlemesini engelleyen eski dönemden kalma yasalar. Birkaç hafta önce, o kadınlardan bazıları ile dışişleri bakanı olarak Asya'ya yaptığım ilk ziyaretimde yeniden görüştüm. Bu kez son on yılda yapılan ilerlemeyi dinledim. Ancak bu önemli ileri adımlara rağmen, tıpkı dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, bu Çinli kadınların hâlâ daha engeller ve eşitsizliklerle karşı karşıya kaldığı kesindi.

    Kendi ülkelerinde siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamda bütünlüklü katılım fırsatı arayan kadınlardan her kıtada buna benzer hikâyeler dinledim. Ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarken, gerek yapılan ilerlemeleri gerekse kalan zorlukları ifade etme yanında, 21'inci yüzyılın karmaşık küresel sorunlarını çözmede yardımcı olmak için kadının oynaması gereken hayati rol üzerine düşünme fırsatımız da vardır. Günümüzde karşılaştığımız sorunlar kadınların tam katılımı olmadan çözümlenebilmek için fazla büyük ve karmaşıktır. Kadın haklarını güçlendirmek, sadece ahlakî bir zorunluluk değil aynı zamanda küresel ekonomik kriz, terörizm ve nükleer silahların yayılması, aileleri ve toplumları tehdit eden bölgesel çatışmalar, iklim değişikliği ve dünya sağlığını ve güvenliğini tehdit eden tehlikeler ile karşı karşıya kaldığımız bu dönemde bir ihtiyaçtır.

    Bu zorluklar elimizdeki her şeyi talep etmektedir. Onları yarı buçuk önlemlerle çözemeyiz. Ancak yine de çoğu kez bu ve diğer konularda dünyanın yarısı geride kalmaktadır. Günümüzde, önceki nesillere kıyasla artan sayıda kadın, hükümetlerde, işyerlerinde ve sivil toplum örgütlerinde öncülük etmektedir. Ancak bu iyi haberin bir de öteki yüzü vardır. Kadınlar hâlâ daha dünyanın fakir, beslenmeyen ve eğitimsiz nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Hâlâ daha bir savaş taktiği olarak tecavüze maruz kalmakta ve bir milyar dolarlık piyasası olan bir suç endüstrisinde tüm dünyada insan tacirleri tarafından sömürülmektedirler.

    Bugün dünyanın çok fazla yerinde kadına yönelik namus cinayetleri, sakat bırakma, kadın sünneti ve diğer şiddet ve aşağılama uygulamaları hâlâ daha tolere edilmektedir. Sadece birkaç ay öncesine kadar Afganistan'da genç bir kız okula giderken, kızların eğitimine karşı olan bir grup adam tarafından yüzüne asit dökülerek kalıcı şekilde gözlerine zarar verilmişti. Kızı ve ailesini korkutma çabaları başarısız olmuştu. Kız şöyle demişti: "Ailem öldürülsem bile okula gitmeye devam edebileceğimi söyledi."

    O genç kızın cesareti ve kararlılığı kadın-erkek, hepimize kızlara ve kadınlara layık oldukları hak ve fırsatların düzenlenmesi için elimizden geldiğince çalışmaya devam etmemize bir esin kaynağı oluşturmalıdır. Özellikle de mali krizin ortasında, araştırmaların bize gösterdiklerini hatırlamamız gerekmektedir: Kadınları desteklemek yüksek verimli bir yatırımdır, daha güçlü ekonomiler, daha etkin sivil toplumlar, sağlıklı topluluklar ve daha fazla barış ve istikrarı getirir. Ve kadına yatırım yapmak, gelecek nesilleri desteklemenin bir yoludur: Kadınlar gelirlerinin çoğunu yiyecek, ilaç ve çocukların eğitimine harcamaktadır. Gelişmiş ülkelerde bile kadınlar tam ekonomik güce sahip değildir. Birçok ülkede kadınlar hâlâ aynı iş için erkeklerden daha az para kazanmaktadır. Başkan Obama bu yıl Amerika Birleşik Devletleri'nde bu boşluğu kapatmak amacıyla bir adım atarak kadınların eşit olmayan ödemelere karşı çıkma gücünü güçlendiren 'Lilly Ledbetter Adil Ödeme Akdi'ni imzalamıştır.

    Kadınlara adil ödenek, kredilere ulaşma ve işyeri açabilme imkanı verilmelidir. Siyasi eksende de eşitliği hak eden kadınlar, hem oy sandıklarına gidebilme hem de seçilebilme ve hükümette yer alabilme eşitliğini hak etmektedirler. Kendileri ve aileleri için sağlık hizmeti alabilme, çocuklarını -oğullarını ve kızlarını- okula gönderebilme hakları vardır. Ve tüm dünyada barış ve istikrarı sağlamada hayati bir rolleri vardır. Savaşların paramparça ettiği bölgelerde, genelde kadınlar farklılıkları birleştirebilmekte ve ortak yönler keşfetmektedirler.

    Yeni görevimde dünyayı dolaşırken, her kıtada tanıdığım kadınları aklımda tutacağım. Bu kadınlar tüm imkansızlıklara rağmen mülk edinebilmek, evliliklerde hak sahibi olabilmek, okula gitmek, ailelerini desteklemek ve hatta barış arabulucusu olmak için yasaları değiştirmek için mücadele eden kadınlardır. Ve diğer ülkelerdeki meslektaşlarımla ve sivil toplum örgütleriyle, işyerleriyle ve bireylerle çalışarak, bu konuları öne çıkarmaya devam edeceğim. Kadın ve kızların tam potansiyel ve kapasitelerini anlamak sadece bir adalet konusu değildir. Küresel barışı, ilerlemeyi ve gelecek nesillerin refahını artırma konusudur.

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

     

    MEVLİD

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

    MEVLİD KANDİLİ
     
    Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler af olur.
     
    Güzel huyların hepsi Resûlullahda “sallallahü aleyhi ve sellem” toplanmıştı. Allahü teâlâ, Sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsânları sayarak, "Sen güzel huylu olarak yaratıldın." meâlindeki âyet-i kerîme ile kendisine güzel huylar verdiğini bildirmektedir. Çok kimselerin İslâm dinine girmesine, Resûlullahın güzel ahlâkı sebep olmuştur.
     
    Bin mûcizesi görüldü, dost düşman herkes de bunu söyledi. Bu kadar mûcizelerin en kıymetlisi, edepli olması ve güzel huyları idi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selâm verirdi. Bunlarla müsâfeha etmek için, mübârek elini önce uzatırdı. Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Bir Müslümanın ismini söyleyerek, hiçbir zaman lânet etmemiş ve aslâ kimseyi dövmemiştir. Kendi için, hiçbir şeyden intikam almamıştır. Allah için intikam alırdı. Akrabâsına, eshâbına ve hizmetçilerine tevâzu gösterir, iyi muâmele ederdi. Herkesle iyi geçinirdi. Tatlı sözlü, yumuşak ve güler yüzlü idi.
     
    Söylerken gülmezdi. Hastaları ziyârete gider, cenâzelerde bulunurdu. Eshâbının işlerine yardım eder, çocuklarını kucağına alırdı. Fakat, kalbi bunlarla meşgûl değildi. Mübârek rûhu melekler âleminde idi. Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanların en cömerdi idi. Birşey istenip de, yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa, cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsânları vardı ki, Rum imparatorları, Îrân şâhları, o kadar ihsân yapamadılar. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamayı severdi. Heybetli idi. Yani saygı ve korku hâsıl ederdi. Fakat, kaba değildi. Nâzik idi. Cömert idi. Fakat, isrâf etmez, fâidesiz yere birşey vermezdi. Herkese acır, kimseden birşey beklemezdi...
     
    MEVLİD KANDİLİ
     
    Dünyadaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Her Peygamberin ümmeti, kendi Peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bugün de, Müslümanların bayramıdır. Neşe ve sevinç günüdür. Dünyadaki Müslümanlar tarafından, her sene, bu gece Mevlid kandili olarak kutlanmakta, her yerde Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah hatırlanmaktadır. Mevlid, doğum zamanı demektir.
     
    Resûlullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshâb-ı kirâma ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebû Bekir de, halîfe iken, eshâb-ı kirâmı toplar, Resûlullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resûlullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Peygamber efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de sık sık okunan mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Mevlid-i şerîf okumak, Resûlullahın dünyaya gelişini, mîrâcını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Mevlid Gecesi, Kadir Gecesi'nden sonra en kıymetli gecedir. Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler af olur.
     
    Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
     
    “Beni ana babasından, evlâdından ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.”
    “Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.”
    “Peygamberleri anmak, hatırlamak ibâdettir.”
     
    Bu gece, çalgı ve başka haram şeyler karıştırmadan, Allah rızası için mevlid cemiyeti yapmak, mevlid kasidesi okumak, salevât-ı şerîfe getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. Diğer kandillerde olduğu gibi, bugün de, Kur'ân-ı kerîm okumalı, kaza namazı kılmalı, sadaka vermeli, duâ etmeli, Cenâb-ı Haktan af ve mağfiret dilemelidir.

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

    Bir kötülük yaptığında, hemen ardından bir iyilik yap! Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.
    Hadîs-i şerîf

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

    WWW.DURUSTEMLAK.COM


    __._,_.___


    ”İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmeli...”
    ”Kim olduğun değil, kiminle olduğun önemlidir...”

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

    __,_._,___

    MEVLİD KANDİLİ

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

    Doğumu ile  "cihanı aydınlatan O nur"a selam olsun.
     TÜM DOSTLARIMIN, mevlid kandilini tebrik ederim,
     
    bu gece husûsî dualarınızı istirhâm ederim efendim
    .
     
    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU 
    hadis-i şerifte buyurulduki;
     
    (Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmanı tamam olmaz)
     
     (Allahü teâlâ bir kuluna yazı ve söz sanatı ihsân ederse, Resûlullahı övsün, düşmanlarını kötülesin!)
     
    (Kıyâmet günü, önce gelenlerin ve sonra gelenlerin seyyidiyim. Hakîkati bildiriyorum, öğünmüyorum.)
     
         
    Rebî’ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki gecedir. Dünyâdaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed Mustafâ aleyhisselâmın doğduğu gecedir. Mîlâdın 571. ci senesinde doğdu. Bu gece, Kadr gecesinden sonra, en kıymetli gecedir. Bu gece, O doğduğu için sevinenler afv olur. Bu gece, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” tevellüdü zemânlarında görülen hâlleri, mu’cizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevâbdır. Kendileri de anlatırdı. Bu gece, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” da, bir yere toplanıp, okurlar, anlatırlardı.
     
    Nasıl sevmiyeyim ki, bedenimde canımsın,
    Hürmetine var oldum, sebebi hayatımsın.
    Damarımda kanımsın, bana benden yakınsın,
    Sen âşıklara mâ’şûk ve hep canlara cânân.
     
    Her derde devâ sensin, her rûha şifâ sensin,
    Göze sürme, başa tâç, kalblere cilâ sensin.
    Habîbullahsın, fevk-i mele-i a’lâ sensin,
    Başka kapı çalamaz, seni biraz tanıyan.
     
           MEVLİD KANDİLİ
          Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bugün de, Müslümanların bayramıdır. Neşe ve sevinç günüdür. Dünyadaki Müslümanlar tarafından, her sene, bu gece Mevlid kandili olarak kutlanmakta, her yerde Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah hatırlanmaktadır. Mevlid, doğum zamanı demektir.
     
         Resûlullah efendimiz, mevlid gecelerinde Eshâb-ı kirâma ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebû Bekir de, halîfe iken, Eshâb-ı kirâmı toplar, Resûlullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resûlullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Peygamber efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de sık sık okunan mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Mevlid-i şerîf okumak, Resûlullahın dünyaya gelişini, mirâcını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Mevlid Gecesi, Kadir Gecesi'nden sonra en kıymetli gecedir. Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler afv olur.
     
    Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
     
    “Beni ana babasından, evlâdından ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.”
     
    “Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.”
     
    “Peygamberleri anmak, hatırlamak ibâdettir.”
     
    Bu gece, çalgı ve başka haram şeyler karıştırmadan, Allah rızası için mevlid cemiyeti yapmak, mevlid kasidesi okumak, salevât-ı şerîfe getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. Diğer kandillerde olduğu gibi, bugün de, Kur'ân-ı kerîm okumalı, kaza namazı kılmalı, sadaka vermeli, duâ etmeli, Cenâb-ı Haktan afv ve mağfiret dilemelidir.
     
    PEYGAMBER  EFENDİMİZİN DOĞUMU

          Muhammed aleyhisselâmın (sallallahü aleyhi vesellem) doğumunda sayısız mûcizeler görülmüştür. Kureyş’in reislerinden, dedeleri hazreti Abdülmuttalib anlatıyor: Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu gece, Kâbe’yi tavaf ediyordum. Gece yarısını geçince, Kâbe, Makam-ı İbrahim’e doğru secde ediyordu ve “Allahü ekber, Allahü ekber” diye tekbir sesleri ile; “Beni müşriklerin pisliklerinden, cahiliyet zamanının kötülüklerinden temizlediler.” diye sesler geliyordu. Bütün putlar yere düştü. En büyükleri olan Hubel yüzü üzerine, bir taşın üzerine düşmüştü. Birisinin, “Âmine, Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) doğurdu.” dediğini işittim. Safâ tepesine çıktım. Bir gürültü vardı. Sanki bütün kuşlar ve hayvanlar Mekke’ye toplanmışlardı. Sonra Âmine’nin evine gittim. Kapı kilitli idi. Kapıyı çalıp, “Açın!” dedim. İçeriden Âmine; “Muhammed (aleyhisselâm) doğdu” dedi. “Getir göreyim.” dedim. “İzin yok. Birisi geldi. Çocuğu üç güne kadar kimseye gösterme dedi.” dedi. İçeri zorla girmek için kılıç çektim, karşıma elinde kılıç, yüzü örtülü biri çıktı. “Ey Abdülmuttalib geri dön! Çünkü, oğlunu melekler ziyaret ediyorlar.” dedi. Titremeye başladım. Bu hâli üç gün kimseye anlatamadım, dilim tutulmuştu.
     
          Aynı gece, Kisra’nın sarayı sallandı. Bin yıldır yanan Mecûsilerin ateşi söndü. Save Denizi kurudu. Ateşe tapanların âlimi olan Mübedâ müthiş bir rüyâ gördü. O gece, güneş doğmadan bütün cihan aydınlandı ve nûrlandı.
     
    Herkim geldi cihâna ve herkim ki gelecektir,
    Hepsinin üstünde Sen, serdârsın yâ Resûlallah!
    Cihân bağında insan ağaçtır  gayriler yaprak,
    Nebîler meyvedir, özü Sen yâ Resûlallah!
    Şefâ’atin olmasa, hâlimiz hârâb günahdan,
    Herderdimize dermân, hep Sensin yâ Resûlallah
     
     
       Allahü teala "Sen olmasaydın, hiçbirşeyi yaratmazdım buyuruyor".  Öyle bir Peygamberki; bütün insanlardan üstün, bütün peygamberlerden üstün... Kâinatın, Onun hatırına yaratıldığı yüce peygamber.  Öyle bir Peygamberki, diğer peygamberler, peygamber oldukları halde, Onun ümmetinden bir fert olmağı istemişlerdir. Öyle bir peygamberki, herkes kendisini düşünürken O ümmetini düşünür. Onun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil.. ohalde kıymet bilelim, Böyle büyük bir peygamberimiz olduğunu bilelim, Ona ümmet olmağa layık olalım..(Ümmeti olduğumuz devlet yeter). Getirdiği din öyle bir dinki; bütün dinleri içinde toplamış. Getirdiği Kitab öyle bir Kitabki; dört kitabı içinde toplamış.... Allahü teala itibarı dîne vermiştir... dikkat edilirse dindar insanlar herzaman itibarlı insanlardır. Yani bir insanın itibarı dîne bağlı olmasındandır.

         Seyyid Abdülhakîm efendi hazretleri buyurdu ki; Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zemânda, her memleketde, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güçbirşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yokdur.
     
           Kâinatta herşeyin onun hatırına yaratıldığı, canımız-ruhumuz-herşeyimiz-ensevdiğimiz, uğrunda canımız feda  olan,  efendimizin mübarek doğum günü (mevlid kandili) Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler afv olur.  O'nun hatırına var olduk, ebedi alemde kurtuluşumuz Efendimiz sayesindedir. Öyle büyük bir peygamber-i zîşan'ın ümmetiyiz ki,..  Ümmeti olduğumuz devlet yeter... Efendimiz öyle büyük ki, O'ndan büyük hiç bir insan yok.. Öyle sevgili ki, O'nun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil (yeterki mübarek şefaatlerine layık olabilelim..), O halde, O'na olan sevgimizi, muhabbetimizi, ihlasımızı, sıdk ve sadakatimizi göstermeliyiz...   
          Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O'nu sevmeli, O'nun sevdiklerini sevip,  sevmediklerini sevmemeli, O'na uymalı ve O'nun ve eshabının yolundan gitmelidir.
     
     Allahü tealaya emanet olunuz efendim.
     
       Tüm dostlarımın, mevlid kandilini tebrik ederim,
      (husûsen bu gece) müstecâb dualarınızı istirham ederim efendim.

      

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

    Ey günâhlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!
    çok kabâhatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
     
    Karanlık yerlere sapdım, bataklıklara saplandım,
    doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim!
     
    Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı!
    uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim!
     
    Derdlilerin tabîbisin, ben ise gönül hastası,
    kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim!
     
    Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır.
    basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim!
     
    Günâhlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,
    bu yükden ve siyâhlıkdan temâm kurtulmağa geldim!
     
    Temizler elbet hepsini, ihsân deryândan bir damla,
    gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim!
     
    Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânan!
    su ile olmıyan işler, hâsıl olur o toprakdan!
    ----
     
    Ey güzeller güzeli, beni sevdânla yakdın!
    görmüyor birşey gözüm, her an hulyânla aklım!
     
    Sen (Kabe kavseyn) şâhı, ben ise azgın köle,
    Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın?
     
    Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler diriltdin,
    sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım!
     
    İyilik kaynağısın, dermanlar deryâsısın!
    Bir damla lutf et bana, derde devâsız kaldım!
     
    Herkes gelir Mekkeye, Kâ’be, Safâ, Merveye,
    ben ise senin için, dağlar tepeler aşdım!
     
    Dün gece, bir rü’yâda göklere değdi başım,
    kapındaki uşaklar, enseme basdı sandım!
     
    Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!
    şi’rlerin arasından, şu beyti seçdim aldım:
     
    (Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,
    bir damlacık umarak, ihsân deryâna vardım.)

    Öyle neşeliyiz seviniyoruz, 
    sanki bulutlarda dolaşıyoruz,
    uzansak ay'ı elimizle tutarız,
    eğilsek yıldızları toplarız.
     
    Çünki, bizi muhatap aldı rabbimiz,
    onun emr ve yasaklarına tâbîyiz,
    ve de öyle bir nebînin ümmetiyiz,
    uğruna kâinatı yarattı rabbimiz.
     
    Herkes kendi hocasıyla övünür,
    benim sahibim kâinatın en üstünüdür,
    hocamın hocalarının hocasıdır o server,
    onsuz olunurmu iki alemde münevver.
     
    Bu nimet öyle büyük şereftir-saadettir,
    kıymetini bilmeyeni dövmek gerektir,
    bukadar nimet içinde kimki üzüntülüdür,
    milyar sahibinin kuruş kaybetmesi gibidir.
     
    Böyle şerefli bir kafileyiz, aileyiz, ümmetiz...
    müjdelerolsun, kavuştuk nimetlere, dahane isteriz.
    buna rağmen dünya için hala üzülürsek biz,
    Rabbimizi gücendirir, büyüklerimizi incitiriz..
    Kâinatı uğrunda yarattı yüce Mevla’m,
    Aşkındır âlemleri döndüren sır EFENDİM.
    Sevginle dolan kalpler Mevla'ya yakın olur,
    İzinde gidilecek: Sensin tek nûr EFENDİM.
     
    Tüm mü’minler daima hasretinle yanmakta,
    Pâk ismini andıkça kalpler huzur bulmakta,
    Bir kez rüyada gören en bahtiyar olmakta,
    Rabbin sevgilisisin, Sensin tek yâr EFENDİM.
     
    Müsliman gönüllerde coşmaktadır bir arzû,
    Şefaatine ermek herkesin tek umudu,
    Seni candan çok sevmek: mü’minlik ölçüsü bu,
    Seni sevemeyenlere dünyalar dâr EFENDİM.
     
    Seni övebilecek sözler bulmak ne mümkün,
    Yolundan gayrı yollar, izler bulmak ne mümkün,
    Aşkın gibi yakacak közler bulmak ne mümkün,
    Ümmetin yarasını lutfeyle sar EFENDİM.
     
    Zerreler seni seven Hakkın aşkıyla döner,
    Tüm varlığa rahmetsin, Sensiz yıldızlar söner,
    Sana has ümmet olmak; budur en büyük hüner,
    Doğruya gidecek yol bir sende var EFENDİM.
     
    Kurbandır sana canlar, hayranındır ummanlar,
    En küçükten büyüğe sevdâlın yaşayanlar,
    Sevdiklerinden olmak ümîdi taşıyanlar,
    Hasretinle etmekte hep âh-ü zâr EFENDİM.
     
    Kur'an Seni övüyor ey insanlık önderi,
    Allah Seni seviyor ve Seni sevenleri,
    Sevdândır fetheyleyen tüm mü'min gönülleri,
    Adını aşkla anmak: ne büyük kâr EFENDİM.
     
    İlk insandan bu yana toplansa hep insanlar,
    Konulsalar üst üste dehalar, kahramanlar,
    Büyüklükte erişmez topuğuna tüm bunlar,
    İdrâk edemeyene yakışır ar EFENDİM.

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com


     


    __._,_.___


    ”İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmeli...”
    ”Kim olduğun değil, kiminle olduğun önemlidir...”

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

    MEVLİD

    MEVLİD

    Doğum, doğum zamanı, doğum yeri. Arapça "ve-le-de" kökünden türetilmiş olup Rasulullah (s.a.s)'in doğumuna, bununla ilgili yapılan merasimlere, yazılan eserlere ve Rasulullah (s.a.s)'ın doğduğu eve de "mevlid" denilmektedir. Halk arasında yanlış olarak "mevlud" ve "mevlüt" şeklinde de kullanılmaktadır.

    Rasulullah (s.a.s.), Fil yılında, Rebi'ülevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi dünyaya gelmiştir (İbn Sa'd,et-Tabakatul-Kübrâ, Beyrut, t.y. I, 100-101). Bu, miladî takvime göre, 571 yılının Nisan ayının yirmisi olarak hesaplanmıştır. Onun doğduğu ev, Beytullah'ın doğusundaki Safa tepesinin yanında Mevlid sokağı diye adlandırılan yerdedir.

    Rasulullah (s.a.s.), doğduğu gece, bir takım mucizevî olaylar zuhur etmiş; Kisranın sarayındaki burçlar çatlamış, bin yıldan beri yanmakta olan ateşgedelerindeki ateş sönmüştü. Ayrıca, doğumu anında orada bulunan kadınlar da bir takım harikuladeliklere şahid olmuşlardı.

    Abdulmuttalip, doğumdan yedi gün sonra Mekke'de büyük bir ziyafet tertiplemiş ve çocuğa, Arapların o güne kadar kullanmadıkları bir isim olan Muhammed adını verdiğini ilan etmişti.

    İslâm dünyasında mevlid merasimi ilk defa, Mısır'da hüküm süren Fatımîler (910-1171) tarafından tertiplenmiştir. Bu merasimler saraya ait olup, sadece devlet erkanı arasında cereyan etmekte idi. Fatimîler, Hz. Ali (r.a.) ve Fatıma (r.anha.)'ın doğum günlerinde de mevlid merasimleri tertip ederlerdi.

    Sünnî müslümanlarda ilk mevlid merasimi, Hicri 604 yılında, Selahaddin Eyyubî'nin eniştesi ve Erbil atabeği Melik Muzafferuddun Gökbörü tarafından tertiplenmiştir. Uzun hazırlıklarla düzenlenen merasimler, bütün halkı kapsayan bir şekilde düzenlenirdi. Muzafferuddin, çevre bölgelerden fakıh, sûfi, vaiz ve diğer alimleri Erbil'e çağırır ve kutlamalar gayet debdebeli bir şekilde cereyan ederdi.

    Daha sonra, değişikliğe uğrayarak, Mekke'de de mevlid merasimleri tertiplenmeye başlanmıştır (bk. Asım Köksal, İslam Tarihi (Mekke Devri), İstanbul 1981, 50 vd.).

    Mekke ve Medine'den sonra mevlid merasimleri, İslam coğrafyasının her tarafında birbirinden farklı şekillerde tertiplenmeye başlanmış ve bu, bugüne kadar sürekliliğini korumuştur.

    Osmanlılar tarafından mevlid, ilk defa III. Murat zamanında, 1588'de resmi hale getirildi. Merasimler, belirlenmiş teşrifât kaidelerine uygun olarak sarayda tertiplenir, ayrıca, önceleri Ayasofya Camii'nde, sonraları ise Sultan Ahmed Camii'nde yapılan merasimlere, devlet erkanıyla birlikte halk da katılırdı.

    Bu merasimlerde, önce müezzin tarafından Kur'an-ı Kerîm okunur, bunun peşinden de vaazlar verilirdi. Daha sonra mevlidhân kürsüye çıkar ve bir bölüm okuduktan sonra iner hediyesini alır ve ikinci mevlidhan kürsüye çıkarak, okumaya devam eder ve belirlenmiş kaideler çerçevesinde mevlid kutlamaları son bulurdu. Bu resmi kutlamalar daha sonraları laiklik ilkesine rağmen Diyanet aracılığı ile Radyo ve TV'lerde aynen sürdürülmüştür.

    Rasulullah (s.a.s.)'ın doğumunu ve hayatını medh ve senâ eden, "Mevlid" adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Bu eserler daha sonra, mevlid merasimlerinde, mevlidhanlar tarafından teğannî ile okunmaya başlanmıştır. Bunların Türkçede en meşhur olanı Süleyman Çelebi'nin Vesiletun-Necât adındaki mevlididir. Ancak, Süleyman Çelebi hakkında kaynaklarda pek fazla bir bilgi yoktur. Onun, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-ı Hümayûn Hocası olduğu, sonra da Bursa Ulu Camii'ne imam tayin edildiği bilinmektedir.

    İstanbul kütüphanelerinde bulunan Mevlid nüshaları arasındaki farklardan, Süleyman Çelebi'nin kaleme almış olduğu Mevlid'in bir hayli değiştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

    Arap ve Türk edebiyatında mevlid türü eserler iyice yer etmiş olmasına rağmen, İran edebiyatında bu tür bir eser kaleme alınmamıştır.

    İlk zamanlar, sırf Resulullah (s.a.s.)'in doğduğu zaman ve sadece camilerde okunan mevlid, sonraları para karşılığında hanendeler tarafından rastgele zamanlarda okunur olmuştur. Kandil gecelerinde, ölülerin ardından; kırkıncı, elli ikinci gecelerinde, sene-i devriyelerinde de mevlidler okunmaya başlanmıştır.

    Mevlid metinlerini kaleme alanlar, hiç bir zaman hanendeler tarafından camilerde, makamlı bir şekilde, ibadet yapıyor süsü verilerek türkü, şarkı söyler gibi okunmasını akıllarına getirmemişler; yalnızca Peygamber'e olan aşırı sevgileri onları, onun hatırasını canlı tutmak için bu tür eserleri yazmaya sevketmiştir.

    Alimler, mevlid okumak ve merasimler düzenlemek hakkında, ihtilaf etmişlerdir. Bazı alimler, buna şiddetle karşı çıkarken, bazıları da, İslamî ölçülerin dışına çıkılmaması kaydıyla itiraz da bulunmamışlardır. Okunmasına cevaz verenler, inananların kalplerindeki Rasulullah (s.a.s.) sevgisini canlı tutması ve ona olan muhabbeti artırmasındaki maslahatı gözetmişlerdir. Zira Rasullulah (s.a.s.)'ı sevmek, imanın temel kıstaslarından biridir. Rasulullah (s.a.s.)'ın şu hadisi şerifi bunun en açık delilidir: "Sonsuz kudret sahibi olan Allah'a yemin ederim ki, sizden hiçbiriniz beni babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe, iman etmiş sayılmaz"
     

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com


     
    March 07

    HAYAT

    HAYAT YARDIMLAŞMADIR MÜCADELE DEĞİLDİR...!

    Hayat cevheri, tek başıyla bir mucizedir. Hayat, kainatın özeti hükmündedir. Hayatın benzerini yapmak, sebepler açısından mümkün değildir. Çünkü sebepler içerisinde en zeki ve ihtiyarı en geniş insan olduğu halde, hayatı değil vücuda getirmek mahiyetini bile anlamaktan aciz kalmaktadır. Demek hayat, kainatta mevcut olan hiçbir unsurun malı olamaz. Zira hangi mahluka bakarsak görürüz ki, ya hayata hizmetkardır ya da hayatın emanetçisidir. Bu nedenle, onların hayatı meydana getirmeleri düşünülemez. Öyleyse hayat, ancak hayatı kendinden olan zata aittir.

    Hayatın var olabilmesi için gereken tüm şartlar beraber olmasa, hayat olmaz. Buna “ indirgenemez komplekslik ” denilmektedir. Bir makinenin çalışabilmesi için, içindeki bütün çarkların eksiksiz var olması gerekir. Çarkların tek biri bile olmasa, söz konusu makine hiç bir işe yaramayacaktır. Bu "indirgenemez kompleks" yapı, makinenin kusursuz bir tasarımın ürünü olduğunu gösterir. Bundan da anlaşılır ki hayatı tasarlayan zat, tüm azaları ve kainatı beraber tasarlamış ve yaratmıştır. Öyleyse hayat, bazılarının tevehhüm ettiği gibi Evrimle oluşmamıştır. Çünkü, “İndirgenemez kompleks”liğe sahip bir sistemin “kademe kademe” tesadüflerle oluşması imkansızdır.

    Hayatımızın meydana gelmesi ve devam etmesi için, hem içeriden hem de dışarıdan ciddi bir yardımlaşma olması şarttır. Vücudun tüm azaları ve bütün kainat unsurlarının beraber çalışmaları lazımdır ki, hayat dediğimiz kompleks yapı oluşsun ve devam etsin. Bu görüş bile, hayatın sahipsiz olmadığını, hikmetli bir yaratıcının sonsuz ilim ve kudretiyle var olduğunu, O'nun şefkatiyle devam ettirildiğini ve kainatta mücadele ve çarpışmanın değil yardımlaşmanın ve imdada cevap vermenin esas olduğunu haykırmaktadır.

    Çünkü görmenin ne olduğunu bilmeyen ve gözden mahrum olan güneşimizin, gözün görmesi için var gücüyle çalışması ve göze nur vermesinin başka bir izahı olamaz. İnsanların açlığını hissetmekten çok uzak olan ağaçların ve toprağın meyve, sebze ve gıda vermeleri mücadeleyle açıklanamaz. Susuzluğu gidermenin ne demek olduğunu idrak edemeyen güneşin, rüzgarın ve denizlerin bulutları oluşturup muhtaç yerlere ulaştırmaları ancak yardımlaşma düsturuna dayanır.
    Vücudumuzun herhangi bir yerindeki arızanın imdadına koşan elimiz, ne yaptığından habersizdir.

    Midemizin imdadına koşan ayaklarımız, midenin imdadına koştuklarını bile bilmezler. İç organlarımızın vücudun sıhhati için yorulmaksızın çalışmaları, yardımlaşmanın misallerinden sadece birkaç tanedir.

    Azalarımızın vaziyetini küçük gözlerimizle ihata edip, yardımlaşmanın numunelerini küçük çapta gördüğümüz gibi, gözlerimizi büyütüp yıldızlar gibi yapabilsek kainatın da ancak mükemmel ve eksiksiz bir yardımlaşma ile ayakta durduğunu ve hayata hizmetkar olduğunu görmemiz mümkün olurdu.

    Kur'an-ı Hakim ile Felsefenin hadiselere bakışı:
    Evvela şu hususu belirtmekte fayda vardır: Akıl müstakil olsa ve vahiy ile beslenmezse, çok yanlışlara girebilir. Çünkü, “iki noktadan bir doğru geçer. Fakat tek bir noktadan sayısız doğru geçer” bilimsel bir kaidedir. Buna göre, insan aklı ile vahiy karşılıklı birer nokta olsa, bunlardan tek bir doğru geçer.

    Ama akıl yalnız kalsa ve vahiyden medet almasa, o zaman ona her şey doğru gelebilir. Bu nedenle burada kast edeceğimiz felsefe, vahiyden beslenmeyen ve müstakil düşünen felsefedir. Her şeye eğri bakan ve hadiselerin doğruluğunu saptıran bir gözlüğe sahiptir. Buna göre dinlerle barışık olmayan felsefe, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin dediği gibi, “her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.” (Şualar, 753)

    Felsefe, kainatın umumunda görülen ve ilahi rahmet eseri olan yardımlaşmayı ve imdada cevap vermeyi görmeyip, yani ay ve güneşin canlıların imdadına koşmalarından tut, ta bitkilerin hayvanların yardımına ve hayvanların insanların ihtiyaçlarını yerine getirmek için koşmalarına bir anlam veremeyip, “hayat bir çarpışmaktır” diye ahmakçasına hükmediyor. Buna karşılık Kur'an'ın hakiki talebeleri, göğüs kafeslerine sığmayıp tüm kainata yayılan imanlarından aldıkları kuvvet ile şöyle bir soru ile onları köşeye sıkıştırıyor:

    “Acaba kainatın umumunda görülen o yardımlaşma cilvesinden olan yiyeceklerdeki atomların, pür şevk ile beden hücrelerinin beslenmeleri için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerim bir Rabb'in emriyle bir yardımlaşmadır.” ( Lem'alar, 118)

    Felsefe, bir kısım zalim ve canavar ruhlu insanlar ile vahşi hayvanların fıtratlarını bozmalarından kaynaklanan bazı su-i istimallerini daima nazara verir ve kendisine göre haklılığını ispatlamaya çalışır. Bazı zalim insanların zayıflara ve çevreye verdikleri zararları ve vahşi hayvanların zayıf hayvanları parçalamasını daima gündeme getirmektedir. Buna birkaç maddede cevap vermek mümkündür:

    1-İrade ve his taşıyan canlıların bir kısmı, kendilerine verilen serbestlik dairesini aşıp başkalarına tecavüz edebiliyorlar. Bu ise, onların fıtratlarını yanlış kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü insanların birbirlerine zarar vermeleri, bütün dinlerde yasaklanmıştır. Ayrıca vahşi hayvanların helal rızıkları ölmüş hayvanların leşleridir.

    2-On milyonu aşkın hayvan türü içerisinde bazı hayvanlar otlarla beslenirken, bazıları da et yiyici olarak tasarlanmıştır. Bunların tamamı rızıklanmaktadır. Dünyada hayret verici bir rızık taksimatı mevcuttur. Allah ( c.c.) her mahluka rızık arama ve kendisini doyurma hissi vermiştir. Etobur hayvanların arayıp ta bulmaları gereken rızık, ölmüş hayvanların leşleri olması gerekirken, yanlış edip canlılara da saldırıyorlar. Ama onların et yiyici olarak tasarlanmalarında büyük bir hikmet mevcuttur. Çünkü, sayısız hayvan cenazelerinin dünyanın her mekanında kokuşmuş bir halde bulunmalarını tasavvur etmek bile, korkunç bir manzara olurdu.

    3-Felsefenin dediği gibi, “bu dünyada kuvvetli olan yaşar, zayıfların ise yaşamaya hakkı yoktur” kaidesi geçerli olsaydı, şu anda dünya üzerinde sadece kuvvetliler kalacaktı. Halbuki durum tersine işliyor. Çünkü kuvvetli olanları korumaya aldığımız halde sayıları gittikçe azalmakta, ama zayıf kabul ettiğimiz mahlukata savaş açtığımız halde hala çoklukla yaşamaktadırlar. Birincisine dinozorlar, balinalar misal olduğu gibi, ikincisine meyve kurtları, tahta kuruları ve sinekleri örnek vermek mümkündür.

    4-Mücadele ve çarpışmak zannedilen şeylerde bile büyük bir yardımlaşma eseri vardır. Çünkü, av peşinde olan hayvanların pençelerine takılan genellikle hasta, yaşlı ve cılız olanlardır. Zaten ilahi rahmet, genç ve kuvvetli olanlara avcı hayvanlardan kaçacak gücü vermiştir. Ayrıca bilim adamlarının müşahedesiyle, büyük balıkların musallat oldukları balıklar genellikle çelimsiz ve hasta olanlardır. Bundan da anlaşılır ki, avcılık yapan hayvanların vazifeleri bir nevi çöpçülüktür. Avladıkları türü, salgın hastalıklardan ve bazı pisliklerden kurtarmaktadırlar. Bu dahi başlı başına bir yardımlaşma örneğidir.

    Kur'anın yardımlaşma ve mücadeleye bakışı:
    Cenab-ı Hakkın iki sıfatından iki şeriatı ve kanunu meydana gelmiştir. Bunlardan birisi, İrade sıfatından gelen “Tekvini Şeriat” dır. Yani kainatta cari olan kanunlardır. Bu kanunlarda tamamıyla adalet ve hikmet hakimdir. Yani kainatın neresine bakılsa, adalet ve hikmet nazara çarpar. Bu tecelliden yardımlaşma ve dayanışmanın mükemmel örnekleri vardır. Sanki bütün mevcudat sonsuz bir şuur ve ilme sahipmiş gibi, yapacağı işin ve atacağı adımın ne olduğunu milimetrik hesaplarla bilip ona göre davranıyor.

    Bütün mevcudatın hayata hizmetkar olduğu apaçık görünüyor. Astronomi ile uğraşan bilim adamlarının dediğine bakılsa, bir tek yıldız veya gezegen veya uydunun hızının bir saniye artırılması veya azaltılması kainatın nizam ve intizamını bozacak ve kıyametin kopmasına yetecektir. Dünyamızın üzerinde koruyucu bir şemsiye gibi çalıştırılan atmosfer tabakasının olmaması veya bir anlık kalkması ve vazifesini terk etmesinin ne demek olduğunu herkes bilir.

    Yanıcı oksijen ve patlayıcı hidrojenden oluşturulan suyun, hayata ne denli hayat olduğu tartışılmaz. Bizi tanımayan toprağın hayatımıza vesile olan bitkileri yetiştirmesinin hikmetini izah etmek, fuzuli bir çırpınmadan ibarettir. Yediğimiz gıdaların vücudumuzun hücrelerine aşk ve şevkle koşmaları ise şayan-ı temaşa bir ibret levhasıdır.

    Bütün bunlarla beraber, bazı hikmetler için bir kısım insanların ve vahşi hayvanların birbirlerine saldırmalarına da - yukarıda izah edildiği gibi - hikmet nazarıyla bakılmalıdır. Bu gibi zahiri çirkinlikler ve zulümler, kainata yayılmış adalet ve yardımlaşma manzarasına perde olmamalıdır.
    Cenab-ı Hakkın ikinci şeriatı ise, Kelam sıfatından gelen “ Teşrii Şeriat ” tır.

    Yani Kur'an-ı Kerimde belirtilen ve insanların uyması gereken kurallar manzumesidir. Bu kanunlarda da yine adalet, hikmet ve şefkat esastır. Kesinlikle zulüm veya abes bir hükme rastlamak mümkün değildir. Görünüşte insan aklına uygun gelmeyen bazı hükümlere de baktığımızda, İslam dininin bu konularda müessis olmadığı görülmektedir. Aksine bu konuların daha önceden mevcut olduğu, ama İslam tarafından vahşi ve kabul edilemez bir halden insan tabiatının kabul edebileceği bir vaziyete getirildiğini müşahede ediyoruz. Kölelik, cariyelik ve çok evlilik gibi….

    Kur'an yardımlaşmayı o kadar ciddi bir şekilde denetliyor ki, insanların birbirlerine yardım etmesini insafa ve vicdana bırakmıyor, zekat müessesesi ile farz kılıyor. Zira, aşağıda zikredilenler gibi çok ayet-i kerimeler, zekatın ilahi bir emir olduğunu ilan etmektedirler.

    -“Hem namazı tam kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 43)

    -“O namaz kılanlar, zekât verenler, Allah'a ve âhirete hakkıyla iman edenler var ya, işte onlara yarın büyük mükâfat vereceğiz. (Nisa, 162)
    -Onlar zekâtı ifa ederler.”
    (Müminun, 4)

    -“Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin, zekâtı verin.” (Nur, 56; Lokman, 4)

    -“Halbuki onlara, şirkten uzak olarak yalnız Allah'a ibadet etmeleri, namazı hakkıyla ifâ etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte sağlam, dosdoğru din budur.” (Beyyine, 5)

    Zekat ile ilgili bir Hadis-i şerifte “Zekat İslam'ın kantarası, yani köprüsüdür” buyurulmaktadır. Gerçekten, Müslümanların birbirlerine yardım etmeleri, ancak zekat köprüsünü tesis etmekle mümkündür. Tarihin ortaya koyduğu en mükemmel ve minnetsiz yardımlaşma müessesesi, zekattır. İnsanların toplumsal hayatında intizam ve asayişi temin eden zekattır. İnsanların birbirlerine kin ve nefretle bakmalarını ortadan kaldıran ve zenginlerin fakirlere merhamet duymalarını, fakirlerin ise zenginlere karşı dua ve şükran hisleri taşımasını temin eden, yine zekattır. Zekat ile beraber sadaka, adak ve nezirler de bu faydaları kısmen görmektedir.

    Zekatın farz kılınması ile faizin haram sayılması, birbirini tamamlayan iki unsur olmuştur. Çünkü bu iki hükmün beraber icra edilmesinin büyük bir hikmeti, yüksek bir faydalılığı ve geniş bir rahmet yönü vardır.

    Evet insanlık tarihini bir film şeridi gibi nazarımızdan geçirirsek, bütün hataların, rezilliklerin ve ihtilallerin iki görüşten kaynaklandığını müşahede ederiz:
    1.“Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne”
    2.“Sen çalış ben yiyeyim”
    İnsanlık alemini yıkılmaya doğru götürecek olan birinci görüşü ortadan kaldıracak yegane güç zekattır ve İslam'ın beş şartından birisidir. Aynı zamanda İnsanlığı felaketlere sürükleyen ve asayişi mahveden ikinci düşünceyi kökünden kesen, faizin haram kılınmasıdır ki, İslam dininin mücadele ettiği kötülüklerin başında gelir.

    Kur'an-ı Kerim'de geçen “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve eğer mümin iseniz geri kalan faizi terk edin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz. Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” ( Bakara, 278 279) gibi bir çok ayet, faizin haram kılındığını apaçık ortaya koymaktadır.

    Toplumsal hayatın esası olan intizamın en büyük şartı, insanların arasında uçurumların olmamasıdır. İnsan tabakaları arasında yakınlaşmayı sağlayan zekat ve yardımlaşmadır.

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com



    MEVLİD KANDİLİ

    1955 ve 56 senelerinde Mehmed Zahit Kotku hocaefendi, Zeyrek'te otururdu. Önde basit bir cami ve arkasında evi vardı. Evinin penceresinden Süleymaniye bütün ihtişamıyla gözükürdü. İmkân buldukça gelip onun arkasında namaz kılar, namazdan sonra evine giderdik, birkaç kişi... Ben izinli olunca gittiğimden, sık sık oralarda gözükmezdim.

    Bir gün hocaefendinin huzurunda belki yirmi kişi oturuyorduk. Herkes sessiz, içinden Allah diyor... Dedim ki "Hocam, bir sorum var, izin verir misiniz?" "Sor evladım!" dedi. "Efendim zaman zaman içimde günah işlemek duygusu çok şiddetleniyor, mani olamayacak hale geliyorum, ne buyurursunuz?" Cevabı şöyleydi: "Bir cisim fezada ne kadar sür'atli seyrederse, hava da ona o kadar şiddetle karşı koyar. Bir insan dinî çalışmalarını ne kadar hızlandırırsa, şeytan da onunla o kadar fazla uğraşır. İbadetine ve zikrine devam et, bunlar seni koruyacaktır."

    Aynı şartlar, insanı aynı sonuca götüreceğine göre, Peygamber'i taklit edenler de başarıya ulaşacaktır. Fakat Peygamberimiz'i taklit etmek şu devirde zordur; şeytan mü'minle çok uğraşır, mü'mini saptırmaya çalışır. Lakin kıymetli şeylerin zorluklar karşılığında elde edildiği de herkes tarafından bilinir. Cennet ucuz değildir.

    Peygamberimiz'in zamanında İslamiyet'in hızla yayılmasının tek sebebi, ashabın İslamiyet'i yaşamalarındandı. Sahabelerin her biri bir kaynaktı. Bu insanlardan Kur'an hayatı akardı. Zehir deposu olan fitneler, ashabı sadece şehit etmişlerdir. Onları gayri İslami hayata itememişlerdir.

    Peygamber Efendimiz, rebiülevvel ayının on ikisinde, bir pazartesi günü dünyayı şereflendirmişlerdir. Miladî takvime göre bu tarih, 20 Nisan 571'e tekabül eder. Bizler, rebiülevvel ayının on birini, on ikisine bağlayan gece Mevlid Kandili'ni kutlarız.

    Neyi kutluyoruz, nasıl kutluyoruz? Oturacağız, bugün Peygamberimiz'in doğum günü, "Allah'ım! Bu mübârek günün yüzü suyu hürmetine ben söz veriyorum ki İslâmiyet'i öğreneceğim ve yaşayacağım." diyeceğiz. Sonra da Peygamber Efendimiz, ne yapmış, nasıl yaşamış, namazını nasıl kılmış, orucunu nasıl tutmuş, sıkıntılara nasıl katlanmış, nasıl duâ etmiş, Allah'tan neler istemiş, ümmetine neleri tavsiye etmiş, bütün bunları düşüneceğiz. O'nun hayatına dair yazılmış bir kitabı okuyacağız. Sonra da yaptıklarını kendimize örnek alıp hayatımıza katacağız; yâni sünnetine uyacağız...

    Allah'ı sevmenin alameti nedir? Allah'a itaat etmektir. İtaat nedir? İbadetleri farz, vacip, sünnet sırasıyla yapmaktır. Allah'ı sevmenin alameti budur. Bunlar yoksa, sevmek de yoktur!..

    Mevlid Kandili'nizi tebrik ederim...

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

     

    Hepimiz Türkiye'nin birinci sınıf vatandaşlarıyız

    Hepimiz Türkiye'nin birinci sınıf vatandaşlarıyız

    AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin birinci sınıf vatandaşlarıyız. Bu özgür ülkede herkes kendi kimliğini, kendi inancını dilediği gibi tanımlayabilir, dilediği gibi yaşayabilir. Siz, biz ayrımı olmadan hepimiz bu ülkede ev sahibiyiz, ev sahibi... Asla ayrım yok'' dedi.

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com

     

    Başbakan Erdoğan, Emlak Bankası Evleri önünde düzenlenen mitingde Hataylılar'a hitap etti.

    Yaptığı konuşmada, her zaman Hatay'la gurur duyduğunu kaydeden Erdoğan, 81 ilde olduğu gibi Hatay'da da birlik, beraberlik, kardeşlik, hoşgörü ve eşitlik yaşandığını söyledi.

    Hatay'ın bir tarih ve medeniyetler şehri olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu:

    ''Hatay bizim sevgi, hoşgörü ve barış medeniyetimizin sembol şehirlerinden biri. Hatay birlikte yaşam kültürünü dünyaya mal etmiş, dünyaya örnek olmuş bir şehrimiz. İşte bu yüzden biliyorsunuz UNESCO tarafından da barış şehri seçildi. Dünyanın bir örneğe ihtiyacı varsa o da Hatay'dır.

    81 ülke ve 14 uluslararası örgüt çağrımıza cevap verdi ve Medeniyetler İttifakı Dostlar Grubu'na üye oldu. Şimdi 6-7 Nisan'da Türkiye'de, İstanbul'da ittifakın ikinci forumunu yapıyoruz. İstanbul'dan dünyaya bir kez daha çağrıda bulunacağız. Tek bir yürek olarak haykıracağız, medeniyetler çatışmasın, kültürler çatışmasın, dinler, mezhepler çatışmasın, diyeceğiz.

    Gelin birbirimizi anlayalım, gelin birbirimizi dinleyelim, dünyada yeniden Kerbela'lar yaşanmasın, Bosna Hersek'ler, Kosova'lar, Halepçe'ler, Beyrut'lar, Gazze'ler yaşanmasın. Hatay'dan, Türkiye'den Mevlana'nın diliyle Yunus'un diliyle sesleniyoruz. Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz, böyle diyoruz.

    Biz bin yıllar boyunca bir ve beraber yaşadık. Tarihin her döneminde aramıza nifak sokmaya çalışanlar oldu. Bugün de aynı şekilde birliğimizi, bütünlüğümüzü bozmaya çalışanlar, aramıza fitne tohumları serpmek için gayret sarfetmek isteyenler var. Bugün yine Hatay'dan seslenmek istiyorum, bu ülkenin Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Abhazası, Gürcüsü, Arnavutu, Arabı, Ermenisi, Rumu, Boşnakı birdir, beraberdir...

    Bü ülkenin Müslümanı, Hristiyanı, Musevisi kader ortaklığı yapmıştır. Alevisi, Nusayrisi, Sünnisi, Süryanisi, Ortodoksu, Katoliği, Protestanı bu ülkenin hür ve eşit vatandaşlarıdır. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin birinci sınıf vatandaşlarıyız. Bu özgür ülkede herkes kendi kimliğini, kendi inancını dilediği gibi tanımlayabilir, dilediği gibi yaşayabilir. Siz, biz ayrımı olmadan hepimiz bu ülkede ev sahibiyiz, ev sahibi... Asla ayrım yok. Çünkü biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz.''

    -''EBEDİ MUHALEFET, ACILARIN ÇOCUĞU KÜÇÜK BAYKAL''

    Hizmet götürürken, asla ve asla ayrımcılık içinde olmadıklarını vurgulayan Başbakan Erdoğan, hangi etnik köken, hangi mezhep, meşrep ve bölgeden olursa olsun ''önce insan'' dediklerini ifade etti.

    Hatay'a başbakan olarak 5. kez geldiğini hatırlatan Erdoğan, vatandaşlara CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Hatay'a gelip gelmediğini sordu.

    Meydanda bulunan bir vatandaşın taşıdığı ve CHP lideri Deniz Baykal ile ilgili bir dövizi gören Başbakan Erdoğan, gülümseyerek ''Gayet güzel, gayet güzel. Benim vatandaşım zaten açıkça ortaya koyuyor. (Ebedi muhalefet, acıların çocuğu küçük Baykal), demiş buyurun. Altındakini de okuyalım. Orada da (Ben hiç iktidar olamadım anne) diyor'' ifadelerini kullandı.

    Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli'ye yönelik eleştirilerini sürdüren Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:

    ''Niye buralara gelmezler? Bu kardeşinizden işleri daha mı yoğun, daha mı çok işleri var? Biz hem memleketimizi yönetiyoruz hem partimizi yönetiyoruz. Hem dünyayı dolaşıyoruz hem de ülkemizi dolaşıyoruz. Hamdolsun bu evladınızın, bu başbakanınızın gitmediği bir il yok. En az gittiğim ile 3 kere gittim. Niye? Türkiye Ankara'dan yönetilmez. Gideceksin yerinde göreceksin. Ne var, ne yok yerinde göreceksin.

    Şimdi bakın. Biraz gecikmeli geldim. Gecikmeli gelmemin sebebi, bugün ABD Dışişleri Bakanı ile sabah görüşmem vardı. Bayan Hillary Clinton ile olan görüşmemiz biraz uzadı. Bundan dolayı buraya gecikmeli geldim. Hakkınızı helal edin. Özür diliyorum. Başka bir konu değil. Çünkü sevmem gecikmeyi. Ama işte hem o hem bu. Hepsini bir arada götürüyoruz. Boşa vakit geçirmeyi sevmeyiz. Vaktimiz de canımız da bu ülkeye, bu millete feda olsun. Derdimiz bu, aşkımız bu...

    Onların programı bizden daha ağır olmadığına göre 29 Mart'ta onlara hesabı siz sormalısınız. Hataylı kardeşlerimden bir ricam var. Eğer adresi şaşırırlar da Hatay'a bir gelirlerse onları Hatay'da güzelce bir gezdirin. Bir görsünler. Hatay'ı onlara bir anlatın. Hatay'ın tarihini, felsefesini onlara bir anlatın. Belki üslupları değişir, belki dilleri değişir. Belki şu Hatay'ın hoşgörüsünden, Hatay'ın dostluk ikliminden, kardeşlik ikliminden onlara da pay düşer pay... Belki Hatay'ı gördükten sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na nasıl hitap edileceği konusunda bir fikir edinirler.

    Bakın ne yapmaya çalıştıklarına dikkat edin. Bakıyorsunuz bir tanesi çıkıyor, 'bizi hakaret ettiğimiz için mahkemeye verdi' diyor. Ben sana meydanlarda aynı dille konuşamam ki... Ne bulunduğum makam buna müsaade eder, ne de edebim, adabım buna müsaade eder. Hukuk devletinde yaşıyoruz. Avukatlarıma, 'hakaret içeren bir şey bulduğunuz zaman götürün oraya' diyorum. Yargıda bunlar gereken cevabı, gereken hesabı görsünler.''

    'ŞU ANDA BEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANIYSAM VALİLERİMİN HEPSİNE SAHİP ÇIKARIM, İSTİSNASIZ. BUNLARI DA SAYIN BAYKAL'A YEDİRTMEM. SAYIN BAHÇELİ'YE DE YEDİRTMEM BU GÖREVDE OLDUĞUM SÜRECE''

    AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Şu anda ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıysam valilerimin hepsine sahip çıkarım, istisnasız. Bunları da Sayın Baykal'a yedirtmem. Sayın Bahçeli'ye de yedirtmem bu görevde olduğum sürece'' dedi.

    Başbakan Erdoğan, AK Parti Hatay mitinginde yaptığı konuşmada, muhalefet partilerine yönelik eleştirilerde bulundu.

    Muhalefet partilerinin ''önce yalanla iftirayla üzerlerine geldiklerini, AK Parti Hükümeti'nin hizmetlerini karaladıklarını, çamur attıklarını ama tutmadığını'' ifade eden Erdoğan, ''kırtasiyeciden alınan bir dosyayı sallayarak Hükümeti itham ettiklerini'' söyledi.

    ''Muhalefetin yalanlarının yatsı olmadan söndüğünü'' kaydeden Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    ''Şimdi başka bir aşamaya geldiler. Başka bir kampanya başlattılar. Bir kez daha ezberlerini ortaya dökmeye başladılar. Şu Sayın Baykal ne diyor çok enteresan. Diyor ki 'telefonlarımız dinleniyor'. Çok daha çirkin olanı şu, diyor ki 'telefonlarda normal bir hükümete eleştiriler yapılır, hakaretler yapılır, hatta küfür de edilir'. Hatta daha da ileri gidiyor. 'Ya' diyor, 'Ağız tadıyla birbirimize küfür edemiyoruz'. Kim diyor bunu? Ana muhalefetin lideri. Yazıklar olsun. Sen benim milletime küfür etme dersi mi veriyorsun? Yoksa benim milletimi küfürbaz olmakla mı niteliyorsun? Aynaya bak aynaya... Kim olduğun ortaya çıktı. Benim milletim bu ülkede küfürbazdan başbakan yapmaz. Küfürbaza da prim vermez. Önce bu noktada bu ülkenin ahlak değerleri var. Bu ahlak değerlerini bileceksin. Karşındakine küfür etmesini değil, saygı göstermesini bileceksin.

    Biz bu oyuna gelmeyiz. Bu tuzağa gelmeyiz. Çünkü biz böyle yetişmedik, böyle terbiye almadık. Bizim öğretmenlerimiz, bizim hocalarımız bize böyle bir ders vermediler. Ama Sayın Baykal demek ki böyle ders veriyordu. Şimdi de millete aynı dersi vermeye devam ediyor. Milletim sana 29 Mart'ta en güzel dersi verecek merak etme. En güzel dersi verecek.''

    -''ÜÇLÜ KARARNAME İLE ALINIR, APS İLE DEĞİL''-

    Milli iradenin, milletin tercihin tartışma konusu yapıldığını, sanal korkularla sanal tehditlerle ülkenin korkutulmaya başlandığını bildiren Başbakan Erdoğan şöyle konuştu:

    ''Bakın şimdi aynı Baykal kalkıyor, Tunceli Valimize çirkin bir yaklaşımda bulunuyor. 'AK Parti ile gelen APS ile gider' diyor. Sayın Baykal sana buradan bir cevap daha vereceğim. Sayın Valimiz, biz göreve gelmeden önce de bu ülkede yöneticiydi. Kaymakamlıklar, valilikler yapmış olan bir değerli bürokratımızdı. Ama sen belli ki şirkete yönetici oldun. Olamazsın ya, oldun. Ancak APS ile olsa olsa şirket yöneticiliğindeki muameleler, evrak göndermeler olabilir. Devlet yönetiminde bu tür APS'yi falan aracı olarak kullanmayız. Bak bunu da öğren. Bu noktalarda falan çok gerilerde kalmışsın. Bunu da öğren. Bir iktidar eğer getirecekse bunun kararname yolları vardır. Bu tür yöneticiler üçlü kararname ile gelir, üçlü kararname ile alınır, APS ile değil. Bunu da öğren.

    Valimize yaptığınız yakıştırmalara da katılmıyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin valisidir. İdeolojik yaklaşımlarla valimizi karalamaya hakkınız yok. Yoksa biz kalkıp da filanca vali CHP'lidir, filanca vali MHP'lidir, filanca vali şu partilidir diye meydanlarda bunları mı konuşacağız? Bu ne saygısızlıktır. Bakıyorsunuz bir grup da çıkıyor diyor ki 'biz AK Parti'li vali istemiyoruz Tunceli'ye'. Ne demek bu ya, ne demek bu... Vali kendi işini yapıyor, diğerleri de kendi işini yapsın. Herkes kendi işini yapsın. Bu ülke bir hukuk devletidir. Gereği neyse bunların hepsi yapılır. Ama ben bir başbakan olarak valimi ne Sayın Baykal'ın ne de diğerlerinin eline, avucuna bırakmam. Hepsine de sahip çıkarım. Çünkü bu da benim asli görevim. Şu anda ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıysam valilerimin hepsine sahip çıkarım, istisnasız. Bunları da Sayın Baykal'a yedirtmem. Sayın Bahçeli'ye de yedirtmem bu görevde olduğum sürece.

    Sandıktan çıkamayacaklarını anladılar. Strateji değiştirdiler. 'Padişahlık, sultanlık' demeye başladılar, 'rejim' demeye başladılar, Türkiye'ye karanlık senaryolar çizmeye başladılar. Bu millete bunu geçmişte defalarca yaptınız. Bu milleti geçmişte defalarca korkuttunuz, tehdit ettiniz. Her seferinde bu millet sandıkta size gereken cevabı verdi. Yüreğiniz yetiyorsa projelerinizle konuşun, yaptıklarınızla yapacaklarınızla konuşun...''

    -BEDAVA KİTAP MÜJDESİ-

    ''Milletin artık bu tehditleri yutmadığını'' kaydeden Başbakan Erdoğan, ''milletin bu karanlık senaryolara pabuç bırakmayacağını'' söyledi.

    ''Muhalefet partileriyle onların yandaş medyasının Türkiye'yi nerelere sürüklemek istediğini milletimiz iyi görsün'' diyen Erdoğan, ''AK Parti'nin hizmet ve eser siyaseti, muhalefet partilerinin ise iftira siyaseti yaptıklarını'' savundu.

    Başbakan Erdoğan, yaptığı konuşmada, ilk ve ortaöğretimde okuyan öğrencilerin kitaplarının ücretsiz dağıtıldığını hatırlatarak, ''Açık ilköğretimde ve açık lisede okuyan 900 bin öğrencimize de kitaplarını ücretsiz vereceğiz'' dedi.

    Başbakan Erdoğan, konuşmasının ardından AK Parti Hatay il ve ilçe belediye başkan adaylarıyla birlikte vatandaşları selamladı.

    AK Parti Grup Başkanvekili ve Hatay Milletvekili Sadullah Ergin, Başbakan Erdoğan'a 31 numaralı Hatayspor forması hediye etti.

    SERDAR CEMAL SÜZEROĞLU

     Akparti kartal ilçe teşkilatı üyesi

       www.arim34.spaces.live.com